büyük güne saatler kaldı....çok gerginim çünkü sunumda şahane saçmalayabilirim çünkü birinci masterımın sunumunda jüri üyelerinden birini tezimi kendisine önceden göndermeme rağmen, okumadığı ve düzeltmem gereken, yanlış olduğunu düşündüğü yerleri bana önceden bildirmediği için -bence haksız ve gereksiz- bir mini sinir krizi eşliğinde; "böyle şeyleri nasıl yazabildiniz, yanlış bunlar" diye avaz avaz bağırıp, beni bir güzel demoralize edecek kadar delirtmeyi, diğerini de "vay efendim, tez sunumuna niye börek çörek getirmediniz?" diye başlayan ve "eğer akademik camiada çalışmalarınıza devam etmeyecekseniz, tezinizi kabul ederim" şeklinde devam eden bir tehditle sonuçlanan bir dizi saçmalamayı söyleyebilecek kadar şuursuzlaştırmayı başarabilmiş ve "daha da akademinin bırak kapısını, kenarından köşesinden önünden arkasından dolananı eşşek tepsin" diyerek kendimi bu ortamlardan uzak tutup güllük gülistanlık bir hayat sürerken, üç yıl önce -herhalde pandeminin olacağı malum oldu- (genelde aptallara malum olur; bakınız şekil 1A) canım sıkılmasın diye kendime ikinci bir tez meşgalesi yaratmıştım. bakalım bu maceranın sonu çarşamba günü nasıl sonuçlanacak. kimi neden ne şekilde delirtebileceğim. azzzzz sooonnnnrraaaa.
19 Şubat 2024 Pazartesi
3 Şubat 2024 Cumartesi
dana ve kuyruğu
dananın kuyruğunun kopacağı aya girdik en sonunda. ne mi olacak? iyice sündürdüğüm tezimi cebren ve hile ile sunacağım bu ayın 21'inde. üç kişilik jürinin karşısına çıkıp zaten okudukları tezi bir de sözel anlatacağım yani anlatabileceğimi umuyorum. düşüncesi bile kalbimi çarptırıyor. muppet show'da balkondan gösterileri izleyen ve hiçbir şeyi beğenmeyen yaşlılardan statler'in (resimde soldaki bıyıklı) hemen hemen aynısı olan tez danışmanım, lütfedip şubat sonunda üniversiteden ayrılacağını söylediği için o gitmeden tezi bitireyim diye güzelim ara tatilimi bilgisayar başında, "bitse de kurtulsam" kıvamında gına getirdiğim tezimi toparlamakla geçirdim. biraz önce de son bölüm olan "conclusion" bölümüne noktayı koydum. yarın danışmanımın görüşlerine sunucağım. dilerim ki daha da kendimi böyle sancılı ve aslında yapmamla yapmamam arasında -artık- bir farkın olmadığı işlere bulaştırmam. zira kendimi böyle işlere bulaştırmak gibi bir yeteneğim var. tahtaya vurup, totomu kaşıyorum. 21 şubat günü saatler 12'yi gösterdiğinde kazasız belasız ben bu işten yırtarsam, bütün günlerimi ve gecelerimi dizilere, kitaplara, filmlere, makyaj videolarına (evet yaşım 47'ye gelince makyaj yapmayı öğrenmeye heveslendim) ve yemek tariflerine vermek gibi harika planlarım var. umarım 21 şubat'ta, "adddrrriiiiaaaannn" diye bağıran rocky misali ben de "geeeeçççççttiiiimmmm uulllleeyyyynnnnn" diye bağırabilirim.
25 Ocak 2024 Perşembe
matematik
bugün sabah saatlerinden beri kasvetli bir hava hüküm sürmekte. eli kulağında beklediğimiz yağmur, tam nohut'la günün son ihtiyaç molasına çıkacağımız saatte yağmaya başladı. mecbur çıktık yağmurluklarımızı üstümüze çekip. ıslak ve sessiz sokaklarda dolanırken havanın kokusundan mı yoksa sokakların o terkedilmiş mekanlara has hüznünden midir nedir çocukluğuma dair en net hatırladığım anım aklıma düştü.
mevsimlerden kış olduğunu çok net hatırlıyorum çünkü hava erkenden kararmıştı. annem, 80'lerde anne olan her kadın gibi güne gitmişti ve ben kardeşimle evde yalnızdım. hava karanlık ve yağmurluydu, kardeşimle paylaştığımız odanın ışıklarını açmadan pencerenin önünde annemin gelişini sabırsızlıkla beklediğimi hatırlıyorum. sabırsızlanışım ertesi gün matematik sınavımın olmasından. ilkokula başladığım günden itibaren, benim "matematiği yapamadığım" bir şehir efsanesi kıvamında, aile meclislerinin ana konularının arasında verilen reklam gibi bütün çocukluğum boyunca konuşuldu durdu. hatta yine çok net hatırladığım başka bir çocukluk anım ise yazları anneannemde kaldığım günlerde o mutfakta yemek pişirirken beni ocağın yanına oturtup, "neşeli matematik" kitabından (oyun oynayan mutlu mutlu çocukların çizildiği bir kapağı vardı; problemleri değil ama kapağı hatırlıyorum) problemler, alıştırmalar çözdürmesi. bir şekilde o problemlerin içinden çıkmadığımı da hatırlıyorum. neyse o gün annem bir türlü gelmek bilmedi. herkesin annesi babası işten evlerine döndü, karanlık ve yağmurdan ıslanmış sokağımız evlerine dönenlerin arabalarının farları ile aydınlandı ama annem görünmedi. odanın penceresinin önündeki koltukta otururken ve evin sessizliğinde daha da net bir şekilde duyuyan kalorifer kazanının tak takları (giriş katında ve kazan dairesinin üstündeydi bizim lojman dairemiz), sanki kalbimin atışını seslendiriyordu. o gün kendimi o kadar yalnız ve çaresiz hissettim ki her kış mevsimi geldiğinde yağmurlu, kasvetli ve sessiz öğleden sonralar bana bu anıyı hatırlatıp durur. annemi ne kadar bekledim, o ne zaman geldi, biz matematik çalıştık mı, ertesi gün sınavım nasıl geçti hiç hatırlamıyorum. oraya dair kayıtlı hiç bir şey yok; sadece o bekleme anı ve yaşadığım sıkıntı çok berrak.
şimdiki aklım olsa; aile eşrafının bana matematik mobbingi yapmasına hiç izin vermezdim. hep diyorum ya ah ben o havuzu bir dolduran bir de boşaltan muslukların tesisatını anlayabilseydim ve A noktasından B noktasına giden iki arabanın birbirini yakalayabileceği otoyolu bilseydim havuz ve yol problemlerini çözer; bu yaşıma kadar bu problemleri çözemediğim noktada takılı kalmaz ve her şey çok başka olabilirdi.
15 Ocak 2024 Pazartesi
rod
gider ayak bana yamuk yapan 2023 ve akabinde 2024'ün ilk günlerinde bir şekilde umutkar olduğum bir olayın hiç beklemediğim bir şekilde hayalkırıklığı ile sonuçlanmasından dolayı sıkkın olan canım, her aynanın karşısına geçişte oldukça uzayan saçlarıma bakıp bakıp gıcık olma katsayısını arttırınca soluğu kuaförde aldım. burada bir parantez açıp belirtmek isterim ki biz kadınların canı böyle sıkkınken üç yerden (ki o yerler: fırın, pastane ve kuaför) uzak durmamız gerekir. sıkkın canımızın avaz avaz bağırıp, kendini oradan oraya atmasını görmezden gelmemiz, onu bir süre kendi haline bırakmamız ve dediğim bu üç yerden uzak durmamız gerekir çünkü o sıkkın canla bu yerlere girmemizin sonucu bizi hiç mutlu etmediği gibi mutsuzluk garantidir.
neyse ben böyle sıkkın bıkkın huysuz bir ruh hali içindeyken gittim kuaföre, saçlarımı gösterip dedim "kes şunları allah aşkına". bir de modelle gittim, o modelle nasıl gözükeceğimi düşünüp düşünüp kendimi de gaza getirmiştim zaten günlerdir. gözüm hiçbir şey görmüyor ama ne zaman kuaför makası eline aldı dedim "dur...alıştıra alıştıra gidelim...sen çok katlı ama biraz uzun bırak.. öyle hemen kısalmasın saçlar" dedi "tamam...bu modeli de rahat kullanırsın". kuaförler, bankalar ve sigortacılar dünyanın en büyük yalancıları. size kanması güzel yalanlar söylüyorlar. kesti, üstüne bir de fön çekti. aynaya baktım var bir terslik ama sıkkın canım gözlerimi dağladı; saçlar kısaldı ya önemli olan o. saçlarımın hepsini kazıtmış olsam umrumda değil. eve döndüm, geçtim aynanın karşısına ama yok; içimdeki o hep haklı çıkan ses, kenardan fısıldıyor: "iyi bok yedin kestirdin de...olmadı bu saçlar. modelde iş yok ve kullanması çok zor bir model bu. rod steward'a döndün de haberin yok". haklı valla dedim belki bir ihtimal düzeltirim diye duşa girdim ki fönsüz doğal halini göreyim. yıkadım çıktım kuruttum daha da beter rod steward oldum. can sıkıntım daha da coştu, başladı "açaydım ellerimi de kesme diyeydim" diye dövünmeye.
ertesi gün sabah erkenden soluğu dükkanda aldım; "ne olur beni normal görünecek bir hale getir. ben bu ensemdeki alakasız uzun saçları istemiyorum. hafif küt gibi bir şey yap da biraz toparlansın." neyse ikiletmedi kuaför ve ensemdeki o uzunları alıp biraz şekillendirdi. çok istediğim gibi bir şey olmadı ama bir süre idare eder beni. iki aya kadar toplanacak kıvama gelecek bir şey olur diye ümit ediyorum.
bu olaydan sonra oturup düşününce içimde bir yerlerde sevimsiz bir hissin kumun altında kurbanını bekleyen vatoz gibi beklediğini farkettim. ne zaman bir şeyler yolunda gitse, aslında bozulmasına gerek olmasa bu his harekete geçiyor ve türlü türlü bahaneler uydurup; varolan, yolunda giden şeylerin bozulmasını sağlıyor. ben de bilerek ya da bilmeyerek bu hissin gelip geçmesini beklemeden o ne derse yapıyorum. mesela gayet yolunda olan hayatımı bozup kıbrıs'a taşınmam, orada tam her şeyi yoluna koymuşken bir daha istanbul'a dönmem, saçlarım gayet düzgün ve öyle çok kötü bir halleri yokken kestirmem ve daha bir ton şey bu his yüzünden bozduğum şeyler. bazısından hiç pişman değilim ama bazısından çok pişmanım (mesela gitti güzelim saçlar). bundan sonra bu vatoz kılıklı hisse pek kulak asma niyetinde değilim. yolunda giden şeyleri yolunda tutmaya, eksiklerin de vakti saati gelince tamamlanacağına, bir şekilde tamamlanmayan bir şey olursa da onların da öyle yarım kalması gerekliliğine kendini inandırıp, sakinleştireceğime kendi kendime söz veriyorum.
3 Ocak 2024 Çarşamba
otobüs
Hani bazı filmler vardır ya; bütün film boyunca türlü badireler atlatan esas oğlanla kızın filmin sonuna doğru kavuşmasını beklersiniz. o kadar akla hayale gelmeyen şeyler olur ki kendinizi tutamaz; "e ama artık yönetmen birleştir şu çocikleri" diye bağırasınız gelir ekran karşısından. nitekim filmin bitimine son yirmi dakka kala birleşir oğlanla kız ve hepimizin yüreğine su serpilir. gerçek hayatta kendi bulamadığımız mutluluğu onların bulması ile mesut kocaman gülerek ekrana bakar iç geçiririz. taa ki kızımıza karşıdan karşıya geçerken otobüs çarpana kadar. kıza otobüs çarpar, mezarlık görüntüsü girer ve film biter. herşey son on dakkada olur biter. biz sanki o otobüs bize çarpmış gibi şok içinde; "nasssııı yaaaa!!!" diye içimizden haykırırken çoktan filmin son jeneriği akmaya başlamıştır bile.
işte böyle bir seneydi benim için 2023. genel hatları ile oldukça keyifli geçen sene, bitimine son bir hafta kala bende otobüs çarpmış etkisi yaratarak tarihe karıştı. önce "ölüm, ölü, ölmüş" kelimelerinin hiçbirini kırk yıl düşünsem uzun bir süre ona yakıştıramayacağım bir arkadaşım aniden ölüverdi. onunlayken kendinizi dünyanın en önemli, en harika, en eğlenceli insanı gibi hissederdiniz. ne söyleseniz güler, "amaaannn be canııımmm" der, dertler dert olmaktan, tasalar tasa olmaktan çıkardı. keyifli bir yol arkadaşıydı da. onunla yaptığımız güneydoğu anadolu seyahatinde hiçbir şeye uyuzluk yapmadı. iyi ki de gitmişiz o seyahate. aklımda ne seyahatler, ona anlatacak ne hikayeler vardı. hepsi kaldı içimde.
arkadaşımı gömdükten bir gün sonra anneannemin haberi geldi. beklenen bir kayıptı aslında. düşüp kalçasını kırdıktan sonra çok minik bir ameliyat olmasına rağmen bir senedir kendini toparlayamadı, yemekten içmekten kesildi ve gittikçe eridi gitti. 93 yıla hem bir sürü şey sığdırdı hem de hiçbir şey sığdırmadı. benim küçüklüğüm, çocukluğum, yazları yanında geçirdiğim, şubat tatillerinde sobalı odada akşam onun (o zaman bana öyle gelen) koskocaman yatağında yan yana yatarken sobanın çıtırtıları eşliğinde bana kısık sesle hikayeler anlatan anneanne gibi anneannemdi. şimdi beni "akıllı ol emi tontonum" diye sevecek kimse kalmadı ve ben kendimi hiç bu sene olduğu kadar büyümüş hissetmedim çünkü büyümek demek sevdiklerini kaybetmek demekmiş. ben bu sene çok sevdiğimi kaybettim.
22 Aralık 2023 Cuma
sana
bu yazı sana...
en son bir sene önce bu zamanlar haberleştik...kahve ısmarlayayım dedim gelmedin sonra da artık ne olduysa bir daha senden haber almadım. aaaaa dur dur aylar sonra bana çok kısa bir mesaj gönderdin ama o mesaj o kadar sen değildin ki ben senden geldiğine inanmadım. ondan sonra da yok oldun zaten. bu kadar zaman bir şekilde haber alamayınca, "biz küstük herhalde; bir şey oldu ve küstük ama benim ne olduğundan haberim yok" diye düşündüm. hatta kendi kendime söz verdim asla ona yazmayacaksın diye ama bugün yazmaya karar verdim çünkü bugün hayatımda önemli yeri olan birini toprağa verdim ve caminin avlusunda nedense hep seni düşündüm.
arkadaşım aniden pat diye gidiverdi. hiç aklıma gelmezdi böyle gidivereceği; o kadar hayat dolu, gülmesini, gezmesini insanlarla birlikte olmasını seven biriydi ki onunla ilgili herşeyi düşünmüştüm ama öleceğini hiç aklıma getirmemiştim. babası hastaydı ve son bir kaç senedir onunla ilgileniyordu. bu yüzden birlikte gitmeyi planladığımız kars gezisini habire erteliyorduk. geçen gün "seneye kesin gideriz artık bir şekilde; yılbaşından sonra görmeye gideyim de konuşalım bu işi diye düşündüm ama artık hepsi koskoca bir hiçliğin içinde onunla birlikte kayboldu.
ben hayatımdan insanların gelip geçmesini, ölüp de ortadan kaybolmalarını bir türlü kabullenemiyorum..çok rahat kabulleniyormuş gibi görünmeme rağmen hala bir yerlerden çıkıp gelecekleri ümitle bekliyorum. mesela bazen yolda yürürken adamın birini babama benzetiyorum tıpkı ölümünden çok kısa bir süre sonra bir kaç metre ötemde yürüyen aynı babamın boylarında, onun vücut yapısında ve aynı onun montunun renginde mont giyen adamı babam sanıp neredeyse yanına koşup, kolundan tutup "e işte ölmemişsin; niye bizi üzdün ki böyle" diyecek olmam gibi bir yerlerde onları görüp kollarına yapışacakmışım gibi geliyor.
hayatta olup da sebepli ya da sebepsiz hayatımdan çıkıp gidenleri de kabul edemiyorum. niye ki? ne oldu da şimdi ben onu göremeyeceğim? diye düşünmekten bir türlü kurtulamıyorum.
buraya kadar okuyabildiysen belki de dedin ki iyi de bunların benimle ilgisi ne?
ben bilmek istiyorum. bu yok oluşa neyin, neden sebep olduğunu bilmek istiyorum. belki de öldün kaldın da yok oldun hayatımdan onu bile bilmiyorum. ama ölüp kalmadıysan niye yok olmayı tercih ettiğini bilmeyi hak ettiğimi düşünüyorum. ne oldu da seninle oturup saatlerce konuşabilmekten mahrum kaldığımı bilmek istiyorum. hayatın çok kısa ve sağ gösterip sol vuran bir şey olduğuna bu son olayla kimbilir kaçıncı kez şahit olmuşken, merak ettiklerimi öğrenmeden gitmek istemiyorum. kafamda soru işaretleri kalsın istemiyorum. bana bir şekilde çok detaylı bir açıklama borcun olduğunu düşünüyorum. belki mektubunu noel babanın çuvalına koyar gönderirsin. bekliyorum.
24 Eylül 2023 Pazar
ode to tina*
canım tina hanım'cım...parmaklarım istemeye istemeye sana bu satırları yazıyor ama şu dünyada arkasından bir şeyler yazılmayı hakeden en güzel, en karakterli, en munis, en bi en calico kedilerden biriydin.
her gece yatmadan önce seni öperken "tüylerin kadar ömrün olsun" diye fısıldardım kulağına ama o gün bugünmüş...maalesef senin için yapacak bir şeyimiz kalmadı.
seni hep İstanbul'daki evimizin koskoca bahçesinde eylül güneşinde yaprakların üzerine oturup güneşlendiğin ya da yatma vakti gelip de ben hala yanına gelmemişsem adını aldığın tina turner'ı andıran o gür sesinle miyavlayıp beni yanına çağırdıktan sonra keyifle karnımın üstüne kıvrılıp yattığın anlardaki huzurlu halinle hatırlayacağım.
senin bir daha bu eve gelemeyecek olmanı algılayamıyorum. kazık kadar oldum ama aklım fikrim hala ölüm düşüncesi ile barışamadı. sanki ölmedin de senin için yazılan rol bu sezon sonuna kadardı ve sen yeni sezonda oynamayacaksın. rolün bitti ama sen sahne gerisinde beni bekliyormuşsun gibi geliyor. sana bir daha sıkı sıkı sarılamayacak olmak olacak iş değil.
can kızım ben senden razıyım umarım sen de benden razısındır....görüşünceye kadar gökkuşağının öte yakasında pamuklarda yatasın.
*tina'ya ağıt




