12 Kasım 2025 Çarşamba

nerdeyim?

 valla nerdeyim ben de bilmiyorum....sanırım hala tatildeyim...neden bilmiyorum ama bu sene tatil modundan bir türlü çıkamadım. okul açıldı (7. haftayı bitirmek üzereyiz); pazartesi ilk vizeyi yapacağız ama ben hala daha adapte olamadım. havanın bu sene saçma sapan hala çok sıcak olması, soğukların gelmemesi ve benim hala denizde yüzebiliyor olmam mı sebep bu ruh durumuna yoksa artık vücudum da erken emeklilik mi istiyor hiç bilmiyorum. gittiği yere kadar götüreceğiz de o gittiği yer neresi o da belli değil? neyse varoluşsal sancılarımla doldurmayacağım satırlarımı...



koşu sezonunu İstanbul Maratonu ile kapattım. hem rahat hem de çok eğlenceli bir parkurda koşuluyor İstanbul Maratonu. tam bir şenlik havasında geçiyor bütün yarış ve eminim katılan herkes çok mutlu hissediyor. bu sene ilk defa bir yardım kampanyası için koştum. TED'nin 6 Şubat depremlerinde anne babasını kaybeden çocukların eğitimlerine katkı sağlayabilmek için düzenlediği yardım kampanyasına katıldım ve onlar içinde koştum bu maratonu. hayırlara vesile oldum. 

kaşla göz arasında yıllar geçiyor...eylül 20 itibariyle dördüncü seneye başladım buralarda...o kadar ki iki sene önce taşındığım mahalledeki değişimleri gün be gün görebiliyorum. ilk taşındığım zaman Nohut'u gezdirirken sürekli evinin önünden geçtiğim, verandada tek başına oturduğunu görüp içimin burkulduğu ve belki biraz mutlu olur diye kurabiye ve poğaça yapıp götürdüğüm sonra da "ya kadının şekeri ya da başka bir alerjisi varsa ve benim getirdiklerimi yedikten sonra ölürse ve kadının ölümü üstüme kalırsa, ne diye tanımadığım birine poğaça yapıp götürdüm ki" diye kısa süreli panik yaşadığım ve bir süre her gün evinin önünden geçip öldü mü diye kontrol ettiğim ama geçen sene eceliyle ölen nineciğin evini boşaltıyorlar. herhalde kısa sürede terekeyi kurdular (burada mirasın mirasçılar arasında paylaşılmasına tereke deniyor) ve kim bilir hangi inşaat şirketine araziyi sattılar. yakında dört beş katlı bir bina dikilecek belli. yavaş yavaş bütün yer evlerini yıkıp, kocaman uzun binalar dikecekler bu mahalleye. şu "inşaat ya resulullah" kafası hiç bitmeyecek mi acaba?




16 Eylül 2025 Salı

ay canım blogum


 ay canım blogum...çok uzun zaman olmuş sana yazmayalı....özlemişim seni...çok iyiyim ben merak etme...her şey yolunda...buralar da hala yaz hüküm sürüyor ve benim yaz tatilimin bitmesine hala koskocaman iki hafta var. uzun, sakin, olaysız toplanıp dağıldığımız bir yaz oldu. şükür...hadi bu bir giriş olsun; detayları anlatıcam...see ya 

7 Mart 2025 Cuma

manastır

 


cemreler düştü ya, artık köyüme yavaştan bahar gelmeye başladı (evet artık "köyümcüyüm"ben. sanki nerede unutulmuşlar, kenara itilmişler, kalbi kırılmışlar, yaralılar, kaçaklar var, herkes buraya toplanmış gibi. hepimiz birbirimize tutunmuşuz, farkına varmadan birbirimizden güç alıyoruz. sokulmuşuz birbirimize dünyanın geri kalanından korunuyoruz. burası bizim minik sığınağımız. ondan çok seviyorum artık köyümü. "köyüm de köyüm", bundan sonra böyle biline)

her zaman girne'ye giderken kullandığım sağında solunda ucsuz bucaksız tarlaların, otlakların bulunduğu yolun kenarındaki ağaçlar yavaştan çiçeklenmeye başlamış. adanın en güzel zamanları başlamakta. içimizdeki ağaçlar hala tomurcuklanamadı ama olsun. hani new age inanışların guruları hep diyorlar ya "zamanı gelmeden ağaçlar tomurcuklanmaz".... ben de bekliyorum işte içimdeki ağaçların dallarına bahar gelip tomurcukların çıtırtılarını duyacak mıyım acaba diye. hep bekliyorum zaten ben. sonsuz bir sabırla. bu kadar sabırlı olduğumu hiç bilmezken....neredeyse yarım asırdır nefes almakta olduğum şu dünya aleminde, her geçen gün bir özelliğimi farkedip hayretler içinde kalıyorum. son keşfim de bu; bekleme dünya şampiyonu aday adaylığı. hazır böyle bekleyeyazıyorken "keşke" dedim "yakınlarda bir manastır olsa da şöyle bir altı ay dünyadan elimi eteğimi çekebilsem. okuldan altı ay kafa izni alsam ama gerçekten kafa izni alsam. gitsem rektöre desem "benim kafam bozuldu, asfalyalarım atık, bak bedenim gidip geliyor, ağzım konuşuyor ders falan anlatıyorum, çocuklarla eğleniyoruz derslerde espri falan yapıyorum ama içim kan ağlıyor be rektör amca. bir salsan sen beni de ben bir koşu gidip bir manastıra kapansam. ekmek elden su rahibelerden biraz takılsam ben sessiz sedasız. kuş sesi dinlesem, su şırıltısı işitsem, izin verirlerse kitap okusam. manastırın avlusunda oturup ağaçlara baksam. bak bahar da geliyor, ne güzel. her gün dalların nasıl tomurcaklandığını izlerim işte fena mı. normalde göremiyoruz böyle şeyleri. sen farkediyor musun acaba rektör amca, ağaçların ne kadar sürede tomurcuklandığını sonra çiçek açtıklarını. ben göremiyorum valla. istanbul'dayken ne güzel her balkona çıkışta apartmanın önündeki ağaçları izlerdim; cemrelerden sonra bir anda yemyeşil oluverirdi dallar."

böyle kafamda deli deli konuşmalar ama biliyorum rektör amcanın iyi niyeti de bir yere kadar. o halde ben de kendi manastırımı kendim yaratırım diyorum. yaratıyorum da hakkaten. zaten kasım sonunda başlamıştım çalışmalara. evi boyatmıştım ya; ocak'ta istanbul'a gidince kalan üç beş eşyamı da yüklettim konteynıra getirttim buraya. kaç zamandır onları yerleştirmekle uğraşıyorum. yavaş yavaş, canım ne zaman isterse o zaman silip süpürüp yerleştiriyorum eşyaları. bir evi ev yapan halılarmış. makyaj yapınca nasıl ruju sürmeden hiçbir şey belli olmazsa bir yüzde, bir evde de halılar olmayınca bir eksiklik oluyormuş. halıları attım benim ev, "ev gibi ev" oldu sonunda. ha bir de tavanda avizeler olmayınca bir halta yaramıyor ev. pakistanlıların bekar evlerindeki gibi tavandan kordonla sarkan ampuller kadar beni sinir eden az şey var şu hayatta. onları da hallettim. artık hiçbir ampul kordonu meydanda baldırı çıplak sarkmıyor tavandan. yavaş ama emin adımlarla yarattım kendi manastırımı. sabah ya antreman ya da okul için çıkıyorum ne yapacaksam yapıyorum sonra koştur koştur sanki arkamdan atlı kovalıyormuş gibi kendimi manastırıma atıyorum. artık canım ne isterse onu yapıyorum. bazen canım kafa izni kullanıyor; böyle boş boş yatıp tavanı seyrediyorum. tavandaki çatlaklardan fal bakıyorum. 

alelacele yaptığım kolileri boşaltır, eşyaları yerleştirirken, kaç zaman önce çerçevelediğim en sevdiğim çocukluk resmim çıktı karşıma. bir sürü çerçevenin içinde kaynamış, kolileri yaparken görmemişim. elimde civciv nasıl da mutlulukla gülmüşüm. o gülüşüme bakınca içim cız ediyor. "ah be canım" diyorum "nasıl da gülmüşsün öyle. elinde civciv var diye mutluluktan gözlerinin içi gülmüş. daha kimseler de kalbini kırmamış besbelli". o fotoğrafa baktıkça çok üzülüyorum. hiç koruyamamışım kendimi. hunharca kırsınlar diye atmışım kalbimi sonradan şeref yoksunu çıkanların önüne. onlar da boş beleş, sahipsiz, korumasız kalp var diye çat çut kırmışlar, yetmemiş bir de üstüne çıkıp tepinmişler. benim zavallı kalbim de kırık dökük, yara bere içinde zamanla tamir etmeye çalışmış kendini. tamir olmuş da. anka kuşu gibi hep doğmuş küllerinden. affetmiş hep ama bu sefer çok fena kırıldı. bir türlü toparlanamıyor. sanırım hiçbir tedavi işe yaramıyor. tıp çaresiz onun durumuna. böyle giderse dalış sezonu açılınca yanıma hiç ağırlık falan almama gerek kalmayacak, kalbimin ağırlığı yetecek dalarken kullandığım ağırlıkların yerine. üstüne gitmeyeyim diyorum. bırakayım kendi haline. halinden anlıyorum da ne yapabileceğimi bilmiyorum..."söz" diyorum "söz...bir daha seni kimsenin kırmasına izin vermeyeceğim. önce beni çiğnemeleri gerekecek. seni amazonlar gibi zeyna gibi koruyacağım canım kalbim. sen bir tanesin. hem zaten kendime kendimden başka kimseden fayda yok canım benim ama ah kalbim sen iyi olmazsan ben kendim kendime iyi gelemem ki. orkidelere nasıl mayalı, şekerli su veriliyorsa coşturmak için sana da usul usul, damardan şefkat versem işe yarar mı? o parçalar bir araya gelir mi? gelseler çok su sızdırırlar mı? kendi manastırımızın penceresinden arka taraftaki arazide ekili zeytin ağaçlarına baksak içimizde çiçekler açar, sen yine kendine gelir, sevebilir misin? ha ne dersin canım kalbim?". 

13 Şubat 2025 Perşembe

boş ev

 


dün akşam telefon eden şoför bugün saat 11 civarında eşyalarımı adresime teslim edeceği bilgisini verdi. iki buçuk sene (şaka gibi...ikinci kıbrıs çıkarmasını yapalı iki buçuk sene olmuş. dün nohut bey'i gezdirirken hesapladım. hatta yanlış mı hesapladım diye oturup parmak hesabı bile yaptım. ey gidi..ilk günlerin karmaşası dün olmuş gibi) boyunca cesaret edip toparlayamadığım eşyalarımı geçen iki haftalık istanbul tatilimde "ya şimdi ya da hiçbir zaman" mottosuyla toparlayıp, tıra yükletip adaya taşıttım. alınması gereken bu zorlu kararda annemin anneannemin evini boşaltmaya başlaması da etkili oldu. 

anneannemin gidişinin üzerinden bir sene geçmesi ile annem yavaş yavaş evdeki eşyaları dağıtmaya başladı. yengem bazı halıları, sandalyeleri, antika bir saati aldı. kardeşim bir iki halıyı vsyi. anneannemin evlendiği zaman alınan ve hayatı boyunca değiştirmediği çoktan "antika" sıfatına kavuşan yemek masası, sandalyeleri, büfeleri antika eşyaları toplayan bizim yazlık kiracımız ve onun tanıdığı bir antika eşya satıcısı tarafından havada kapıldılar. annemle telefonda konuşurken evin gitgide boşaldığını anlamıştım ama ara tatil için türkiye'ye gidince önce annemi almak için balıkesir'e gittik. annem de orada olmamı fırsat bilip anneannemin evine götürdü beni. eşyaları tasnif edip, atılacakları bir güzel atabilen bir dünya markası olduğum için benim bu özelliğinden faydalanıp atılması gerekenleri atabilecek gücü benden almak istedi sanırım. 



anneannemin evinden içeri girince içim bir tuhaf oldu. kendimi bildim bileli her karosuna aşina olduğum o ev artık o benim bildiğim ev değildi. kırk sekiz senelik hayatımın bütün bayramlarının geleni gidenini ağırlayan o koca salonda şimdi kala kala iki sandalye üç beş koltuk kalmış, boyunları bükük birbirlerine sokulmuş akıbetlerinin ne olacağını hüsranla bekliyorlardı. 

gerçekten güzel olan ama yaşarken asla ve asla kıymetini bilmediğimiz çoluk çocuk kalabalık bayram sabahlarında, kahvaltı sonrası bayramlaşıp sabah kahvesi içmeden önce herkes bayramlıklarını giysin diye kaldıkları arka odalara dağılır, odaların içinden tiyatro kulislerinde temsile çıkmadan önceki telaşa benzer bir koşturmacanın mırıltıları yükselirdi. "kemerim nerde?, bu çorap bu pantolona olmaz ki....ütüsüz gömlek mi giyilir.."sanki anneannemin o boş salonunda yeteri kadar beklersem babam arka odadan bayramlık pantolonunu giymiş, gömleğinin kol düğmelerini ilikleyerek salona gelecekti. keşke gelebilseydi...keşke anneannem hepimizden önce giyinmiş, şimdi artık benim salonuma yerleşecek o tekli büyük koltuğuna oturmuş, yüzünde bütün ailesinin etrafında toplanmış olmasından memnun, keyifli gülüşü ile elini öpüp iyi bayramlar dememizi bekliyor olsaydı ama olmuyor işte. biz hiç farkına varmadan hayat bahardan kışa evriliyor, ölen kurtuluyor, biz kalanlara ise boş evlerde sıkışık kalplerimizin ağırlığına dayanabilmek düşüyor. 

13 Ocak 2025 Pazartesi

csı: sakarya

 


2025 şovuna başladı. 

geçen hafta salı sabahı her zamanki gibi koşmaya stada gittim. antremanımı bitirip arabaya binince sol aynamın kırılmış olduğunu gördüm. "aaaa kim neden yaptı ki böyle bir şeyi? hay allah ya insan dikkat etmez mi arabayı park ederken ya da girip çıkarken; nasıl böyle aynayı kırıp gidiyorlar ama bir not bile bırakmıyorlar?" diye söylene söylene eve kadar gittim. apartmanın önünde karşılaştığım komşularımla "ne oldu? nasıl oldu?" diye konuşunca aslında sol aynamın ve hatta sol sileceğimin sabah altı sularında kimliği belirsiz biri tarafından bile isteye kırılmış olduğu ortaya çıktı. daha önce hiç böyle bir şey başıma gelmediği için ne yapacağımı bilemedim. meğer ilk yapılması gereken polise haber vermekmiş. aradım polisi; durumu izah ettim; dediler "tamam birazdan bir ekip gönderiyoruz". on onbeş dakika sonra ekip (bir kişi) geldi. bir baktım gelen bizim apartman yöneticisinin oğlu. "aaa" dedim "siz polis misiniz?" "evet" dedi "nasıl meydana geldi olay?". biz konuşurken, asansöre inip binerken karşılaştığım donuk suratlı adam, bir baktım benim arabanın fotoğraflarını çekiyor. "pardon" dedim "hayırdır; siz niye benim arabamın fotoğraflarını çekiyorsunuz ki?". "ben de adli şube polisiyim. adım e." haydaa al burdan yak. o sırada telefonuma bir mesaj geldi. "merhaba. ben a. hanım. sabah sizin arabanın parçalarını yerde buldum; iyi misiniz?". ona da anlattım olanı. o da dedi ki "ben istihbarat subayıyım; benim kameralar görüntüleri aldı. şimdi kontrol ediyorum bakalım şahsın yüzü gözüküyor mu?" "oooo" dedim "csı:sakarya" ya taşınmışım da haberim yok. neredeyse apartmandaki her dairenin kriminal bir alanla ilgisi var. apartman bildiğin iyilerle kötüler arasında paylaşılmış. olay vesilesi ile fikir alışverişi yaptığım bütün polis ve askeri komşularımla (araya apartman dedikodularını da karıştırdık tabii) olası şüpheliler listesi yaptık ve öğrendiklerimden bir yaşıma daha girdim. anlatılanlara göre bizim apartmanın giriş katındaki arka dairenin sakini uyuşturucu işinde, karşı apartmanın giriş katındaki (giriş katlarında bir şey var) uzun saçlı iri yarı benim bir grupta şarkı söylediğini sandığım beyefendi ile birlikte çalışmaktaymış. hatta bana "apartmanın köşesinde bekleyen sivil polisleri görmedin mi?" diye sordular da " ne polisi ne sivili...ben sabahları casinoda çalışanlarını görüyorum sadece" dedim. 

salı günkü bütün bu çalkantılara ek olarak şüpheli şahıs çarşamba akşamı tekrar bizim apartmanın önünde kameralara takıldı ama bu sefer istihbaratçı komşu boş durmadı; gelen istihbaratı değerlendirdi ve şahsı apartmanın önünde yüzü kameralara dönük olacak şekilde konuşturmayı başardı. elde edilen yeni kamera kayıtları ile cuma günü şahsı yakaladılar. hepimizin ve benim dahi bu kişinin benimle bir husumeti olabileceği yönündeki iddia boşa düştü. zira bu şahıs başkası ile olan husumeti ile ilgili olarak o şahsa zarar vermek isterken arabaları karıştırmış. neyse "cana geleceğine mala gelsin, verilmiş sadakamız varmış" diye diye bu olayı da atlattık ama itiraf edeyim biraz korktum. 

en ufak bir olayın bile dalga dalga yayıldığı güzide adamızda tabii ki benim olay da sosyal medyada yerini almış. durduk yerde isimsiz ünlü oldum :ppp




5 Ocak 2025 Pazar

geçer

 "mutluluğun aksine hoşnutluk dış koşullara bağlı bir hal değil, bilinçli bir duruştur ve içte yakalanan bir dengedir. baktığı yerde onu arayan bir göz için görülecek bir güzellik de hep vardır. hayatın içindeki güzellikleri görmek ve bunlarla gönlümüzü doyurmak için her şeyin yolunda gitmesi gerekmez. olmayana odaklanıp, kaygı ve hoşnutsuzluğu büyütmek yerine, yaşadığınız anlardaki küçük lezzetlere sahip çıkın. gözünüzü ve gönlünüzü ışığa döndürün. daha da önemlisi güzelliği yaratan, ışığını yakıp yaşadığı dünyayı aydınlatan siz olun. güzel kalplerinize daima iyi bakın." / junogözlemci

bazen çok sıkışmış hissederken insanın önüne düşüveren bir satır söz, kısacık bir pasaj ya da kısa bir video, o sıkışmışlık halini yağmur bulutunu dağıtan rüzgar misali dağıtıp, yerini bir iç ferahlığına bırakıveriyor. bana da son bir kaç gündür böyle hissettirdi, sanki "aklım başıma gelsin" diye sözleşilmiş de karşıma çıkarılmış gibi okuduğum bir kaç kısa pasaj ve bir cümle olan ama anlamı upuzun satırlar. 

yukarıda da yazdığı gibi yaşadığım anlardaki küçük lezzetleri görmeye çalıştığım çok dingin bir pazar oldu bu yeni yılın ilk pazarı. 

sabah koşarken fırtınanın kabarttığı denizin görüntüsünü, canım bulutları kaçırmadım mesela. 




sonra hayatta beni en mutlu eden öğünün keyfini çıkara çıkara uzun bir pazar kahvaltısı yaptım. karşımda çamaşır ipi gibi asılmışlarsa da ne zaman baksam beni mutlu eden ışıklarıma baka baka. 




bir de mum yaktım mis kokulu...





o sırada bir tonton geldi kucak istedi, gelmişken onu da bir güzel sıkıştırdım. 




sabah sert esen rüzgarın ardından yağmur başladı, çayımı yudumlarken yağmuru seyrettim. evin arkasındaki geniş alanın geçen haftaki yağmurlardan sonra ne kadar çabuk yeşillendiğini farkettim. sonra arkada oynayan videodan bir sesin "her şey geçer" dediğini duydum. 
hakkaten her şey geçip gidiyor ama öyle ama böyle. o yüzden juno'nun da dediği gibi güzel kalplerimize iyi bakmak gerek.  

30 Aralık 2024 Pazartesi

kılavuz


her sene sonunda yaptığım "sene sonu muhasebesini" bu sene tüm geçmişim üzerinden yapınca gördüm ki bütün beklemediğim yerlerden yediğim gollerde hep kendimi suçlamış; yeterince güzel, yeterince akıllı, yeterince entellektüel, yeterince uzun, yeterince zayıf, yeterince karizmatik, yeterince zeki, yeterince
komik, yeterince şöyle, yeterince böyle olmadığım için hep bana doksandan golleri çaktıklarına inanmış ve kendimi yiyip bitirmişim ama bu sene şunu gördüm: "kardeşim malzeme bu; yaptıklarım yapacaklarımın teminatı. geliştirmeye açık alanlar var (kimde yok ki) ama bunlar geçinmeye gönlü olan için bir engel değil." 

yıllar önce tek bir kez hamile kaldığımda ve bebeği 12.haftada kaybettiğimde, doktorum bana durumu şöyle açıklamıştı: "bir trafik kazası gibi düşün bunu. hiç istemediğin ve beklemediğin bir şey oldu." işte şimdi biz de (türlü çeşit sebeplerden yalnız kalanlar) hiç istemediğimiz ve beklemediğimiz farklı farklı duygusal trafik kazaları geçirdiğimiz için yalnız kalmış, kendimizi değersiz hissettirilmiş, aptal yerine konmuş, yarı yolda bırakılmış, günah keçisi durumuna sokulmuş ve çok büyük hayal kırıklıkları yaşamış olabiliriz ama maalesef bu hayatta "küstüm ben oynamıyorum" diyerek oyundan çıkıp, mızıkçılık yapma hakkımızı kullanamıyoruz ya da "çok yoruldum, üstesinden gelemiyorum, tekrar iyi hissedinceye kadar bir süre şu köşede moleküllerime ayrılıp, beklemek istiyorum" deme hakkımız yok. mecburen her allahın günü uyanıp, bir gayret kalkıp, kendimizi hayata karışmaya zorluyoruz. hal böyle olunca ve yılın en güzel (çünkü her yere ışıklar asıyorlar ve o ışıl ışıl görüntü beni çok mutlu ediyor) ve de biz yalnızlar için en hüzünlü dönemi geldiği için bu yılı da yalnız kapatanlar için "yılbaşını ve muhtemel günleri, ayları ve dahi yılları yalnız geçirecekler için hayatta kalma kılavuzu" yazayım diye düşündüm son bir kaç gündür. hatta üç dört madde bile geçirdim aklımdan ama sonra hepsi çok saçma sapan geldi. ancak geçen gün -bence modern çağın bible'ı- instagram'da pat diye karşıma bir cümle çıkınca dedim ki işte tek maddelik kılavuzum hazır. cümle şu: "sizin değerinizi görmeyenlere, değerinizi göstermeye çabalamayın." bu kadar doğru sözün üstüne diyecek bir şey yok. ne yaparsanız yapın, ne kadar iyi niyetli olursanız olun, ne kadar karşınızdaki insanın gözünün içine bakarsanız bakın bazen işler bizim istediğimiz gibi olmuyor. maalesef olanı olduğu gibi kabul etmek, sırf yalnız kalmayayım diye birilerinin bizi paspas etmesine izin vermemek ya da etrafımızda bizim değerimizi bilmeyecek potansiyel insanlara prim vermemek ve kuyruğumuzu hep dik tutup, asla bacaklarımızın arasına sıkıştırmamak lazım çünkü "life is not fair (hayat adil değil)."

uzun lafın kısası; noel baba'dan tek dileğim bu yeni yılda ve tüm yeni yıllarda etrafımızın kıymet bilen insanlarla çevrilecek kadar şanslı olabilmemiz. gerisi zaten gelir.  


11 Aralık 2024 Çarşamba

deve


 deve'ye sormuşlar "sırtın neden eğri?" diye; o da "her işimi kendim yaparım da ondan" demiş. benimki de o misal. baktım şu "ev" meselesinde tek başımayım, tavana bakıp bakıp uzun uzun düşündüğüm günler ve saatlerin sonunda dedim ki "ben de her zaman yaptığım gibi kendi kendimin evi olurum; başımı soktuğum, çatısının altında çoluk çocuk kaldığım yeri içime sinen bir ev haline getiririm". önce mutfak dolaplarını boyama planı diye başlayan olay bütün evin, kapıların hatta kapı kollarının, en sonunda ise mutfak dolaplarının boyanmasına kadar geldi. 


toz toprak içinde, evin her yerine herkesin ayakkabılarla girip çıktığı on günlük sürecin sonunda detaylı bir temizliğe giriştim. elimde bez, dizlerimin üstünde o derzlerin aralarını temizledikçe bana bir rahatlama geldi. o yerleri sildikçe her şeyi sildim; duvarlar boyandıkça her şeyin üstü boyanmış, eskiye dair hiçbir şey kalmamış gibi oldu. kirler temizlendikçe ben arındım. pek de iyi oldu. yeni yıl öncesi hem mental hem fiziksel dip bucak kış temizliği yapmış oldum refaha erdim. 


şimdi ferah feza evimde (hala perdeleri bekliyorum ama) gelecek için çılgın hayaller kurmakla meşgulum. 

25 Kasım 2024 Pazartesi

hayallerim, aşkım ve ben


bir insan diğer bir insana ev olur mu? ya da hadi şöyle sorayım bir insan diğer bir insanı görünce evini bulmuş, eve dönmüş gibi hisseder mi? 

ben hisset(miş)tim. 

evim yıkıldı benim.

daha bebek adımları atıyorken, henüz el yordamıyla ilerliyorken ama da bana sanki uzun zamandır tanışıyormuşuz, eksik yanım onunla tamamlanmış ve ne zaman bana sarılsa her ne olursa olsun koşa koşa sığındığım evimin hissiyatını verdiği için hep hayalini kurduğum kendi minicik, biricik ailemi, evimi bulduğum hissini veren kişi, çok ama çok kısa bir süre önce artık bir sinir krizi sonucu mu, bir anksiyete atağından dolayı mı yoksa belki de aslında karakteri icabı dışı kırmızı tuğlalı ve sarmaşık kaplı muhteşem, sofistike, karakterli bir ingiliz villası gibi gözükürken bildiğin ucuz malzemeden yapılmış, bir vursan sıvaları dökülecek kadar zayıf, dayanıksız bir toki evi gibi olduğundan mıdır nedir beni hayatından sümük gibi fırlattı attı. 

hani burnunuzun bir kanadını tıkar sonra da tüm gücünüzle "hıh"dersiniz ve saniyenin bilmem ne kaçı hızla burnunuzdaki sümük betona yapışır ya işte hayallerim, ona olan hislerim ve ben o sümük gibi yere yapıştık kaldık gönderdiği mesajı görünce. 

bakakaldım yazılanlara...yazdığı o kısacık ama bütün bıkmışlığını, öfkesini, sinirini, sabırsızlığını yansıttığı metni okudukça bütün kelimeler, harfler kocaman kocaman oldu gözümün önünde. yooo yanlış anlamayın ne kavga etmiştik ne de aramızda bir gerginlik vardı hatta bir gece önce birlikte yapacağımız kısa tatil için ne kadar heyecanlandığımızdan bahsetmiştik. tamam öncesinde sakin sakin konuştuğumuz bir durum olmuştu ama o sadece bir durum tespitiydi. demek onun için farklı bir "durum tespiti" olmuş. 

günlerdir kendimi bir yerlere sığdıramıyorum...şu yaşadığım ada dar geliyor bana hani kanatlarım olsa uçucam uçucam uçucam…hayatımın geri kalanında durmadan uçsam anca içim soğurmuş gibi geliyor. kafamdaki cevapsız sorulara yenilere eklendi (kardeşim yapmayın böyle ama ya...o cevapsız sorular ne kadar ağır biliyor musunuz? atlas mıyım ben ya dünya kadar cevapsız soruyu hayatım boyunca taşıyayım. benim de bir istibdat haddim var.)

bir sümük olarak kendimi yerden koltuğa taşıyabilmişken ve tavana boş boş bakıp cevapsız sorularımın listesini gözden geçirirken ve yıkılan, kaybettiğim "evim" dediğim kişiyi düşünürken aslında çoookkk uzun zamandır zaten kendi kendimin evi olduğumu aslında hep yapmam gerekenin ve yaptığımın kendime ev olmak olduğunu, ne zaman canım sıkılsa, bir yere gidip saklanmam, düşünmem ve bir şeyleri çözmem gerekse kendi içimde bunu hallettiğimi ve halletmem gerektiğini farkettim. artık kimsenin bana "ev" olmasına gerek yok. kendimden başka kimse benim güvenli, sıcak, rahat ve korunaklı evim olup beni koruyup kollayamaz, bana destek olamaz. 

30 Nisan 2024 Salı

bazen

 "insan kendinin ne olduğunu bir türlü bilemeyebilir mi?" evet sorunun kendisi bir tuhaf ve anlaşılmaz cevabı nasıl verilsin ki????? doğrusu kafamda soruyu tam oluşturamadım, yazdım içimden geldiği gibi. peki şöyle yapalım...ben kafamdakileri yazayım siz soruyu ona göre oluşturun. 


durum şu...şubat'tan beri yaptıklarımı düşününce diyorum ki ben bunları nasıl yapabiliyorum. üstün zekalı falan hiç değilim ama neyim ben? benim yaptıklarımı herkes yapabilir tabii (ne mi yaptım?: şubat sonuna doğru danışmanım üniversiteden ayrılacağını söyleyince iki üç haftada tezimi toparlayıp sundum ve master maceramı tamamladım sonra 2015'te başladığım ama taşınmalar vs yüzünden bu seneye kadar ara verdiğim koşu macerama aralık ayında sıkı bir antreman programı ile geri döndüm ve 21 Nisan'da Long Beach'de yapılan maratonda 10K'ı 56 dakikada koşarak yaş kategorisinde 3. oldum. insanlık için küçük ama benim için inanılmaz bir şey bu.) ama tüm bu olan bitenleri düşününce kimbilir ilkokul, ortaokul, lise vs zamanlarında bu aklım olsaydı neler neler yapardım diyor ister istemez. beni küçük yaşlarda koşuya yönlendirselerdi ya da başka bir spor dalına ilgim olup olmadığına bakılsaydı ailem tarafından; hadi ailem bilemedi, okuldaki hocalar bir el atsaydı da ben 45 yaşımdan sonra koşmalara başlamasaydım ya da akademik bir kafam olduğunu birileri anlasaydı ve beni buna teşvik etselerdi ne olurdu acaba? neyse demem o ki insanların içinde kimbilir ne cevherler var ve bunları farketmeden bu dünyadan geçip gidiyorlar. keşke eğitim sistemi, ülke şartları daha iyi olsa ya da aileler bilinçli olsalar bu konularda veya insanlar hayatın koşturmacası içinde kaybolmayıp kendilerine yönelebilseler ve yeteneklerini farkedebilseler. işte kafamda böyle deli saçması sorular, yorumlar dönüp duruyor. bazen kendime biraz hayret etmekle birlikte çok gülüyorum. 



9 Nisan 2024 Salı

yhn 15 / update

 



*üç senedir zihnim master dersleri ve tez ile meşgul olduğundan şubat itibarı ile bu meşguliyet sona erince kendime gelemedim. mart ayını otomatik pilotta geçirdim desem yalan olmaz. sürekli kafamda bir ses "yapman gereken bir şey yok mu? sen hayırdır niye burada oturuyorsun?" diye habire beni dürtüp duran ses bir türlü susmadı. bu bayram tatili iyi geldi; gerçekten boş boş durup, tavana bakıp sadece kendimi update edip; dönüşte bitmesine 26 gün kalmış olan dönemi kazasız belasız tamamlamayı hedefliyorum.

*baharın gelişi ile bizim orada doğa resmen delirdi. o kıbrıs mimozaları meğer tüm kıbrıs'ı kuşatıyormuş. her yer sarı sarı top top çiçekli ağaçlarla dolu. bir de -herhalde geçen sene kafam taşınma telaşı vs. ile çok meşgul olduğundan farketmediğim- erguvanlar her yerde. bay nohut'u gezdirdiğim ilkokulun bahçesinde meğer koskocaman bir erguvan ağacı varmış (bknz: yukarıdaki fotoğraf)

* nohut bey'i sabah 05:30 gibi gezdirmeye çıkarıyorum. bütün şehri restoran kapatmak misali sadece kendim için kapatmışım gibi, kuş seslerini, nohut bey'in pati seslerini dinleyerek, portakal, limon ağaçları kokularını içime çekip, deli gibi açmış erguvanlara, badem ağaçlarına, erik ağaçlarına baka baka yürüyüp;  "teşekkürler tanrım ellerine sağlık, dünya pek güzel olmuş" diye diye dolaşmak bahar sabahı rutinim oldu mart ortasından beri. bayram tatilinden dönünce jakaranda'lar da açmış olacak; muhteşem bir bahar ve yaz bizi bekliyor kesin bilgi. 

* daha önce oldukça amatör bir şekilde başladığım koşu macerama; aralık itibarı ile oldukça ciddi; haftada altı antreman yapmak suretiyle geri döndüm. murakami gibi hem koşucu hem de roman yazarı olamam ama şu ömrü hayatımda koşabildiğim kadar tam marathon, bir yarım triathlon bir de tam triathlon yapıp bir kere de open water'da yüzersem çok harika olacak. istedikten sonra her şey mümkün değil mi ama öncelikle haftaya long beach iskele marathonunda iyi bir derece yapabileyim (kendi çapımda tabii; yoksa kürsü falan hedeflemiyorum). 

*bütün dünya 8 nisan güneş tutulması'nın sonuçlarına kilitlendi. bakalım altı ay içinde neler olacak, neler göreceğiz. biraz heyecan biraz da gergin bekliyorum bu sonuçları.

 


*yarın anneannemsiz ilk bayram. kalabalık bayramlarımızdan geriye bir şey kalmadı. annem, ben ve kardeşim, kaç gündür birbirimize bakıp "e napıyoruz şimdi bu bayram?" diye durup durup soruyoruz. alışmamız gereken yeni bir hayat var önümüzde. zaman bunun için değil mi zaten; dayanma gücü veren, sabrı öğreten zaman. 

1 Nisan 2024 Pazartesi

bahar

 dün geceden beri içimde kuşlar uçuyor, kalbim pır pır...böyle kıpkırmızı bir seçim tablosunu da görmek varmış kaderde. umarım ele geçen bu güzel fırsatı harcamazlar. 

dün gece nisan bir şakası değilmiş...bahar gerçekten gelmiş. 

12 Mart 2024 Salı

emek

 



Geçen hafta bir mail aldım. Geçen sene benim anlaşmalı olduğum bir eğitim şirketinden grup olarak İngilizce dersi alan ama dersleri pek sallamayan yok iş temposu, yok ruhi bıkkınlıklar vs nedenleri ile derslere düzenli gelmeyen eski bir öğrencim atmış maili. "ben bu ingilizce'yi öğrenemedim. sizden özel ders almak istiyorum; lütfen bana ders ücret bilgisini ve günleri yazar mısınız" diyor. ne cevap yazacağımı bir süre düşündüm çünkü özel ders ücretleri en son duyduğumda 800 ila 1.500tl arasında uçmuş bir fiyattaydı. bu rakamları istemek için ağzımı açsam dilim dönmez, bir türlü telaffuz edemem ben utancımdan ama millet çatır çatır bu meblağları istemekteymiş. haftada iki ders alması gerektiği de düşünülürse, nereye varır bunun sonu diye düşünüp, böyle fiyatları istemeye utanıyorum. "hadi" dedim "nasılsa online dersler, 500tl bence uçuk ders ücretlerinin yanında oldukça makul bir rakam" diye düşünüp, bu fiyatı ve günleri yazarak maili cevapladım. ertesi gün karşı taraf elini arttırdı:  "grup yaparsak fiyatınız ne kadar olur." bu şu demek bence: "aaaa hayatta ingilizce öğrenmek için 500tl vermem; yanıma iki kişi daha bulayım ki ücreti bölüşelim." "taksimiyim ben ya. taksimetreyi açtırıp, en uzak mesafeye gidip, ücreti bölüşeceksiniz. sana kaça dediysem onlara da o kadar olur kardeşim. ne bu ya...gündeliklerini dolar kurunun artışına bağlamış gündelikçiler kadar forsum yok mu benim. bir sene içinde neredeyse her ay arttırdıkları gündelik temizlik fiyatları 2 bin tl'ye ulaşmışken ve kimse kendilerine 'hadi len ordan, bal döküp de yalıyor musun? ne demek gündelik temizlik ücreti 2 bin tl demedikleri için kapanın elinde kalan temizlikçi kadar forsum yok mu benim de ders ücreti pazarlığı yapıyorsun a akılsız öğrenci. emeğimin değeri bu kadar mı yok; ben sana nefes tüketeceğim ya...yok size indirim mindirim" diye yazmak istedim ama tabii yazamadım. grup dersi yapıp, ders ücretini üçe bölüp saatini neredeyse 200tl'ye falan getirmeyi hesapladığını düşündüğüm eski öğrencime şu maili attım: "benim size yazmış olduğum fiyat sizin için özel fiyattı. grup olursa size 500tl, diğerlerine ise 750tl olur" no indirim yes bindirim; sorry but not sorry. 

28 Şubat 2024 Çarşamba

koptu valla

 



evvvveeetttt sonunda dananın kuyruğu koptu valla. tahmin ettiğimden çok daha hızlı, çok daha rahat, çok daha kolay hani su gibi aktı gitti derler ya öyle aktı gitti bütün tez savunmam. böylece bir klişe daha test edilip onaylanmış oldu; "bir şeyin olacağı varsa olur, çok da şey etmemek lazım". bundan sonra emekli, iki masterlı, kedili köpekli, dalmalı, koşmalı, terliğimizi ayağımızın ucunda sallayarak şezlongumuzda yayıldığımız güneşli günlerle hayatımıza kaldığımız yerden devam edip yeni maceralara atılmak için uygun rüzgarı bekleyeceğiz.  

19 Şubat 2024 Pazartesi

daha da

 büyük güne saatler kaldı....çok gerginim çünkü sunumda şahane saçmalayabilirim çünkü birinci masterımın sunumunda jüri üyelerinden birini tezimi kendisine önceden göndermeme rağmen, okumadığı ve düzeltmem gereken, yanlış olduğunu düşündüğü yerleri bana önceden bildirmediği için -bence haksız ve gereksiz- bir mini sinir krizi eşliğinde; "böyle şeyleri nasıl yazabildiniz, yanlış bunlar" diye avaz avaz bağırıp, beni bir güzel demoralize edecek kadar delirtmeyi, diğerini de "vay efendim, tez sunumuna niye börek çörek getirmediniz?" diye başlayan ve "eğer akademik camiada çalışmalarınıza devam etmeyecekseniz, tezinizi kabul ederim" şeklinde devam eden bir tehditle sonuçlanan bir dizi saçmalamayı söyleyebilecek kadar şuursuzlaştırmayı başarabilmiş ve "daha da akademinin bırak kapısını, kenarından köşesinden önünden arkasından dolananı eşşek tepsin" diyerek kendimi bu ortamlardan uzak tutup güllük gülistanlık bir hayat sürerken, üç yıl önce -herhalde pandeminin olacağı malum oldu- (genelde aptallara malum olur; bakınız şekil 1A) canım sıkılmasın diye kendime ikinci bir tez meşgalesi yaratmıştım. bakalım bu maceranın sonu çarşamba günü nasıl sonuçlanacak. kimi neden ne şekilde delirtebileceğim. azzzzz sooonnnnrraaaa. 

3 Şubat 2024 Cumartesi

dana ve kuyruğu

 



dananın kuyruğunun kopacağı aya girdik en sonunda. ne mi olacak? iyice sündürdüğüm tezimi cebren ve hile ile sunacağım bu ayın 21'inde. üç kişilik jürinin karşısına çıkıp zaten okudukları tezi bir de sözel anlatacağım yani anlatabileceğimi umuyorum. düşüncesi bile kalbimi çarptırıyor. muppet show'da balkondan gösterileri izleyen ve hiçbir şeyi beğenmeyen yaşlılardan statler'in (resimde soldaki bıyıklı) hemen hemen aynısı olan tez danışmanım, lütfedip şubat sonunda üniversiteden ayrılacağını söylediği için o gitmeden tezi bitireyim diye güzelim ara tatilimi bilgisayar başında, "bitse de kurtulsam" kıvamında gına getirdiğim tezimi toparlamakla geçirdim. biraz önce de son bölüm olan "conclusion" bölümüne noktayı koydum. yarın danışmanımın görüşlerine sunucağım. dilerim ki daha da kendimi böyle sancılı ve aslında yapmamla yapmamam arasında -artık- bir farkın olmadığı işlere bulaştırmam. zira kendimi böyle işlere bulaştırmak gibi bir yeteneğim var. tahtaya vurup, totomu kaşıyorum. 21 şubat günü saatler 12'yi gösterdiğinde kazasız belasız ben bu işten yırtarsam, bütün günlerimi ve gecelerimi dizilere, kitaplara, filmlere, makyaj videolarına (evet yaşım 47'ye gelince makyaj yapmayı öğrenmeye heveslendim) ve yemek tariflerine vermek gibi harika planlarım var. umarım 21 şubat'ta, "adddrrriiiiaaaannn" diye bağıran rocky misali ben de "geeeeçççççttiiiimmmm uulllleeyyyynnnnn" diye bağırabilirim. 

25 Ocak 2024 Perşembe

matematik

 




bugün sabah saatlerinden beri kasvetli bir hava hüküm sürmekte. eli kulağında beklediğimiz yağmur, tam nohut'la günün son ihtiyaç molasına çıkacağımız saatte yağmaya başladı. mecbur çıktık yağmurluklarımızı üstümüze çekip. ıslak ve sessiz sokaklarda dolanırken havanın kokusundan mı yoksa sokakların o terkedilmiş mekanlara has hüznünden midir nedir çocukluğuma dair en net hatırladığım anım aklıma düştü. 

mevsimlerden kış olduğunu çok net hatırlıyorum çünkü hava erkenden kararmıştı. annem, 80'lerde anne olan her kadın gibi güne gitmişti ve ben kardeşimle evde yalnızdım. hava karanlık ve yağmurluydu, kardeşimle paylaştığımız odanın ışıklarını açmadan pencerenin önünde annemin gelişini sabırsızlıkla beklediğimi hatırlıyorum. sabırsızlanışım ertesi gün matematik sınavımın olmasından. ilkokula başladığım günden itibaren, benim "matematiği yapamadığım" bir şehir efsanesi kıvamında, aile meclislerinin ana konularının arasında verilen reklam gibi bütün çocukluğum boyunca konuşuldu durdu. hatta yine çok net hatırladığım başka bir çocukluk anım ise yazları anneannemde kaldığım günlerde o mutfakta yemek pişirirken beni ocağın yanına oturtup, "neşeli matematik" kitabından (oyun oynayan mutlu mutlu çocukların çizildiği bir kapağı vardı; problemleri değil ama kapağı hatırlıyorum) problemler, alıştırmalar çözdürmesi. bir şekilde o problemlerin içinden çıkmadığımı da hatırlıyorum. neyse o gün annem bir türlü gelmek bilmedi. herkesin annesi babası işten evlerine döndü, karanlık ve yağmurdan ıslanmış sokağımız evlerine dönenlerin arabalarının farları ile aydınlandı ama annem görünmedi. odanın penceresinin önündeki koltukta otururken ve evin sessizliğinde daha da net bir şekilde duyuyan kalorifer kazanının tak takları (giriş katında ve kazan dairesinin üstündeydi bizim lojman dairemiz), sanki kalbimin atışını seslendiriyordu. o gün kendimi o kadar yalnız ve çaresiz hissettim ki her kış mevsimi geldiğinde yağmurlu, kasvetli ve sessiz öğleden sonralar bana bu anıyı hatırlatıp durur. annemi ne kadar bekledim, o ne zaman geldi, biz matematik çalıştık mı, ertesi gün sınavım nasıl geçti hiç hatırlamıyorum. oraya dair kayıtlı hiç bir şey yok; sadece o bekleme anı ve yaşadığım sıkıntı çok berrak. 

şimdiki aklım olsa; aile eşrafının bana matematik mobbingi yapmasına hiç izin vermezdim. hep diyorum ya ah ben o havuzu bir dolduran bir de boşaltan muslukların tesisatını anlayabilseydim ve A noktasından B noktasına giden iki arabanın birbirini yakalayabileceği otoyolu bilseydim havuz ve yol problemlerini çözer; bu yaşıma kadar bu problemleri çözemediğim noktada takılı kalmaz ve her şey çok başka olabilirdi.  

15 Ocak 2024 Pazartesi

rod


 gider ayak bana yamuk yapan 2023 ve akabinde 2024'ün ilk günlerinde bir şekilde umutkar olduğum bir olayın hiç beklemediğim bir şekilde hayalkırıklığı ile sonuçlanmasından dolayı sıkkın olan canım, her aynanın karşısına geçişte oldukça uzayan saçlarıma bakıp bakıp gıcık olma katsayısını arttırınca soluğu kuaförde aldım. burada bir parantez açıp belirtmek isterim ki biz kadınların canı böyle sıkkınken üç yerden (ki o yerler: fırın, pastane ve kuaför) uzak durmamız gerekir. sıkkın canımızın avaz avaz bağırıp, kendini oradan oraya atmasını görmezden gelmemiz, onu bir süre kendi haline bırakmamız ve dediğim bu üç yerden uzak durmamız gerekir çünkü o sıkkın canla bu yerlere girmemizin sonucu bizi hiç mutlu etmediği gibi mutsuzluk garantidir. 

neyse ben böyle sıkkın bıkkın huysuz bir ruh hali içindeyken gittim kuaföre, saçlarımı gösterip dedim "kes şunları allah aşkına". bir de modelle gittim, o modelle nasıl gözükeceğimi düşünüp düşünüp kendimi de gaza getirmiştim zaten günlerdir. gözüm hiçbir şey görmüyor ama ne zaman kuaför makası eline aldı dedim "dur...alıştıra alıştıra gidelim...sen çok katlı ama biraz uzun bırak.. öyle hemen kısalmasın saçlar" dedi "tamam...bu modeli de rahat kullanırsın". kuaförler, bankalar ve sigortacılar dünyanın en büyük yalancıları. size kanması güzel yalanlar söylüyorlar. kesti, üstüne bir de fön çekti. aynaya baktım var bir terslik ama sıkkın canım gözlerimi dağladı; saçlar kısaldı ya önemli olan o. saçlarımın hepsini kazıtmış olsam umrumda değil. eve döndüm, geçtim aynanın karşısına ama yok; içimdeki o hep haklı çıkan ses, kenardan fısıldıyor: "iyi bok yedin kestirdin de...olmadı bu saçlar. modelde iş yok ve kullanması çok zor bir model bu. rod steward'a döndün de haberin yok". haklı valla dedim belki bir ihtimal düzeltirim diye duşa girdim ki fönsüz doğal halini göreyim. yıkadım çıktım kuruttum daha da beter rod steward oldum. can sıkıntım daha da coştu, başladı "açaydım ellerimi de kesme diyeydim" diye dövünmeye. 

ertesi gün sabah erkenden soluğu dükkanda aldım; "ne olur beni normal görünecek bir hale getir. ben bu ensemdeki alakasız uzun saçları istemiyorum. hafif küt gibi bir şey yap da biraz toparlansın." neyse ikiletmedi kuaför ve ensemdeki o uzunları alıp biraz şekillendirdi. çok istediğim gibi bir şey olmadı ama bir süre idare eder beni. iki aya kadar toplanacak kıvama gelecek bir şey olur diye ümit ediyorum. 

bu olaydan sonra oturup düşününce içimde bir yerlerde sevimsiz bir hissin kumun altında kurbanını bekleyen vatoz gibi beklediğini farkettim. ne zaman bir şeyler yolunda gitse, aslında bozulmasına gerek olmasa bu his harekete geçiyor ve türlü türlü bahaneler uydurup; varolan, yolunda giden şeylerin bozulmasını sağlıyor. ben de bilerek ya da bilmeyerek bu hissin gelip geçmesini beklemeden o ne derse yapıyorum. mesela gayet yolunda olan hayatımı bozup kıbrıs'a taşınmam, orada tam her şeyi yoluna koymuşken bir daha istanbul'a dönmem, saçlarım gayet düzgün ve öyle çok kötü bir halleri yokken kestirmem ve daha bir ton şey bu his yüzünden bozduğum şeyler. bazısından hiç pişman değilim ama bazısından çok pişmanım (mesela gitti güzelim saçlar). bundan sonra bu vatoz kılıklı hisse pek kulak asma niyetinde değilim. yolunda giden şeyleri yolunda tutmaya, eksiklerin de vakti saati gelince tamamlanacağına, bir şekilde tamamlanmayan bir şey olursa da onların da öyle yarım kalması gerekliliğine kendini inandırıp, sakinleştireceğime kendi kendime söz veriyorum. 

3 Ocak 2024 Çarşamba

otobüs


 

Hani bazı filmler vardır ya; bütün film boyunca türlü badireler atlatan esas oğlanla kızın filmin sonuna doğru kavuşmasını beklersiniz. o kadar akla hayale gelmeyen şeyler olur ki kendinizi tutamaz; "e ama artık yönetmen birleştir şu çocikleri" diye bağırasınız gelir ekran karşısından. nitekim filmin bitimine son yirmi dakka kala birleşir oğlanla kız ve hepimizin yüreğine su serpilir. gerçek hayatta kendi bulamadığımız mutluluğu onların bulması ile mesut kocaman gülerek ekrana bakar iç geçiririz. taa ki kızımıza karşıdan karşıya geçerken otobüs çarpana kadar. kıza otobüs çarpar, mezarlık görüntüsü girer ve film biter. herşey son on dakkada olur biter. biz sanki o otobüs bize çarpmış gibi şok içinde; "nasssııı yaaaa!!!" diye içimizden haykırırken çoktan filmin son jeneriği akmaya başlamıştır bile. 

işte böyle bir seneydi benim için 2023. genel hatları ile oldukça keyifli geçen sene, bitimine son bir hafta kala bende otobüs çarpmış etkisi yaratarak tarihe karıştı. önce "ölüm, ölü, ölmüş" kelimelerinin hiçbirini kırk yıl düşünsem uzun bir süre ona yakıştıramayacağım bir arkadaşım aniden ölüverdi. onunlayken kendinizi dünyanın en önemli, en harika, en eğlenceli insanı gibi hissederdiniz. ne söyleseniz güler, "amaaannn be canııımmm" der, dertler dert olmaktan, tasalar tasa olmaktan çıkardı. keyifli bir yol arkadaşıydı da. onunla yaptığımız güneydoğu anadolu seyahatinde hiçbir şeye uyuzluk yapmadı. iyi ki de gitmişiz o seyahate. aklımda ne seyahatler, ona anlatacak ne hikayeler vardı. hepsi kaldı içimde. 

arkadaşımı gömdükten bir gün sonra anneannemin haberi geldi. beklenen bir kayıptı aslında. düşüp kalçasını kırdıktan sonra çok minik bir ameliyat olmasına rağmen bir senedir kendini toparlayamadı, yemekten içmekten kesildi ve gittikçe eridi gitti. 93 yıla hem bir sürü şey sığdırdı hem de hiçbir şey sığdırmadı. benim küçüklüğüm, çocukluğum, yazları yanında geçirdiğim, şubat tatillerinde sobalı odada akşam onun (o zaman bana öyle gelen) koskocaman yatağında yan yana yatarken sobanın çıtırtıları eşliğinde bana kısık sesle hikayeler anlatan anneanne gibi anneannemdi. şimdi beni "akıllı ol emi tontonum" diye sevecek kimse kalmadı ve ben kendimi hiç bu sene olduğu kadar büyümüş hissetmedim çünkü büyümek demek sevdiklerini kaybetmek demekmiş. ben bu sene çok sevdiğimi kaybettim. 


22 Aralık 2023 Cuma

sana

 bu yazı sana...

en son bir sene önce bu zamanlar haberleştik...kahve ısmarlayayım dedim gelmedin sonra da artık ne olduysa bir daha senden haber almadım. aaaaa dur dur aylar sonra bana çok kısa bir mesaj gönderdin ama o mesaj o kadar sen değildin ki ben senden geldiğine inanmadım. ondan sonra da yok oldun zaten. bu kadar zaman bir şekilde haber alamayınca, "biz küstük herhalde; bir şey oldu ve küstük ama benim ne olduğundan haberim yok" diye düşündüm. hatta kendi kendime söz verdim asla ona yazmayacaksın diye ama bugün yazmaya karar verdim çünkü bugün hayatımda önemli yeri olan birini toprağa verdim ve caminin avlusunda nedense hep seni düşündüm. 

arkadaşım aniden pat diye gidiverdi. hiç aklıma gelmezdi böyle gidivereceği; o kadar hayat dolu, gülmesini, gezmesini insanlarla birlikte olmasını seven biriydi ki onunla ilgili herşeyi düşünmüştüm ama öleceğini hiç aklıma getirmemiştim. babası hastaydı ve son bir kaç senedir onunla ilgileniyordu. bu yüzden birlikte gitmeyi planladığımız kars gezisini habire erteliyorduk. geçen gün "seneye kesin gideriz artık bir şekilde; yılbaşından sonra görmeye gideyim de konuşalım bu işi diye düşündüm ama artık hepsi koskoca bir hiçliğin içinde onunla birlikte kayboldu. 

ben hayatımdan insanların gelip geçmesini, ölüp de ortadan kaybolmalarını bir türlü kabullenemiyorum..çok rahat kabulleniyormuş gibi görünmeme rağmen hala bir yerlerden çıkıp gelecekleri ümitle bekliyorum. mesela bazen yolda yürürken adamın birini babama benzetiyorum tıpkı ölümünden çok kısa bir süre sonra bir kaç metre ötemde yürüyen aynı babamın boylarında, onun vücut yapısında ve aynı onun montunun renginde mont giyen adamı babam sanıp neredeyse yanına koşup, kolundan tutup "e işte ölmemişsin; niye bizi üzdün ki böyle" diyecek olmam gibi bir yerlerde onları görüp kollarına yapışacakmışım gibi geliyor. 

hayatta olup da sebepli ya da sebepsiz hayatımdan çıkıp gidenleri de kabul edemiyorum. niye ki? ne oldu da şimdi ben onu göremeyeceğim? diye düşünmekten bir türlü kurtulamıyorum. 

buraya kadar okuyabildiysen belki de dedin ki iyi de bunların benimle ilgisi ne? 

ben bilmek istiyorum. bu yok oluşa neyin, neden sebep olduğunu bilmek istiyorum. belki de öldün kaldın da yok oldun hayatımdan onu bile bilmiyorum. ama ölüp kalmadıysan niye yok olmayı tercih ettiğini bilmeyi hak ettiğimi düşünüyorum. ne oldu da seninle oturup saatlerce konuşabilmekten mahrum kaldığımı bilmek istiyorum. hayatın çok kısa ve sağ gösterip sol vuran bir şey olduğuna bu son olayla kimbilir kaçıncı kez şahit olmuşken, merak ettiklerimi öğrenmeden gitmek istemiyorum. kafamda soru işaretleri kalsın istemiyorum. bana bir şekilde çok detaylı bir açıklama borcun olduğunu düşünüyorum. belki mektubunu noel babanın çuvalına koyar gönderirsin. bekliyorum.