5 Temmuz 2010 Pazartesi

tatil durağı no.2

Bu yazı aslında birkaç gün önce yazılacaktı ama bugünlerde kafam o kadar meşgul, o kadar çok şeyi aynı anda düşünüyor ve bir çözüm bulmaya çalışıyorum ki korkarım beynim patlayacak yakında. Neye üzüleceğimi neye sevineceğimi şaşırdım. Kapıcının kızını kaçırmışlar, Simon aniden dermansız bir hastalığın pençesine düşmüş bunlara mı üzüleyim yoksa veterinerde bakıma verdiğim için mali durumumu felç eden öksüz kediciklere ev bulamadım, daha fazla veterinerde bakamayacağım için iki ay bende arka balkonda kalacaklar ve bu durumu hem evdeki kedilerden hem de evin beyinden saklamam hadi saklamak demeyelim de onların normal rutinlerinin bozulmamasını sağlamam lazım kendi halime mi üzüleyim yoksa geldi gelecek diye günlerdir beklediğimiz Ekin bebeğin heyecanına kapılıp herşeyi unutayım mı? Ayyy bilmiyorum valla...Beynim uyuştu...Bu yazıyı bitirip hemen uyuyacağım. Aslında günlerce aylarca uyumak ve ben uyandığımda bütün işler hallolmuş olsun istiyorum. Ne güzel olur. Neyse tatili düşünmek bile iyi gelir belki.
Tatilimizin ikinci durağı Ayvalık'tı. Aslında Cunda desem daha doğru olur zira Ayvalık'ın içinden sadece arabayla geçtik Cunda'ya giderken. Biz de herkes gibi Cunda turuna önce balık yemekle başladık. Bay Nihat'a gittik önce. Sadece mezelerini tattık ve yine öyle pek ahım şahım şeylerle karşılaşmadık ne yazık ki. Bildiğimiz normal mezelerdi yediklerimiz. Ardından Taş Kahve'de kahvelerimizi höpürdetirken geleni geçeni kestik.
Tabii yaz gezilerinin olmazsa olmazı dondurma burda da yendi, test edildi onaylandı. Böğürtlenler, bize dondurmayı satan çocuğun ninesinin bahçesindenmiş!!! Bir de soğuk bir espri yaptı sevgiliye. "Abi geçen senede sen burda değil miydin? Gözlüğünden tanıdım bir de yanında sarışın bir abla vardı!" dedi. Artık beni mi denedi yoksa o gün kendini bayat espri konusunda çok mu formda hissediyordu bilemiyorum. ama dondurması fena değildi. Haaa bir de gezinirken Fenerbahçe'nin anlamsız kalecisi Volkan'ı gördük. Sanırsın Hollywood starı. Bir kasıntı bir kasıntı. Ama Allah için isteyen herkesle fotoğraf çektirdi.
Sonra Cunda sokaklarında dolaşırken hayalimdeki pastacıyı buldum. Pastalarına değil ama dükkana bayıldım. Şimdi dürüst olmam lazım sakızlı kurabiyeleri güzeldi, denemek lazım.  
Dönüş yolunda tepede gördüğümüz değirmene uğradık. Bu değirmen aslında Agios Yannis kilisesininmiş. Patrik Teodosios zamanında İstanbul'daki Fener Rum Patrikhanesi'ne bağlanmış. Ama günümüze sadece şapeli ve değirmeni kalmış. Bir de bu şapelin kitaplığı varmış. 1924 yılında yaşanan zorunlu göç sonrasında zamanla tahri polan bu kilise ve değirmeni, Rahmi Koç restore ettirmiş ve ilerleyen yaşı nedeniyle göz sağlığı bozulan "Göremediğime değil, okuyamadığıma üzülüyorum" diyen emekli Büyükelçi Necdet Kent ve eşi Sevim Kent'in adları verilmiş. Necdet Kent, Muhtar Kent'in babası. Muhtar Kent, babası ölünce kalan kitaplarını bu kitaplığa bağışlamış. Cunda'nın limanına tepeden bakıp enfes bir adalar ve Ayvalık  manzarasına karşı şarabınızı yudumlayabileceğiniz sade ama şık bir mekan burası. Tavsiye ederim.



İşte şimdi bana böyle gamsız tasasız bir kedi uykusu

ve böyle terliğimi ayağımın ucunda sallatacak Egeli rehaveti lazım.

3 yorum:

minik dedi ki...

Geçen sene tam da bu vakitler bizde Cundadaydık....Tadı damağımızda ama ben asıl kapıcının kızında takılı kaldım nasıl yani?

EKMEKCİKIZ dedi ki...

Son cümlene kesin katılıyorum ve ben de "yine" ondan istiyorum.
Yetmedi bana tatil!
:))

Aylin dedi ki...

offf keşke şuan bende buralarda olabilsem o kadar çok ihticaım varki anlatamam.Çok sağol sayende gitmiş kadar oldum