24 Mayıs 2015 Pazar

alaplı'nın üstünden karga geçiyor*

Haftalar hatta aylar öncesinden kararlaştırmıştık; 'Bu sene Ereğli'ye okulun mezunlar gününe katılınacak.' Her sene konuşulan bu plan, bu sene lafta kalmadı daha doğrusu kalamadı çünkü biz ilk mezunların mezuniyetinin yirminci senesiydi bu sene. Mezunlar derneğinin gönderdiği mailde biz yirminci yıl mezunları için özel bir programın yapılacağı ve bizim için çeşitli hediyelerin olacağıydı. Eh dernek o kadar çalışınca hele de yirminci yıl olunca bize yol gözüktü. Nerde kalınacak, ne giyilecek, ne yenecek gibi bir sürü plan program yapıldı ve geçen cumartesi sabahı erkenden altıncı sınıftan beri tanıdığım bu demektir ki yirmiyedi senelik arkadaşım A.'yı da alarak yollara düştük.
Geçen hafta başından beri içim heyecandan pır pır ediyordu. En son 99'da Ereğli'ye gitmiş, o zamandan bu zamana kadar da gitmek için hiç fırsat yaratamamıştım. Halbuki ne kadar yakınmış. Tam ikibuçuk saatte Ereğli'ye vardık. Düzce'ye sapmadan önce Ereğli yönünü gösteren tabelayı görünce, yıllarca gerçek evimden uzaktan bir tatil yapıyormuşum da geri dönüyormuşum hissine kapıldım.

                        
Yolda değişen tek şey meşhur Karadeniz otoyolu için açılan dokuz adet tüneldi. Yıllarca etrafını dolaştığımız dağların delinmesi bizi hayretten hayrete düşürüp, her tünelden geçtiğimizde A.'cım ile benim bıkmadan yaptığımız; "aaaaaa, dağı delmişler! aaaaa, denizi göremiyoruz! aaaaa ne kadar uzun tünel! aaaaa ne gerek vardı canım bu tünellere!" konulu bitmek bilmez yorumlarımızdan bıkan kardeşimin, bir ara kendini tünelin derin dehlizlerine atacağını sandıysam da korktuğum başıma gelmedi.
Heyecan ve sevinçten çarpan kalplerimize, açlıktan guruldayan karınlarımızın sesi eklenince soluğu, biz orada yaşarken pek düzenlenmeyen ama şimdi çok keyifli deniz kenarı kafelerinin olduğu Bozhane bölgesindeki bir kafede aldık. Deniz de bizi özlemiş olacak ki pek keyifliydi.

Kahvaltının ardından soluğu eski Bağlık dediğimiz bölgede aldık. Biz öğrenciyken, Bağlık restoranda arada öğlen yemeklerimizi yer, ardından sallana sallana okula giderdik. Ama asıl bizim için bu restoranın önemi, bahçesindeki minik süs havuzuydu. Okuldan çıkıldığında yeni flört etmeye başlayan çiftlerin, kavga edecek ve muhtemelen ayrılacak çiftlerin ya da canı sıkılan, eve gitmeden önce iki çift laf etmek isteyenlerin buluşma mekanıydı. Minik havuzun kenarındaki banklara oturur, ağaçların arasındaki bu görece gizli sığınakta, hem yokuşun aşağısından gelenleri izler hem de kimle oturuyorsanız onunla laflardınız. Cumartesi günü eski günleri yad etmeye bu havuzdan başladık ama ilk hayalkırıklığımızı da burada yaşadık. Eskilerin meşhur lafı, "eskiden dutluktu buralar yavrucum", bizim için tam tersine döndü ve kendimizi şöyle söylerken bulduk; "Eskiden burası havuzdu, yavrucum. Şimdi dutluk olmuş." Yıllar bizim minik havuzu yutmuş, havuzdan geriye bir sürü sarmaşık, ağaç ve bitki örtüsü kalmıştı. Kısacası, havuz anılarımızın üstü sarmaşıklarla kaplanmıştı.

Bu görüntüden biraz moralimiz bozulsa da enseyi karartmadık ve eskiden oturduğumuz evlerin yolunu tuttuk. Tabii dedikodu merdivenlerinde başladı yolculuğumuz.
Bu merdivenler bizim evlerimizin olduğu 48 Evler ve 52 Evler'e gider. A'cım, 48'lerde biz ise 52'lerde oturur, her gün okuldan eve giderken bu merdivenleri kullanır ve bu merdivenleri inerken o günün muhasebesini, önemli olaylarını tartışır, kaynatırdık. Bizim zamanımızda yan tarafı geniş bir yeşillikti, şimdi kocaman ağaçlar büyümüş. Yıllar sonra onlu yaşlarını bitirirken inmeyi bıraktığın o merdivenlerden otuzlarını bitiriyorken iniyor olmak, çok tuhaf geldi; "keşke hiç büyümesek, hep öyle kalsaydık" dedim kendi kendime. Bu merdivenlerden ileriye doğru yürüdüğümde oturduğumuz ev, bana hep oldukça uzak gelirdi. Meğer iki adımlık mesafeymiş. 100 metre bile yokmuş merdivenlerle ev arasında.

Herşey aynı kalmış. Sanki hiç zaman akmamış gibi bu sokakta. Sadece ben küçükken minnacık olan ağaçlar kocaman olmuş.
                                    

52 Evler TK 2 / 7.12....bütün çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği ev. Bu resmi çekerken annem balkondan bakacakmış, "aaaaaa, ne çabuk gelmişsiniz! Hadi sallanmayın dışarıda, içeriye gelin" diyecekmiş, babam da kırmızı Ford Escort'uyla sokağın başından dönecek, bizi görüp şaşıracak, arabadan inip koltuğunun altına minik el çantasını sıkıştıracak ve "kaçta geldiniz?" diye soracak sandım. Belki herşey bir rüyaydı, hiçbirşey değişmemişti, bütün yaşadığımı sandığım şeyler aslında benim kafamdan uydurduğum şeylerdi. Meğer biz hala annem, babam, kardeşim bu evde, hiçbirşey olmamış gibi yaşıyorduk. İçten içe böyle olmasını diledim. Fotoğraf çekiyormuş gibi yapıp, oyalandım durdum evin önünde. Hani olur da gerçekleşirdi dileğim. Gerçekten babam arabadan inerdi, annem balkondan bakardı. Ama olmadı. Evin önünde dikildim durdum ama gerçek olan tek şey bu köhnemiş evdi. İçim buruk, kafam allak bullak geri döndük, okuldaki mezunlar günü kutlamalarına katılmak için okula gittik.

Yirmi yıl sonra aynı kapıdan tekrar girdik. Bahçede bizden yıllar sonra bu okulun koridorlarını, sınıflarını, bahçesini dolduran kahkaları ile ortalığı inleten çocuklar vardı. Kırkbeş dakikalık nostalji gezimizden, kafamız şişmiş olarak döndük. Eeee yaş kemale erince yüksek volumlu müzik ve çocuk sesi bir yere kadar çekiliyor. "Hadi" dedik "sıcaktan boğazımız kurudu, ıslatalım". Çarşıya Yalı caddesi'nin yeni düzenlenmiş mekanlarında bulunan Engin Balık'ta, bira, kalamar ve patates kızartması eşliğinde arkadaşlığımızın şerefne kadeh kaldırdık.

Biraz hoş beşin ardından, saat tam sekizde mezunlar günü yemeğinde tam kadro olmasa da çekirdek kadro olarak buluştuk.

Mezunlar derneğinin ilk büyük organizasyonu olduğu için bilumum aksaklıklar olmadı değil. Mesela biz plaket alacağımızı beklerken boynumuza olimpiyat madalyasının çakmasını taktılar. Hava durumu göz önünde bulundurularak mekanın bahçesi kullanılmak istenmişti ama ses sistemi ve aydınlatma düşünülmemişti. Karanlıkta kör dövüşü yapar gibi aldık madalyalarımızı. Yemeğe eşlik etsin diye çağırılan şarkıcının da repertuarı bilumum damar şarkılardan oluşuyordu ama işin fenası şarkıcı, bu şarkıları sanki silah zoruyla zorla söylüyordu. Ama şimdi adamcağızın hakkını yememek lazım; bizim sınıfın en sevdiği şarkı; "Alaplı'nın üstünden karga geçiyor"u atlamadı.
Ertesi gün yine sabahın erken saatinde yola çıktığımızda mutlu, keyifli ama bir o kadar da hüzünlüydük. Biz fark etmeden yıllar akıp gitmiş, geriye kalan sadece hala dünmüş gibi hatırladığımız anılarımız ve aradan ne kadar süre geçerse geçsin eski canlılığını koruyabildiğimiz arkadaşlıklarımız olmuştu.

*Resimlerin bazıları A.'cığıma ait. Kendisi çocukluğumuzdan beri fotoğrafçılıkla ilgilenirdi, şimdi tanınan bir doğum fotoğrafçısı oldu. Resimler için ona buradan çok teşekkür ediyorum.  

21 Ocak 2014 Salı

kara dulun laneti

Yıllar yıllar önce Kuvay-i Milliye zamanı, Balıkesir'de çalışan ve yaşayan büyükbüyük dedeye "Kaç seni de alacaklar Kuvay-i Milliye'ye" demişler. Büyükbüyükdede'de Balya'ya kaçmış ve orada kendine yeni bir hayat kurmaya başlamış. Küçük kızıyla birlikte evinin odalarını kiralayan dul bir hanımın yanında kendine bir oda tutmuş, yeni bir işe girmiş. Gel zaman git zaman bu hanım ile aralarında bir münasebet başlamış. Kaynaklar bunun gerçek anlamda bir ilişki olmadığını sadece o dönemde o evde daha rahat kalabilmesi için aralarında nikah kıyıldığını -muhtemelen imam nikahı- söylüyorlar. Neyse nikah kıyılıyor, büyükbüyükdede ve zevcesi Balya'da mutlu mutlu yaşıyorlarken dedenin Balıkesir'e dönmesi gerekiyor.
Balıkesir'e dönüyor dede ve orada tekrardan kendine yeni bir hayat kuruyor. Bu sefer gerçek nikah, gerçek bir aile kuruyor ama Balya'dakileri unutmuyor. Hayatı boyunca eli hep onların üstünde oluyor. Eksiklerini gideriyor, masraflarını karşılıyor. Balya'dakilerden Balıkesir'dekilerin haberi var ama anladığım kadarıyla hiç karşılaşmıyorlar. Sonra büyükbüyükdede vefat ediyor, arkasından da Balya'daki hanım hastalanıyor. Balya'daki hanım ölmeden önce Balıkesir'dekilere haber gönderiyor; diyor ki "Haklarını helal etsinler". Ama artık kadınsı çekememezlikten mi yoksa yıllar sonra benim gibi meraklı torunların öğrenmesi istenmeyen başka olaylardan dolayı mıdır bilinmez Balıkesir'dekiler haklarını helal etmiyorlar ve Balya'daki ikinci ama aslında birinci hanım helallik alamadan ölüyor. Ve bizim ailenin laneti başlıyor.
Bu hikayeyi geçen sene anneannem ağzından kaçırdı, sonrasında da yarım yamalak anlattı. Anlatmadığı, eksik bir sürü parça var. Ama asıl can alıcı nokta, o hanıma helallik verilmemiş olması. Bence o hanım ölmeden önce Balıkesir'dekilerin yedi sülalesini lanetledi. Dedi ki: 'Beni mutlu etmediler, beni kabul etmediler, kocamı elimden aldılar, üstüne bir de helallik vermediler. Ahdım olsun ki bunların kadınları da erkekleri de evliliklerinde mutlu olamasınlar, gün yüzü göremesinler.'
Hikayeyi duyar duymaz benim aklıma gelen ilk şey lanetli olduğumuz oldu. Ailedeki evlilik seceresine baktığımızda bu lanet fikri hiçte olmayacak bir şey değil. Ailenin erkekleri olsun kadınları olsun  hepsinin ittir kaktır devam eden evlilikleri olmuş ya da oluyor. Kimi erken yaşta kocasını kaybetmiş kimi çoluk çocuk uğruna kocasına / karısına katlanıyor. Baktığında iyi gidiyor gibi gözüken evliliklerin ardından ne depremler gizli. Kısacası ailenin kadınları ve erkekleri, bir lanetin altında mutsuz evliliklerin veya ilişkilerin kölesi olmuş dünyadaki günlerini doldurmaya çalışıyorlar.
Bu lanet meselesini halletmek için ailenin hanımları olarak bir araya gelelim ve Balya'daki hanım için ya hatim indirtelim ya da o kadar uzun boylu değilse yasin okutalım ve haklarımızı helal edelim, belki işimize yarar diyorum ama başta anneannem olmak üzere herkes bana; 'hadi canım sen de!" diyor. Ama bilmiyorlar ki bu lanet en çok beni vuruyor.

14 Ocak 2014 Salı

uyuşukluk





Havadan mıdır yoksa okulda derslerin bitmesinden midir nedir üzerimde bir uyuşukluk var. İşim başımdan aşkınken yapmak istediğim bir sürü şey olur vakit darlığından yapamam. Şimdi nisbeten daha çok vaktim var ama ben de hal yok. Habire to do list'ler yapıyorum ama onlar bana bakıyor ben onlara bakıyorum. Ne biçim iş bu anlamadım. Sürekli bir erteleme haleti ruhiyesi. Yağmur yağsa da şu uyuşukluğu alıp götürse.



12 Ocak 2014 Pazar

bir bordo çorap uğruna ya rab!!

Her şey pek beğenerek aldığım bordo çoraplarımı kot eteğim ile giymek istemem ama o kot eteğe girememem ile başladı. Geçen sene giydiğim eteğin içine sığmak için epey bir uğraştım, onu yaptım bunu yaptım öyle yaptım böyle yaptım yok! O eteğin içine girmem, girsem de hareket etmem mümkün değil velev ki hareket ettim sürekli ayakta durmam gerekiyor. Kös kös içine girebildiğim pantalonlarıma geri döndüm ama aklım bordo çoraplarda kaldı.
Eh her şeyin üstüne yeni yıl da gelince; yeni yılın birinci ve en önemli kararı "tez beş kilo verile!" oldu!! Bu diyet miyet işleri ile ilişkim her zaman 'hı hı hı hı!! evet belki bir gün!!' şeklinde oldu. Bu yüzden Atkinsmiş, Dukanmış, Karataymış bana hep sokak ismi gibi geldi. Eh ilahi adalet işte, sonunda ben de fellik fellik nette diyet listeleri arar oldum. Bu konuda uzaman diyebileceğim bir arkadaşım bana şimdi adını vermeyeceğim bir diyeti söyledi. Aslında laf arasında söyledi ama ben onca laf içinden (kızsal bir refleksle) işime yarayanı çektim. Hemen netin karşısına geçip, diyetin her gün takip edilecek listelerine baktım. İlk hafta listesine bakıp kefiri, haşlanmış kepekli pirinci, mısır patlaklarını okuyunca; "hadi leyn!! ben bunu yaparsam iki saat içinde bayılırım, zaten kefiri ağzıma süremem!' diyerek sayfayı kapattım. Ama şeytan işte, dürttü yine beni. Ertesi gün tekrar açtım sayfayı, yazdırdım ilk hafta listesini, yaptım alışveriş listesini gittim Migros'a. Hayatta diyet miyet yapmadım ama işin raconunu biliyorum; "pazartesi diyete başlanır, salı bozulur!".
Pazartesi sabahı kafirle elmayı karıştırıp yemekle başladım diyet macerama. Kefiri daha önce kuzende içmiş daha doğrusu içme teşebbüsünde bulunup soluğu -çok pardon- tuvalette almıştım. Bu sefer "ya Allah bismillah" diyip nefesimi tuttum, açtım ağzımı yuttum elmalı kefiri. Artık Allah'ın diyet yapanlara lütfü müdür nedir bilmiyorum kefirin tadı o kadar iğrenç gelmedi. Kesin yarım saate acıkırım dedim ama iki saatte kadar hiç acıkmadım. İki saatte bir zaten ara öğün zamanı geliyor, o zaman da mısır patlaklarımı kemiriyorum. Öğlen yine elmalı kefir. Akşam kepekli pirinç, prebiyotik yoğurt o kadar. Bir hafta böyle gidecek. Evet, her zaman ki gibi teori ve pratik farklı oldu. Benim pazartesi başladığım rejim perşembe sekteye uğradı. Öğlen yediğim elmalı kefir yetmedi; "rejimde neymiş ayol!" diye kendim kendime isyan bayrağını açtı, koştura koştura okulun yemekhanesine gidip, bir güzel karnımı doyurdum. Ama bu sefer de aldı mı beni bir suçluluk duygusu. Sanki oruç bozdum. İçim içimi yedi. Ertesi gün, dedim ben ikinci hafta listesine başlayayım. Onda da sabah bir detoks içeceği var; içinde yok yok. Onun sapı bunun çöpü, her şeyi sekiz bardak suya maydonozla birlikte atıp, kaynatıyor, sonra da elma tarçın ve limon ekleyip, içiyorsun.
Bugün bu içeceği ve listeyi denediğim ilk gün. Diğerine göre daha kolay bir liste. Yine inanılmaz az yiyorsun ama hiç acıkmıyorsun. Habire de o suyu içiyorsun. İyi güzel de o içtiğin su seni -yine çok pardon- tuvaletten çıkarmıyor ki. İki saatte bir o sudan içip, yirmi dakika içinde koştura koştura tuvalet. Eğer bu detoks sıvılarının iddia ettiği gibi, sık tuvalete gitmek temizlenmekse şu an temizleniyorum. Birinci listesine dört gün dayanabildiğim bu diyetin ikinci listesine ne kadar dayanabileceğim belli değil. Yarın biraz sabote olacak bu diyet işi mecburen, o yüzden pazartesi ikinci listeye baştan başlayayım diyorum ama bir tarafım da "amaaan bırak bu gaydırı gubbak diyetleri, şu spor cdlerini düzenli yap, sen zaten aşırı bir şey yemiyorsun" diyor. Anlayacağınız içimde bir nevi cemaat hükümet kavgası var. İki hafta önce makarnaları, pideleri, lahmacunları, çikolataları, nesfitleri götürürken her şey iyiydi. Şimdi bir bordo çorap uğruna ya rab! sanırım bünyede ne tahribatlar oluşacak!!!

30 Aralık 2013 Pazartesi

nereye kadar

Geçen gün pazar kahvaltısını hazırlarken, annemlerle yıllar öncesi birlikte geçirdiğimiz pazarlara gitti aklım. Harika pazarlar mıydı? Yoooo..... Lojmanın ne küçük ne büyük mutfağındaki masamızda ettiğimiz zeytinli peynirli reçelli klasik kahvaltıdan sonra annemin çamaşır telaşına düştüğü, babamın koltuğunda klasik pazar kestirmeleri pozisyonu aldığı, benim ve kardeşimin eğer ödev yoksa pazar sinemasını izlemek için televizyonun karşısına geçtiğimiz, aslında hepimizin sıkıntıdan patlamak üzere olduğumuz sıradan pazarlardı onlar. Ne var ki o zamanlar hiçbir cazibesi olmasa da şimdi geriye dönüp bakınca aslında sırf bir arada olduğumuz için bile özlenebilir bu günler ya da sadece bir çocuk olduğum için bile özleyemeye hakkım var o günleri.
Bana o günleri hiç özlemediğim kadar özleten, bu hissi tetikleyen sanırım şu son on beş gün de yaşadıklarımız. Olaylar patlak verdiğinden beri okuduklarımız, duyduklarımız o kadar mide bulandırıcı ki, artık daha fazlası ile ilgili tek kelime duymak istemiyorum. Kendimi son derece aptal, kandırılmış ve cebimdeki bütün para çalınmış gibi hissediyorum. Artık ne yaparsam yapayım, onlar için çalışıyor olacağım. Ben iki kuruşu bir araya getirmek için okuldaki mesaim kadarını okul dışında da yaparken birileri onun parasını bunun parasını kolaydan cebe atıveriyormuş.
Ben yine fena halde eskiye dönmek istiyorum. Yine annemle babamın küçük kızı olmak, kira derdiymiş, kredi kartıymış, akşam yemeğinde ne yenilecekmiş, faturaların son günüymüş gibi dertlerim olmasın istiyorum. Tek derdimin; "dizideki kızla oğlan kavuşacak mı, annem kerevizi yine patates ile karıştırıp biz yutturmaya çalışacak mı?  alçak hoca test değil de klasik zordu, yazmaktan ellerim acıyo vs." olsun istiyorum. Etrafımda olan bitenin hiç farkında olmak istemiyorum. Bu yeni yılın mucizevi bir şekilde beni geriye götürmesidir tüm dileğim, başka da bir şey istemem.
Buralara çokça uğramadığım bir sene oldu 2013. Kendimi sevgilisine ihanet eden biri gibi hissediyorum ama gerçekten çok tatsızdı bu sene. Hiçbir şeye yetişemedim, canım hiçbirşey yapmak istemedi. Üzerime ölü toprağı atılmış gibi bir seneydi. Bitsin gitsin biran önce.
Yeni yıldan da öyle çok büyük beklentilerim yok, belki bu yüzden bu yeni sene de böyle bir garip geçecek. O yüzden bir şey dilemiyorum ama hala benim şu iki satır tıkırdattıklarımı okuyanlar varsa, onlara çok mutlu olmalarını diliyorum. Her ne kadar etrafımızda olumsuzluklar olsa da hep mutlu olun. Ben olamadım bari siz mutlu olun.

21 Kasım 2013 Perşembe

tozunu alalım

Çok uzun zamandır yazmıyorum. Tek neden koşuşturmaca. Ev okul özel dersler üçgeninde Haiyan kasırgasına tutulmuş Filipinler gibiyim. Bugüne not olsun diye olan bitenden aklıma gelenler bunlar:

*Bayram öncesi yıllardır uzun olan saçlarını kısacık kestirdim. Bayram için herkes danaya girdi, ben saça girdim; annemin birebir kopyası oldum çıktım. Bayram da ziyarete gelen annem ile girdiğimiz mağazaların çalışanları "kardeş misiniz?" diyip durdular. Be hey şaşkınlar! anneme iltifat ederken bana da ufaktan dokundurdular haberleri yok.

*Her sabah işe giderken ve akşam dönerken arabanın radyosunda tek kanal açık; açık radyo. İnsan bu radyodaki programları dinledikçe birçok farklı konu hakkında bilgileniyor. Özellikle sabah Açık Gazete de Ömer Madra ve Murat Can Tonbil'in yapmış olduğu  iklim değişikliği ve çevre konularındaki haberleri dinleyince arabadan iner inmez bileklerimi kesip elbirliği ile mahvettiğimiz dünya üzerindeki tüm canlıların yok oluşunu görmektense biran önce bu dünyayı terk-i diyar etmek için içimde dayanılmaz bir istek duysam da bu radyoyu dinlemeyi seviyorum.

*Beş senedir otoparkta yan bloğun kapıcısı ile baktığımız kedimiz Pamuk öldü. Çok yaşlanmıştı ve dişlerinde olan problemler yüzünden yemek yiyemiyordu. Islak mamalarla beslemeye çalıştım ama son iki haftadır bizim bahçeyi terk etmiş, ortalıkta gözükmüyordu. Hiç aklıma gelmedi; kediler öleceklerini anlayınca ortadan kaybolurlar. Kapıcı güç bela onu bulup veterinere götürdü ama fayda etmedi, kaybettik. Daha önce onun o kadar zayıfladığını görüp ben götürmeliydim ama bir türlü vakit ayırıp götüremedim. Şimdi bahçe onsuz çok boş. Her gün arabaya yürürken bir yerlerden çıkıverecekmiş gibi geliyor, içim acıyor.

*Şu siyaset arenasında olan bitene akıl sır erdirmek mümkün değil. Akşamları yapılan oturumları dinliyorum ya da atılan tibitleri okuyorum, saçımı başımı yoluyorum. Ne kadar kolay her şeyi kendilerine malzeme haline dönüştürebiliyorlar. Son örnek Ahmet Kaya. O zamanlar hakikaten şimdinin muktedirleri nerelerdeydiler? Utanmadan "Ah!!! O da burada olsaydı keşke!" denilebiliyor. hayret ki ne hayret. İnsanın içini şişiriyorlar.

*Spora falan gittiğim yok. Canım da istemiyor. Şimdilik itinayla kilo almaya devam ediyorum. Hedefim çok şişman olmak. O kadar.

*Hayatımda ilk defa yazdığım bir yazı bir dergide yayımlandı. O kadar mutlu oldum ki Nobel alsam anca bu kadar sevinirdim. Görmemişin yazısı yayınlanmış tutmuş abartmış işte. Vakit ayırabilsem de bir tane daha yazsam, belki onu da yayınlarlar.

*Loto almaya devam. Yollarda habire bozuk para bulup duruyorum. Hani şu 'Meleklerle Yaşamak' kitabında "yolda bozuk para bulmak evrenden size bereket yağacağına işarettir" diyor ya, ben de habire bu bozukları topluyorum, evde bir sürü para oldu. Sanırım evrenin kastettiği bereket durumu bu; yoksa bana loto numaralarını falan göndermeyecek. Emekliliğine yıllar yıllar kalmış olan züğürdün tesellisi de böyle oluyor.

*Sosyal medyada herkes yılbaşı hazırlıklarına başladı. Daha ben IKEA'ya gidemedim. Çoktan yılbaşı süsleri kapılmıştır. Ağacı da erkenden kurmalı da yılbaşı havasına girmeli. Yahu bu yıllar neden bu kadar hızlı geçiyor. Daha yeni başladı 2013, 2014'e ne oluyor, bu kadar çabuk geliyor. Bu sene kendime söz; daha düzenli günlük ve blog yazacağım.
 

17 Ekim 2013 Perşembe

şiştim

Bayram mayram bıktım vallahi. Şiştim, canım sıkkın. Dağ başına taşınmak ve kimseyi görmek istemiyorum. Bayram da neymiş.