Wednesday, September 10, 2008

Daha biraz önce yazdı ne zaman sonbahar geldi ?

Eskiden küçücük bir kız çocuğu iken günler, aylar, haftalar geçmek bilmezdi. Yaz tatili o kadar uzun gelirdi ki okulu özler, evin içinde sıkılırdım ya da yaşgünüm bir türlü gelmek bilmezdi. Oysa şimdi bir bakıyorum pazartesi sonra hop cuma olmuş. Artık dört gözle beklediğim yaz tatilleri kuş kadar olmuş, göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor. Zaman koşturuyor... ben aynaya bakıyorum hala aynı ben. Bu işte bir tuhaflık var. Artık zamanın geçtiğini, hem de pek fena geçtiğini aynalardan değil de evlenen arkadaşlarımın çoluk çocuğa hatta birden fazla çocuğa karışmasından veya daha kısa bir süre önce ( bana öyle gelen kısa bir süre önce ) kucağıma aldığım kırmızı suratlı minik bebişin okula başlamasını gördüğümde anlayabiliyorum.
Hayat bir yerlerde devam ediyor ve ben pek fena dışında kalmış hissediyorum kendimi. Koskoca 32 sene de ne yaptım diye bakınca koskoca bir "HİÇ" kafamın içinde yanıp sönüyor. Ama çabaladıkça daha da derine batıyormuşum gibi geliyor. Büyümek buysa, hayat buysa ben korktum bundan.

Tuesday, July 29, 2008

I'm home again...

Günlük hayhuyun içinde kaybolmak....Yazmaya vakit ayıramamak ya da sitenilen vakti ayıramamak pek fena... Ama artık söz, buraya daha fazla vakit ayıracağım.

Friday, January 18, 2008

Godot'yu beklerken

Her yeni ilişki insana birşeyler öğretiyor; bir insanda neler aradığını ya da aramadığını, biri ilişkide neler beklediğini ya da beklemediğini daha iyi görüyorsun. Ama en önemlisi bir yaştan sonra birşeyleri daha iyi görebiliyorsun. Karşındaki insanı daha doğru değerlendirebiliyorsun. Şimdi yeni bir ilişkim var; iki ay on günlük... Ne hissediyorum; iyi bir insan, bana değer veriyor, beraber birşeyler yapmaktan hoşlanıyorum... Ama ayaklarımı yerden kesiyor mu ? Hayır!!!!
Bir yaştan sonra ayakların yerden kesilmesini beklemek aptallık biraz sanki bilmiyorum. Ama ben hala ayaklarımı yerden kesecek Godot'yu bekliyorum. Belki bir kere daha beni bulur ve herşeyi bırakıp gidecek kadar çok onu sevebilirim...Şimdilik sadece duraklarda durup bekliyoruz, belki de hiç gelmeyecek birşeyi...

Tuesday, November 6, 2007

maylo,tiger,pantuf vs. vs.




Biraz önce yanıma geldi, önce kafasını dizime koydu olmadı bütün vücudunu yerleştirdi bacaklarımın üzerine, patilerini kıvırdı haminne pozisyonunu aldı; uyumaya başladı. Huzurlu, yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle...


İki hafta önce ailemize katıldı Maylo, Tiger, Pantuf ya da her neyse.... Daha henüz bir ad bulamadık kendisine, Kızılderililer gibi bir yararlılık göstersin oğluşumuz da adını öyle koyalım diye bekliyoruz. Çeşitli öneriler var ama içimize sinen olmadı. Pek mülayim bir kedicik kendisi. Benim deli kızım Zeliş tarafından eve ilk geldiği ilk bir iki gün pataklandı ama hiç sesini çıkarmadı, melul melul baktı, kızımı sükuneti ile etkiledi. Bir hafta gözündeki enfeksiyonla uğraştı, geldiği veteriner amca ona pek iyi bakamamış, ama yine moralini bozmadı, evde gönlünce takıldı.
Yemek yemesini pek seviyor, ne konursa mama kabına yuvarlana yuvarlana koşup geliyor ve bir güzel mideye indiriyor.
Herşey onun için bir oyun ama en çok Zeliş'le oynamak onu eğlendiriyor. Birbirlerini kovalayıp koridor boyunca koşturup duruyorlar. İki kişilik bir çete oluşturdular evin içinde, mutfak kapısını kapatıp işlenmeye başlayınca oğluş başlıyor bağırmaya incecik "miv miv"leriyle beni kapıyı açmam için ikna etmeye çalışıyor. Bir süre bu tuzağa düştüm ama sonra aklım başıma geldi; Zeliş'le ikisinin planı bu. Oğluş sevimli diye kandırma görevi onun, kapıyı açınca ikisi birden yıldırım gibi mutfağa dalıp saldırıya geçiyorlar. Arkalarından şakın şakın bakakalıyorum.
Oğluşla maceralarımız ve tabii ki Zeliş ile birlikte daha devama edeceğe benziyor. İyi ki geldi bu minik oğlan.

Tuesday, October 2, 2007

Pembe burunlu çılgın










Küçükken evimizin balkonu minik yemyeşil bir bahçeye açılırdı. Annem komşu teyzelerle birlikte çeşit çeşit tatlı tuzlunun eşliğinde bahar öğleden sonralarının beş çayını bu bahçede geçirirdi. Çocukluğumuzun güneşli öğleden sonraları gibi... Bu bahçede oyunlar, çaylar gibi kediler de hiç eksik olmazdı. Tekirinden, sarmanına bir sürü kedimiz oldu. Ne zaman bir yemek pişse tel balkon kapısının önünde sıralanırlar mahzun mahzun bakıp paylarına düşeni isterlerdi.


Annemin biraz titiz ve kedi tüyü hurafelerine olan sarsılmaz inancı yüzünden içeriye girebilmeyi başaran ve aileden olabilen bir kedi olamadı ne yazık ki... Ama kısmet bu senenin Mart ayınaymış.


Onun doğduğunu Sndrfknella'cım söylediğinde çoktan kararımı vermiştim bile; en azından bir kedim olmalı bu noktada Sezen Aksu'dan ayrı düşmeliydim ( bakınız Gülümse şarkısı - bir kedim bile yok anlıyormusun- ) . Biraz beklemem gerekiyordu zira anneleri hala süt veriyordu. Ancak çok da beklemedim çünkü anne hayırsız çıktı erkenden terkediverdi benimkini ve kardeşlerini.


Bir sepetin içinde diğer üç kardeşiyle birlikte duruyordu dersem yanlış olur çünkü diğerleri uslu uslu oturuken benimki miyavlayıp duruyor, sanki minicik boyuyla o koca sepetten çıkabilecekmiş gibi uğraşıp duruyordu. Ellerime aldığımda avuçlarımın içinde kaybolacak kadar küçücüktü. Yağmurdan korumak için montumun içine aldığımda o kedilere has mırıltıları çıkarmaya başlamıştı bile. "Tamam" dedim " hanımefendi memnun oldu!"

İşte Zeliş hanımla ilk buluşmamız böyle gerçekleşti. Aylar ayları kovaladı... Her ay bir öncekinden daha farklı bir numara ile beni şaşırtmaya devam etti ( hoş hala da ediyor ya ). Önceleri pek birşeylere odaklanamaz tek yaptığı uyumakken şimdilerde evimin küçük Everestlerine tırmanmakla meşgul. Kaşla göz arasında salondaki büfenin tepesini Nasuh Mahrukiyi kıskandıracak bir hızda çıkıyor, sonra da dönüp "E ne var canım bir denesen sende yaparsın!" edasıyla bana bakıyor.




Bu yazının yazıldığı esnada kendileri "televizyonun tepesinden dünya nasıl görünür"ü ve "acaba altyazıları yakalayacak kadar hızlı mıyım?"ı test etmek için televizyonun tepesine çıktı ve kendini aşağıya sallandırarak alt yazıları yakalamaya çalışıyor.

Zeliş'in yapacakları bitecek gibi değil sanırım. E o bu kadar marifetli olunca Zeliş hanım yazılarının devamı da gelecek...


Thursday, September 20, 2007

harika cumartesi





Cumartesi planım hazırdı... Dersten sonra eve gelecek etli fasulye pişirecek, uzun zaman önce Zeliş'ciğim içini bir güzel tarumar ettiği büfenin içindeki eşyalar yerleştirilecekti. Herşey planladığım gibi gidiyordu; etleri yumuşasın diye ocağın üzerine koymuştum, hafiften kendilerini bırakmaya, soğanlarla kanka olmaya hazırlanıyorlardı taa ki telefonum çalana kadar. Telefonum eğer "Passione"yi çalıyorsa bu E'cim arıyo demektir. Evet arayan oydu; "Hadi giyin bakalım santralistanbul'a gidiyoruz" dedi. Kem küm etler büfe falan dedim ama fikir çok güzeldi etlerde akşamı bekleyebilirdi. "Tamam bir saate kadar sendeyim" dedim. Yıldırım hızıyla hazırlandım. Ben, K ve E üçümüz "çılgın şöför" K'nın arabasıyla oldukça hızlı bir şekilde ( Ramazan'ın iyi yönü- trafik yoktu ) Silahtarağa'daydık.
Silahtarağa Elektrik Santralı Osmanlı Devleti'nin tüm İstanbul'a hizmet veren, kent ölçekli ilk elektrik santralıymış. Haliç'in bittiği Kağıthane ve Alibeyköy derelerinin ağzında kurulmuş santral 1914'den 1952 yılına kadar İstanbul'a tek başına elektrik sağlamış. Daha sonra kapasitesi giderek azalmış ve 18 Mart 1983'te elektrik üretimine son verilmiş. Santral toplam 118.000 metrekarelik bir alana yayılmaktaymış. Şimdi Mayıs 2004'te Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından İstanbul Bilgi Üniversitesi'ne tahsis edilen bu alan korunarak santralistanbul'a dönüştürülmüş.
Oldukça değişik bir mekan yarattıklarını söylemeliyim. Makine daireleri korunarak dönüştürülmüş ve Enerji Müzesi haline getirilmiş. Bu müzede türbün-jeneratör grupları, kontrol odası, atölye no:4, enerji oyun alanı, atölye çalışmaları, rehberli geziler ve film gösterimleri, seminerler ve sergiler var. Biz E'cimle ( K'nın acil bir işi çıktığı için gezimizde bizi yalnız bıraktı ) önce "Modern ve Ötesi" isimli sergiyi gezdik. Türkiye'deki modern sanatın 50 yıllık gelişimine tanık olduk. Birbirinden değişik heykelleri, resimleri gördük ve bir kez daha gerçek sanata ve sanatçıya hayran hayran dolaştık sergide. Daha sonra 1'nolu makine dairesine geçip kontrol odasını gezdik.
Bu alan sanki Hollywood film platosuna benziyordu. Kontrol odası koskocaman bir yer ve bir sürü enteresan makineyle dolu. İnsan her an bir yerden çılgın bir bilim adamının çıkacağını sanıyor. Konrol odasından enerji oyun alanına geçtik. Kendi elektriğimizi oluşturduk, yağmurun sesini dinledik, manyetik heykeller yaptık. Oldukça eğlenceli olduğunu söylemeliyim.
Eeee bu kadar dolaştıktan sonra acıktık. Veee "Otto Santral"de aldık soluğu. Geçen cumartesi ilk günleriydi. Bir pizza ve salata söyledik; salata geldi ama pizza için bir 45 dakka bekledik. Tamam yeni açılmışlardı eleman sıkıntısı vardı ama azıcık sipariş sırası takip etselerdi iyi olurdu. E'cimle garsona asabiyet yaptık ancak öyle bir pizza geldi ki bütün gerginliğimiz yokoldu, gömüldük pizzaya.
Asıl sürpriz beni tuvalette bekliyordu. Hayatımda gördüğüm en orjinal tuvalet "Otto Santral"in tuvaleti herhalde. Tuvalet bölmelerinin kapakları "Frigadaire" buzdolabı kapağı şeklinde yapılmış. Sanki buzdolabına giriyorsunuz :)))) .
Santralistanbul eskinin bozulmadan yeniyle birleştirilip nasıl işlevsel hale getirilebileceğinin güzel bir örneği bence. Şu anda hala birçok çalışma devam ediyor, inşaat bazı yerlerde hala bitmemiş ama sanırım özellikle bahar aylarında ailecek veya arkadaşlarla güzel, sanatsal bir gün geçirmek için oldukça ideal.
Buradan ayrıca E'cime bu harika gün için tekrar çok teşekkür ediyorum. İyi ki varsın canımcım.

Wednesday, September 12, 2007

Reklamları izlediniz !!!

Ben çok televizyon izleyen biri değilimdir. Bazen sıkıntıdan kanallar arasında zaplarken bütün dizilerin gelecek haftaki bölümlerini gösteren fragmanları izlerken neler olup bittiğini anladığım için dizi mizi izlemem. E Türk dizilerinin sonu başından belli o yüzden ne diye vakit kaybedeyim. Ama bu aralar reklamlara taktım. Bazılarını seyretmek gerçekten çok zevkli. Mesela Milupa'nın reklamı; gelmiş geçmiş en iyi rock grubu olan Queen'in şarkısı eşliğinde o ne güzel bebekler ne şirin çocuklar. Çok iyi düşünülmüş bir reklam. Ayrıca nedense bütün araba reklamları çok güzel şarkılar ve görüntüler eşliğinde öyle bir sunuluyor ki şeytan diyor atla arabaya git yenisiyle değiştir gel.

En iyisi ben top 10 reklam listemi yazayım buraya bakalım sizde bunları beğeniyor musunuz ?

1. Coca cola Ramazan reklamı

2. Milupa "We 're the champions"

3. Turkcell SuperLig

4. Citroen danseden araba

5. Bütün VW reklamları

6. Nokia "Can'ın kahkahaları

7. Bir Bis Krem versem

8. Sütaş ayran çalkala ( Herkes dans ediyor ya o reklam, inekli olan değil )

9. Renault Clio

10. Schwepps gazoz reklamı



En iyiler olurda en kötüler olmaz mı? İşte en kötüler top 10'u (şimdilik top 4- listemiz genişleyecek ) :

1. Tan Sağtürk ve Coffeemate

2. Mehmet Günsür Rejoice

3. Tutku reklamı uzaydaki tipler

4. Ebru Akelli Pantenne reklamı





Aaaa bunları yazarken eski reklamlar aklıma geldi. Kartopu yünlerinin reklamını hatırlamayanınız var mı ? "Şişştt şişşştttt gördün mü? Kartopu alıp ördün mü ?" ya da kumsalda koşan bronz tenli beyaz mayolu incecik kadın yani "Delial bronzlaşmak için ideal" . Pekiii
" Kıskanç bayanlar eşinize Eros giydirmeyin" bunu hatırlamayan var mı?.

Evet reklamları izlediniz :)))) !!!!!!