23 Kasım 2009 Pazartesi

var mı için(m)izde cesaretli biri?


Bir haftasonu daha bitti, yeni bir hafta daha başladı ama bir mucize olsa da bu haftanın bayrama denk gelen günlerini daha doğrusu bu bayramı takvimden siliversek. Hala sorgulamadan, doğru olup olmadığını bilmeden, körü körüne başka canlıları boğazlıyoruz ve hayvanseverler olarak elimizden birşey gelmiyor. Eminim bu sene de her sene olduğu gibi birçok hayvancağız vicdansız katiller (katil demekte hiç sakınca görmüyorum çünkü anlamsız bir sebepten dolayı, hiç suçu olmayan bir canlının, yardım dileyen, çaresiz gözlerine bakarak canını alan kşilere başka ne denir bilmiyorum), yaka paça yere yıktıkları canlıları katledecekler. İşin kötüsü matahmış gibi de bunu çocuklarına seyrettirip, can almanın ne kadar olağan olduğunu bir şekilde onların akıllarına kazıyacaklar.

Geçen gün televizyonda seyrettim; muhabir, dini bilmem ne müdürüne "Efendim, bu bayram kurban kesmek yerine, bir fakire ya da yardıma muhtaç olanlara yardım da bulunsak nasıl olur?" diye sordu. Amcam ne dese beğenirsiniz? "Olmaz, bu sadakaya girer. Kurban kesmeniz gerekir"dedi. Oldu mu şimdi? İlla bir canlını kanını akıtıcan. Ne diye? Dinen farz. Kim koydu bu kuralı kardeşim? Bilen yok. Kitapta öyle yazıyor. Bence eğer bir dinde, başka bir canlının, işkence çektire çektire canını almaya onay varsa durup biraz düşünmek gerekiyor.

Etrafımızda yardıma muhtaç birilerine yardım etmek, ihtiyaçlarını gidermek, neden sadece bu bayram günlerine denk getiriliyor ya da kurban keserek sevap kazanacağını düşünmek, günahlarından arınacağını sanmak nasıl bir kendini bilmezliktir. Bazı tipler için 361 gün (ha birde Ramazan var, bu tipler 30 ramazan dini bütün olur, ramazan biter, her haltı yerler.) daha doğrusu 330 gün her yol mübahtır, bu dini günlerde aslan kesilirler. İşte bu mallar yüzünden yine binlerce dana, koyun, keçi, deve acı içinde ölecek. Yine biz birkaç gün televizyona, gazeteye bakamayacağız.

Aslında bu biz hayvanseverim diye geçinenlerin de büyük kabahati ve daha doğrusu ayıbı. Niye yıllardır biraraya gelip bu vahşete karşı birşeyler yapamadık. Televizyona gazeteye bakmayarak sadece kendimizi kandırıyor ve bu vahşeti görmezden geliyoruz. Bu görmezden gelme ya da ah vah etme bir işe yarayacak mı ? Yaradı mı şimdiye kadar? yok anca konuşuruz biz işte böyle. Kim etrafındaki kurbanlıkların ipini çözecek ya da büyük alışveriş merkezlerinin otoparklarını basıp kurbanlıkları kaçıracak kadar cesur?

Duyamadım...ne dediniz?

19 Kasım 2009 Perşembe

süper fm'le coş


Nerden geldiler bilmem ama geldikleri gibi de gittiler. Öööle televizyonun karşısında otururken, bunalmakla bunalmamak arasında gidip gelirken, içimdeki kötümser, gıcık, uyuz ses avaz avaz bağırırken ve de mülayim, rahat, herşeyi oluruna bırakmış, "zamanı gelince olur" diye yaşayıp giden içimdeki diğer ses onu susturmaya çalışırken, bir baktım gitmişler. şöle bir yokladım kendimi, yok ne bir gözyaşı ne bir sinir. Yoklar, tası tarağı toplayıp gitmişler. Hayır bilsem ne zaman gelecekler, "evde yokuz. daha sonra gelin" diyeceğim ama bunların gelişinin ne günü ne saati belli. Birden çıkıveriyorlar ortaya. Kutudan fırlayan kukla (çok sevimsizdirler, hiç sevmem. Sanırım korkuyorum onlardan) gibi.
Bir rahatladım bir rahatladım ki bu kadar olur. "amaaaan" dedim. "Süper fm'le çoş".

17 Kasım 2009 Salı

kgd'nın mı? keşke...


Birkaç gündür arızaya bağlamış, terör estirmekteydim. Sebebi hem yoktu hem çoktu. Herşey üstüme üstüme geldi, battı, canımı yaktı, ağlattı. Son iki gündür ağladım hem de çok ağladım. Suratsız suratsız işe gittim, iştekiler battı, birşey diyemedim onlara, içime attım, boş boş yüzlerine baktım. Boş boş baktığımı biliyordum ve bu yüzden daha da boş baktım. Yani bilinçli bir boş bakma haliydi bu (Bazen öğrenciler yanlış cevap verdiğinde böyle boş boş bakarım. Bir süre böyle karşılıklı boş boş bakışırız. Birimizi sıkılıp, vazgeçinceye kadar devam eder bu.).

"Koy götüne dünyanın" diye içimde dolaşan serseri kaç gündür uğramıyordu bana. Biraz önce geldi. Dedi ki "Koy götüne dünyanın, herşey oluruna varır. Zamanı gelince olur herşey. Kasma, sakin ol, vardır bir hayır". Dedim ki "peki, bir de seni dinleyelim bakalım, ne olacak". Sakinleştim sanki ama yine de beni bir yere koysalar ve orada unutsalar ya da ben gitsem buralardan, kafamdaki bütün anıları, istekleri, keşkeleri, pişmanlıkları, tanıdıklarımı, tanımadıklarımı, bildiğim herşeyi ve bilmediğim herşeyi kısacası beni bir yerde bıraksam, herşeye sıfırdan başlasam, gitsem yok olsam. Var mı böyle birşey...

15 Kasım 2009 Pazar

kuzguncuk




Cuma günü gözüm saatte, bu haftada biran önce bitse de spora gitsem sonra da caddede aylak aylak gezinsem belki güzel bir kahve çanta, kahve ayakkabı ve kemer alırım diye planlar yaparken, telefonum çaldı. Arayan P. idi. Uzun bir süre önce mecburiyetten İstanbul'dan ayrılan P'cim ve iki bebişi, sorunları halledip tekrar kürkçü dükkanına, İstanbul'a geri dönmüşler, beni arıyorlardı. Biliyordum geleceklerini ama ondan haber bekliyordum, haber verir de taşınırken yardım ederim diye ama bir şekilde olmamış işte. Neyse Cuma günü benim planlar yattı, koşa koşa Kuzguncuk'a gittim. Limonluk kafede buluştuk. P. bebişi L.,T., N. ve S. hepsi oradaydılar. Öpüştük, sarılıştık, uzun süre kaynattık. Bebişi mıncıkladım, uyuyuncaya kadar. İki sene öncesinin çok eğlenceli bir gecesinden bahsettik. Ben unutmuşum. Benim minik Corsa'ya sıkış tepiş binip, karşıda, bir tiyatro oyununu seyretmeye gidişimizi, oyunun sıkıcılığı ile bizi son derece bunaltıp, çıkınca da bu bunalma sonucu abuk subuk bir muhabbete dalıp, Saray muhallebicisinde gecenin köründe aşure, sütlaç, kazandibi vs.'yi götürmemizi, benim araba kullanışımla geçilen dalgaları vs. herşeyi tekrar hatırladık. Bütün bu olan bitene iki sene sonra yine gülmeyi başarabildik. Onlarla olmanın en rahat tarafı da bu sanki zaman durmuşta bütün olanlar dünmüş gibi herşey kaldığı yerden devam edebiliyor. Ne afra ne tafra.
Sizin hiç ruhunuzun son derece huzurlu olduğu ve ne zaman gitseniz işte ben burda yaşamalıyım dediğiniz bir yer var mı bilmem ama Kuzguncuk benim ruhumun huzur bulduğu, sakinleştiği bir yer. Neden bilmiyorum ama ne zaman gitsem ait olduğum bir yere gelmişim gibi hissediyorum.
Eski dostlar, sevilen bir yer haftasonu için güzel bir başlangıç oldu.
Resimler netten. Sevgilim fotoğraf makinasına el koyduğu için bu sefer kopya çektim.

bu kedi köpürüyor




Sabahları nasıl uyandırılmak istersiniz? Bir öpücükle, bir sarılışla, bir dokunuşla...Seçin birini. Ben bunların hepsi yapılarak uyandırılmak isteyen biriyim. Çalar saatin uyuz sesi yerine sevdiğim birinin sesi, dokunuşu ya da sarılışı benim için güne başlamanın en güzel yoludur.
Bu sabahta heyecanlı bir rüyanın peşinde, rüyalar aleminde sekip dururken, hangi ara kalktığından haberim olmayan sevgilim insanın "Uyan, uyan, bu kedi köpürüyor!", nidası, çığlığı, ünlemi ile uyandım. Tek gözümü açtım "Hım, ne, nerdeyim, saat kaç, işe mi geç kaldım, kedi mi, ne kedisi, köpürüyo mu?" diye ayılmaya çalışıp, olaya mümkünse dahil olmamayı becerip, tekrar rüyamın peşine takılmayı planlıyorken, beynim çoktan sinyali almış, "Köpüren kedi var,uyan!" diye alarmlar çalmaya başlamıştı bile.
Zınk diye kalkıp, olaya el koydum. Akşamın bir vakti yatağa gelip ayak ucumuza kurulan Kara Kızımın ağzından salyası akmaktaydı. Kendisi ile aramda genelde mesafeli bir ilişki vardır ama uzun bir süredir sabahları bana karşı koyamamakta ve kendisini güzel güzel sevdirmekte, hatta kucağımda uzun uzun tutup, öpüp koklamama izin vermektedir(teydi desem daha iyi olacak). Önce nezle olduğunu düşündüm çünkü akşamın ayazında balkon duvarına çıkmak sureti ile yan balkonu dikizleme huyundan vazgeçmiyor hala (Rüzgar deli gibi esiyor ama benimkisi yele dönmüş yüzünü etrafı kolaçan etmekte. ) Bu yüzden dedim "bu kesin yel aldı". Geçer bir iki güne diyip, oralı olmadım. Ama bünye rahatsız tabii. Kahvaltıyı hazırlarken her beş dakikada bir gidip gidip hayvanın suratına bakmaya başladım. Sabahtan daha kötü bir şekilde, sümüklü çocukların burunlarının ucundan sallanan ve onlar kafalarını salladıklarında, sallanan kafanın ritmi ile uyumlu bir şekilde hareket eden saydam sümükler gibi benim Kara kızın ağzının kenarlarından da o şekilde salyalar akmakta ve orasına burasına bulaşmaktaydı. Durum vahimdi anlaşılan. Hemen veterinere bir telefon edilerek olaya el koydum. Veterinerimiz sevgili H. önce zehirlenmeden şüphelendi, "bir iki saat durumuna bak, ben kliniğe gelince, Kara'yı bana getir bir bakayım" dedi.
Kara'yı veterinere götürmek, öyle ha diyince yapılacak bir iş değildir. Bir kaç gün öncesinden sıkı plan program ve hazırlık yapmayı gerektirir. Taktik çalışması yapmak, yardım edecek kişileri bulmak vs. kısacası Kara'nın veterinere gidişi kanlıdır, acılıdır, insanı yıpratır. Ama bugün durum gerçekten ciddi gözükmekteydi ve acil bir Bond planının uygulamaya konulması gerekiyordu.
Benim kedilerim hiçte aptal değildir. Sabahtan beri gidip gidip suratına bakmamdan Kara, ortada yamuk bir durumun olduğundan şüphelendi ve üstüne benim erkenden ortaya çıkardığım o sevimsiz taşıma kutusunu görünce, kendisinde çanlar çalmaya başladı. Kenara,köşeye, bulduğu kuytu neresi varsa oralara kaçmaya başladı. Hatta en sevdiği yer olan cam içine çıkınca, yakalamak için hamlede bulundum ama o tiz sesi ve hayin arka ayakları sayesinde hemen olay mahallinden toz oldu. Ben kara kara ne yapacağımı düşünürken, sevgili Sndrfknella'cım kahveye geldi. Onunla biraz hoş beş ettikten sonra ortaklaşa bir Bond planı hazırladık. Bu plana göre ben Kara'yı tutunca Sndrfknella'yı çağırıcam o da hemen kutuyu getirecek, Kara'yı içine atıp veterinerin yolunu tutacağız. Sonuçta Kara'yı tuttum, kutuya attım ama ben bunları yapıncaya kadar o, üstüme bir güzel işedi. Ama üstüm başım çişli mişli aldırmadan veterinere koştuk.
Kara, kutunun içinde çığlık çığlığa. Veteriner H. geldi, binbir güçlükle ağzını muayene etti ve sorunun, oluşma nedeni bilinmeyen bir tür virütik bir hastalık olduğuna karar verdi. Kara'nın ağzının yanlarında bir tür alerjik bir üreme olduğunu, bunun boğazlarına indiğini ve yutkunmasını engellediği için salyalarını yutamadığını buldu. İki tane iğne çaktı benim kıza ve eve döndük.
Eve geldik ama Kara ile ilişkimiz mahvoldu sanırım. Bütün güvenini yıktım. Onu veterinerde sıkı sıkı tuttuğum, ağzının açılmasına izin verdiğim için bana fena halde posta koymakta ve ben bunları yazarken de hala birşey yememiş ve salondaki sehpanın altından bana kırgın,kızgın bakışlar atmakta. Aramız nasıl düzelecek bilmiyorum. İşin kötüsü yarın öbür gün onu sürekli takip etmem gerekiyor ve eğer durumda bir değişiklik yoksa aynı şeyi bir daha yapmamız gerekecek. Artık bir daha hiç bana bakmaz hatun.
Bu gibi durumlarda keşke konuşabilselerdi diye düşünüyorum. O zaman derdim "bak kızım, korkma ben yanındayım, ben dostum, düşman değil". Ama madem konuşamıyorlar bizde şimdilik bekliyoruz bakalım.

12 Kasım 2009 Perşembe

temşek hareketlerde bulunmayın muzmalarım


Başlığımı anladınız mı? Anladıysanız, ben farkına varmadan Balıkesir'ce giderek yaygınlaşmakta demektir. Bir süre önce konuşurken kullandığım bazı sözcüklerin ve kelime gruplarının karşımdaki kişiler tarafından anlaşılmadığını, ben bunları söylediğim zaman gözlerinin soru işareti şeklinde bakmaya başladığını ve sanki anlamışlar gibi "hımmmm" ya da "hı hı" dediklerini ama söylediğim şeyleri hiç anlamadıklarını farkettim.

Farklı kelimeler kullandığımı bana ilk farkettiren sevgilim oldu. Bir gün bana olan sevgisini on iki yaşında çocuklar gibi göstermeye kalkınca benim içimdeki Recep İvedik (aaa bak bu başka bir yazı konusu, içimdeki adamlar; unutmamalı, yazmalı) uyandı ve "Hop, bırak bu temşek hareketleri" dedim bana soru işareti, soru işareti baktı. "Yani bırak bu çocukça hareketleri" dedim.

Bir günde sevgili Sndrfknella'cım ile dükkanları avare avare dolaşıyorduk, bir yere girdik, hiçbir şey yok "Hadi, çıkalım hiç can sevcek birşey yok "dedim. "Hı hı" dedi ama anladım ne dediğimi anlamadı. "Yani" dedim. "Almaya değer birşey yok."


Eğer ilgilenirseniz diye işte size Balıkesirce:

- yufkaları didmiş: yufkaları minik minik parçalara ayırmış.

- muzmalamak: azarlamak.

- sırlan: çok düzenli, derli toplu.

- şakada şukada: muşakka

- cimil cimil: hani ayağınız uyuşur ya tekrar hareket ettirdiğinizde birşeyler olur işte o hisin adı.

- çipil çipil: sarı sarı, renksiz

- can sevcek: çok beğenilen, istenilen
- parça pinçik: paramparça etmek, didiklemek
- pasakül: pasaklı, bakımsız
- hoylatmak: yerinden oynatmak


Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Aklıma geldikçe ve konuşurken kullandıklarımı farkettikçe bu listeyi uzatacağım.

11 Kasım 2009 Çarşamba

to be or not to be


Biraz önce Enke'nin haberini okuyunca intihar düşüncesi yeniden düştü aklıma. İntihar düşüncesi herkes de var mıdır bilmem ama ben sık sık bu şekilde hayatımı sonlandırmayı düşünürüm. Hele bu aralar hayat bana bu kadar ağır gelirken, intihar iyi bir seçenek gibi gözüküyor. Bu yüzden intihar şekillerini bile gözden geçirdim.


Madde 1: Hap içmek
Hangi hap ne kadar hızlı öldürür bilmiyorum. O kadar hap içip, oturup ölmeyi beklemem, sürekli "şimdi mi? şimdi mi?" düşüncesi ile geçmez o dakikalar. Bu yüzden hap içip intihar etmek seçeneğini siliyorum.


Madde 2: Bir yerden atlamak
Kendimi bir yerden atayım desem ya yarı yolda vazgeçersem ya da ölmez, yaralanır, sakat kalırsam. Becerip ölürsem, pişmanlık içinde ölürüm. Yok ölmez sakat kalırsam ya sevgilinin ya da annenin başına dert olurum. En iyisi bunu da elemek.


Madde 3: Trenin, arabanın önüne atlamak
Bir önceki madde ile aynı, riskli bir seçenek. Otomatikman eleniyor. Hem o kadar acı içinde ölmek istemem. Bir de ölünce cesedim yakışıklı olsun. Şimdi tren çarpınca zaten profilim bozuk iyice façayı bozmayalım.


Madde 4: Siyanür içmek
Öncelikle siyanürü nerden bulucam? Hadi buldum diyelim, nasıl içicem. Ben "nasıl yakıcak şimdi bu her yerimi" diye düşünür yine yarı yolda vazgeçerim, olmaz.


Madde 5: Kendini asmak
Kendimi asmak vs. gibi yöntemleri de otomatikman eliyorum. Beceremem ben öyle şeyleri.


Sonuç:
Görünen o ki ben intihar falan edemem ya da böyle birşeyi gerçekleştirecek kadar henüz gözüm dönmüş değil. En iyisi koy götüne şu yalan dünyanın...