4 Eylül 2016 Pazar

rahat batması sendromu

Selam herkes,

Stockholm ve Tourette desem aklınıza ne gelir? Evet doğru bu iki kelime iki farklı sendrom adı. Bende de 'rahat batması sendromu' var ve bir kriz geldi mi ne yazık ki önüne geçemiyorum ve bütün düzenimi alt üst edebiliyorum. Bu girişi neden mi yaptım?

Gittik biz a dostlar....İstanbul'u terk ettik. Uzun bir zamandır içimizde depreşen gitme hissiyatına daha fazla karşı koyamadık, baharda attığımız taşlar hiç beklenmedik bir şekilde yerini buldu ve biz 15 Ağustos - 1 Eylül arasında pılımızın pırtımızın bir kısmını toplayarak terk-i diyar eyledik. Her şey o kadar hızlı oldu ki şimdi buraya yazarken geriye dönüp baktığımda içimden koca bir 'vay be' çekiyorum. Zira on gün içinde eşyaları taşımayı organize et, arabayı sat, ev tut, kalan eşyaları toparla, istifa et, çocukların bürokratik işlerini hallet...hiç de kolay işler değil ama 'rahat batması sendromundan' müzdaripseniz böyle işler hiç gözünüzde büyümüyor. Neyse ki benden daha önce buraya taşınan arkadaşlarımın sonsuz desteği ve biraz bana gülen şansım vardı da her şey tık tık yolunda gitti.

Buradaki dördüncü günümüzün akşamı şimdi...Öğleden sonra bir İngiliz köyüne gittik...Ne gariptir ki köyün sokaklarında dolaşırken hissettiğim tek şey huzurdu. Sanki uzun zamandır ayrı kaldığın bir yere geri dönmenin verdiği rahatlık gibi, dünyada yapman gereken her şey bitmiş tamamlanmışsın gibi hissettiren bir huzur.

Daha yolun başındayız, yapacak ve alışacak çok şey var ama buraya kadar geldiysek gerisi teferruat diye düşünüyorum. Yolumuz açık olsun.




20 Mart 2016 Pazar

atlas



Yukarıya bu yazı için koyduğum resim son günlerde hissettiğim çaresizlikle yoğrulmuş yalnızlığın resmidir aslında. Hoş böyle hisseden sadece ben değilim elbette ama insanoğlu ne derse desin özünde bencil; bir şey olunca hep kendi penceresinden değerlendiriyor olayları. 
Dün gördüğüm bu resim, içimde -sanırım 1 Kasım'dan sonra akıl almaz hızda gelişen olayların neticesinde- filizlenen "gitmek" arzusuna nihai kararı aldırdı: kesinlikle buradan gitmek lazım. 
Buradan gitmek lazım çünkü olay o kadar komik bir hale geldi ki artık neresi olursa olsun; metro, otobüs, minibüs, açık alan, kapalı alan, kişisel alan hiç farketmiyor o bomba beni, seni, kardeşini, anneni bulabilir. Daha sabah kardeşim söyledi: "Geçen sene olsaydı beni de kaldırımda bulurdun!" diye ki haklı çünkü geçen sene olay yerinin çok yakınındaki Alman kültüre Almanca derslerine gidiyordu olayın olduğu saatlerde. Ama artık oraya gitmemesi hiçbir şeyi değiştirmiyor. Herhangi bir nedenle çok farklı zamanlarda başka bir olayın kurbanı olmak artık kaçınılmaz, ister tahtaya vuralım ister totomuzu kaşıyalım. Her metroya binişimde bütün sakallı adamlara ya da hafif kilolu kadınlara canlı bomba olabilir şüphesiyle kaçamak bakışlar atarak ve ineceğim durağa ne kadar kaldı acaba diye endişeli gözlerle durak isimlerini, giderek hızlanan nefes alıp vermelerle takip etmek, metro inişinde yeri öpecek ruh halinde yaşamak ya da her bomba haberinde elime telefonu alıp "iyi misin?!" paniği ile sevdiklerimi aramak istemiyorum daha fazla. Bu hangi dinden, ırktan, mezhepten vs'den olursa olsun hiçbir masumun savaşı değil ama niye en çok biz yıpranıyoruz? 
Perşembe günü daha Taksim'de bomba patlamadan iki gün önce bir kaç yere başvuru yaptım, hadi itiraf ediyorum. Balıkçı misali oltayı salladım, ucunda yem niyetine cv'im. Ne çıkar bilmiyorum; çok şey de çıkabilir hiçbir şey de olmayabilir. Oltayı sallamanın akabinde akşam anneme telefonda ufaktan birşeyler çıtlattım. Klasik hemen olayın negatif yanlarından bahsedip, kısacası "ben bu işte yokum"dedi. Kardeşim, Ahmet Hakan gibi tarafsız bölge. Sonuç: Atlas misali bu işte de kendi dünyamın yükü omuzlarımda. "İki dakika ucundan tutuver!" diyeceğim, yol gösterecek kimse yok. Ne yapacaksam yine kendim yapacağım: yani ya yanıma Leyla'yı da alıp silkeleyeceğim her şeyi, tozu dumana katıp, bir süre tozun yatışmasını bekleyeceğiz, sabredeceğiz yeni bir düzen içinde ya da hiçbir şeyi bozmadan kıyıdan kıyıdan şu anki düzeni devam ettirip, kendimize küçük mutluluklar yaratıp, iyice kendi dünyamıza çekilip evrene mutluluk mesajları yollayıp, meşgul değilse evrenin bizi duymasını umacağız. 
Velhasıl her ne olursa olsun haleti ruhiyem Atlas'tan (yalnız bir Atlas'tan) hiç farklı değil.

P.S: 
AtlasYunan mitolojisinde Iapetos ile Klymene'nin 13 çocuğundan en güçlü olanıdır.
Olympos’a saldırdığı için Zeus tarafından gök kubbeyi omuzlarında taşımakla cezalandırılmıştır.
Bu mitolojik dayanakla tıpta kafatasını taşıyan ilk omura da atlas adı verilmiştir.
Eski bir hikâyede Herakles ile aralarında geçen olay şöyle anlatılır:
Tanrıların kralı Zeus Atlas'a çok kızmıştı.Bunun nedeni Atlas'ın koca tanrı Zeus ile savaşmak istemesiydi.Koca tanrı,Atlas'a büyük bir ceza verdi;Atlas,sonsuza kadar Gök Kubbe'yi sırtında taşımalıydı!Bu yorucu görevden kurtulmak isteyen Atlas,Herkül kendisinden yardım isteyince sinsice bir plan yaptı.Herakles bir bahçede bir ejderhanın koruduğu üç altın elmayı ele geçirmek istiyordu.Atlas,Herakles'e kendisi dönünceye kadar Dünya'yı sırtında taşırsa elmaları ona getireceğini söyledi.Atlas elmaları aldı ve geldi.Herkül'e: -Sen taşımaya devam et! dedi. Bunun üzerine Herakles taşımayı kabul etti ama sırtına bir omuzluk yerleştirene kadar birkaç dakika Atlas'ın tutmasını istedi. Atlas Dünya'yı alır almaz Herakles kaçtı ve Atlas kandırıldığını anladı.

15 Şubat 2016 Pazartesi

gözün konjonktivit hali

Pazar sabahı gözümü açtım, bir tuhaflık var. Başımın ağrımasından daha fena bir tuhaflık var. Görüş açımda bir eksiklik var. Odanın bir tarafını görüyorum, diğer tarafı yok. Anlamadım önce ne olduğunu. Banyoya gidip aynaya bakınca Hayko Cepkin'e dönmüş halimle karşılaştım. Sağ göz olduğu gibi kapanmış, yoğun çapaktan kirpikler birbirine yapışmış ve gözümü açamıyorum. Su ve ovuşturma marifetiyle açabildiğim sağ gözümün beyazı kırmızı olmuş. "Allah, uyurken göz tansiyonum çıktı ve gözümde kanama başladı" ile başlayan çeşitli felaket senaryoları ile uzun bir süre aynanın karşısında gözüme ne olduğunu anlamaya çalıştım. "Hayır gece gözümü bir yere çarpmamıştım, başımı da bir yere çarpmamıştım, e daha pazartesi göz doktoruna gidip gözlerimi, göz tansiyonumu vs'yi kontrol ettirmiştim. Şimdi neydi bu kıpkırmızılık ve sanki ben uyurken bütün gece bir fil sağ gözümün üstüne oturmuş da sabah olunca kalkıp gitmiş gibi gözümün arka tarafında kendine yer bulmuş deli ağırlık. Bütün günü gözümde oluşmuş olan bir kanamanın yol açabilecekleri üstüne yazdığım senaryoları düşünerek geçirdim.
Sonunda pazartesi doktorumu gördüğümde ve "doktor hanım, gözümde kanama var, kaç günlük ömrüm kalmıştır sizce?" diye sorup, bütün olan bitenin sadece bu aralar oldukça salgın olan konjonktivit vakası olduğunu öğrenince rahatladım. Şimdi tek yapmam gereken sabırla günde dört defa göz damlasını damlatmak ve bu çok bulaşıcı virütik vakanın diğer gözümde oluşmamasına dua etmek.

13 Şubat 2016 Cumartesi

her gün ve herkes




- Şayet bir sevgiliniz yoksa herkes sevgilindir.

Bu sabahki Hallmark tebriki, o lanet olası kovboyun inceliği. Etrafta gözlüüğümü arandım. the Laughing Policeman kitabının yıpranmış kapağı ve ucunda Etiyopya haçı olan bir zincirle beraber çarşafların altındaydı. Nasıl oluyor da hep ortaya çıkmayı başarıyordu? Peki bugünün sevgililer günü olduğunu nereden biliyordu? mokasenlerimi ayağıma geçirdim ve hafif somurtkan bir şekilde ayaklarımı sürüye sürüye banyoya yürüdüm. Kirpiklerime tuz yapışmıştı ve gözlüğümün camları parmak izleri ile doluydu. Gözkapaklarıma sıcak havlu bastırdım ve Fildişi Sahilleri'ndeki genç bir köylüye bir zamanlar çekyat görevi görmüş olan alçak, ahşap banka baktım. Beyaz frak gömleklerden, yıllar içinde yıpranmış eski püskü tişörtlerden ve Fred'in eprimiş eski pazen gömleklerinden oluşan ufak bir yığın vardı. Fred'in giysilerinin tadilatını bile ben yapıyordum, diye geçiriyordum içimden. Kırmızı siyah kareli bir tanesini seçtim; iyi bir seçim gibi göründü. Yerden tulumumu aldım ve içindeki çorapları silkeledim. 
Hayır, bir sevgilim yoktu, dolayısıyla da kovboy muhtemelen haklıydı. Bir sevgiliniz olmadığında herkes potansiyel sevgilinizdir. Günü tüm dünyaya göndermek üzere kırmızı elişi kağıdına dantel kalpler yapıştırarak geçirmek zorunda kalma korkusuyla bu düşüncemi kendime saklamaya karar verdim. 
(M Treni - Patti Smith)

Yarın sabahki ruh durumumu Patti Smith gayet güzel anlatmış; bunun üstüne söyleyecek ve yazacak bir şey bulmadığımdan (aslında sevgilinizin olmamasının 37 iyi yönünü yazacaktım ama seneye 14 Şubat postuna bıraktım. belki o zamana kadar 137 tane iyi yön bulurum) buraya aldım bu senenin 14 Şubat postu olarak. Hem zaten bana göre herkes sevgilim ve her gün sevgililer günü.

*Liste olayının perde arkasını yarın yazacağım.





9 Şubat 2016 Salı

son görüşme

Bu perşembe evlat edinme prosedürlerinin son görüşmesi var saat 10:30'da. Ya herra ya merra (öyle ya da böylenin bizim aile dilinde söylenen şekli) bu iş bir şekilde sonuçlanacak. Çok gergin ve tedirginim. Sanki her şey bu görüşmedeki performansıma bağlıymış gibi bir his var içimde ve (yine içimde) bağdaş kurmuş, bir kenarda oturan küçük uyuz düzenli aralıklarla "sen bu görüşmede batıracaksın, sana niye çocuk versinler ki! batıracaksın işte, ben batıracaksın diyorsam batıracaksın, taaam mı!" diye konuşup duruyor ve onun susturmaya çalıştıkça daha da büyüyor. Kafamı başka şeylerle meşgul edip, onu düşünmemeye çalışıyorum ve şu perşembe gelse de rahatlasam diye gün sayıyorum.
Çok suratsızlar oradakiler yahu! İnsan hiç gergin değilse bile o binaya girince (hadi nerede olduğunu tarif edeyim: Tarlabaşında Radisson Blue'nun karşısında birbirine yapıştırılmış gibi yanyana duran binalardan pembe olanı. Hiç sevimli bir bina değil. Oldukça kasvetli ve karanlık bir yer. Çocuklarla ilgili bir şeyin oldukça sevimsiz bir binada yapılması herhalde tam bizim ülkeye yakışan bir şey). Neyse perşembe sabahı erkenden bu iş hallolacak.
Şimdi bunlar listeye alınıp alınmadığımı da on günde falan söyleyip, benim gibi tez canlı birini bekletmekten çatlatırlar. Eğer listeye girersem eve dönüşte kendime kocaman beyaz çikolatalı bir pasta alıp, suratımı pastaya daldırmak ve bütün pastayı yiyerek kutlama yapmak istiyorum.

5 Şubat 2016 Cuma

kaza

Yaaa işte Allah sıkılan kulunun yardımına koşarmış. Ne zamandır konusuzluktan buralara uğramaz ve kendi kendime "yazsam yazsam acaba ne yazsam?" diye ortalarda dolanırken; dün sabah kaza yaptım. Taaa daaaa al sana yazmak için bir konu.
Dün sabahın köründe (ama gerçekten körü: sabah 07:30'da) kafamdaki tilkilerin kuyrukları belki biraz deniz görürlerse bir araya gelirler diye düşünüp, sahile gitmek üzere yola çıkmışken ve direksiyon başında bir yandan kafamdaki tilkilerle konuşur bir yandan da radyodaki müziği dinlerken olan oldu; birden arabanın sağ ön tarafında bir araba belirdi ve olanca kararlılığı ile benim geçeceğim tarafta durdu ve ben o arabanın sol ön çamurluğuna bir güzel geçirdim. Her şey o kadar ani oldu ki arabayı görmem, frene basmam, çamurluğa geçirmem herhalde saat tutsak topu topu beş saniye içinde olup bitmiştir. İnsan böyle ani şoklarda kendi olmaktan çıkıyor. Garajdan çıkan ve benim geldiğimi görmeyen kadın sürücü de ben de kendi çapımızda minik şok dalgaları içerisinde arabadan indik ve ikimizin de söylediği tek şey: "eee ne yapacağız şimdi?" oldu. O orta karar yamulmuş sol ön çamurluğuna bakarken, ben sağa sola savrulmuş plaka vs ne varsa toplamaya ve arabaya atmaya başladım ve çok ama çok saçma bir şekilde tek düşündüğüm (niye onu düşündüm bilmiyorum) "ya arabamın amblemi düşmüş ve onu hiç bir yerde bulamıyorum?"du (hayır, porschum falan yok, bildiğin on senelik opel). Benim mantıklı düşünme noktamın bittiği ve şok geçirdiğime kanıt işte bu sorudur. Hayır ne olacak amblem düştüyse, git polisle vs ile uğraş, yerlere ne bakıyorsun di mi ama. Neyse polis çağırdık ama tabii "ne gelcez ya, kendi aranızda halledin" diyerek gelmediler. İkimizinde arabasından tutanak çıkmadı (iki kadın bir olup şöyle adam gibi arabanın üstünde kaza tutanağı yazma sahnesini bile gerçekleştiremedik), telefonlarımızı alıp verdik, gün içerisinde tekrar konuşup akşam tutanağı yazmak için buluşmak üzere dağıldık. Ben de o kadar garip bir suçluluk ve sanırım "hay allahım ya, sabahın köründe olacak şey mi!" hissiyatı vardı ki aslında karşımdaki kötü niyetli birisi olsa o kazayı pek de güzel benim üstüme yıkabilirdi. Her şeyi üstüme almaya o kadar hazırdım.
Neyse bunu da yaşamış ve gereken dersleri de çıkarmış olduk. Sonuç olarak neymiş:

1. Kafada tilkilerle araba kullanılmıyormuş (kaza olunca hepsi çil yavrusu gibi dağıldı, ancak öğlene doğru yeniden ortaya çıktılar. Tabii kazadan dolayı başka tilkiler kafayı doldurduğundan ancak ortalık yatışınca, eskiler kendini gösterebildi.)

2. Kazadan hemen sonra panik, şok ve titreyen el ayak sendromundan çabuk kurtulmak lazım, zira o kilitlenme duygusu insana hiç bir şey yaptırmıyor. Misal düştü sandığım arabamın amblemi sapa sağlam yerinde duruyormuş ve yola saçılan ve benim toplayıp arabaya attığım parçaların hiçbiri benim arabaya ait değilmiş. Panik geçici körlüğe ve akıl tutulmasına neden oluyor; kesin bilgi.

3. Arabada tutanak vs. her şey olmalı. Bak dünya hali gün gelir lazım olur.

4. Bir daha aklından geçene dikkat etmek lazım çünkü sabah çantamı alırken aklımdan aynen şöyle geçti:"yaw şu ruhsat nerede, bir kaza maza olur, diğer çantada kalmasın." Salak kafa lotodan para çıkmasını isteseydim ya.

17 Ocak 2016 Pazar

pazar


Ben küçükken pazarları önce mutfaktan gelen çatal bıçak sesleri ardından da ekmek almaya gitmiş babamın sokak kapısını kapayışı yataktan çıkma vaktinin geldiğinin sinyali olurdu. Ailecek oturduğumuz mutfak masasındaki kahvaltıya radyo tiyatrosunda sonlarını asla öğrenemediğim kapıların gürültüyle çarpılıp kapatıldığı ya da gıcırdayarak açıldığı, adımların sertçe atıldığı oyunlar eşlik ederdi. Kahvaltı sonrasındaysa önce 'Life Goes On' izlenir ardından da babamla matematik çalışmaya çalışırdık. Tabii bu çalışmaya çalışmak babamın beyaz kağıda güzel yazısıyla x'ler y'ler z'ler çizmesi, benim onun yazdığı şekillerde kaybolup bir türlü işin içinden çıkamam ve ısrarla iki noktadan hareket eden arabaları birbirine ulaştıramamam ya da havuzun suyunu bir musluktan doldururken diğer bir musluktan ne kadar zamanda boşaltılabileceğini kavrayamam, babamın benim kesin aptal olduğum hükmüne varması, yaklaşık yarım saat sonra sabrının taşması, çalışma kağıtlarının sinirden sağa sola savrulması, bağırış çağırış, kafaya atılan şaplak (o zamandan beri en sinir olduğum şey kafama dokunulmasıdır), babamın sinirden köpürmüş bir halde odayı ya da salonu terk etmesi, hayattaki en büyük üzüntü kaynaklarından bir tanesinin de kızının sayılarla arasının maalesef hiç iyi olmaması gerçeğini (babamın beni eczacı yapmak gibi bir hayali vardı; olmadı, bir umut kardeşimi yaparım diye düşündü ama ondan da bir eczacı çıkmadı ve babam ufak bir tekne sahibi olup balığa çıkma hayalini gerçekleştiremediği gibi herhangi bir çocuğunun eczanesinde kasada oturma hayalini de gerçekleştiremeden bu dünyadan göçtü) sigarasının dumanını seyrederek kabul etmeye çalışması, benim masanın başında gerçekten hiçbir şekilde anlamlı gelmeyen x'ler, y'ler ve z'lerle bakışıp durmamız ve dışarıda günlerdir dinmeyen yağmurun cama vuran damlalarının birbirleriyle birleşip daha büyük damlalar oluşturarak aşağıya doğru süzülürken benim bu matematik olayını nasıl çözeceğimi bilememenin çaresizliği içinde masanın başında umutsuzca oturup damlaları seyredişim ve bir anda bir matematik dehası olup şu işten ömür boyu sıyrılma hayalleri kurmamla sonuçlanırken, bütün bu kan, nefret ve gözyaşı dolu dakikalara arka fonda annemin gömleklerimizi ve okul formalarımızı ütülerken ütünün çıkardığı buharın garip sesi ve çamaşırların kokusu eşlik ederdi. Bizim pazarlarımız öğle yemeğine kadar böyle gergin geçerdi (bir matematik dehası olsaydım bütün bunlar yaşanmayacaktı ama heyhat zalim kader bana bir matematiği çok gördü, ne yaparsın) ama pazar öğle yemeğinde iş biraz daha normale döner, herkes bütün gerçekleri kabul eder (1. bu kız aptal 2. babayla matematik çalışmak = eziyet 3. bu çocuktan bir cacık olmaz 4. ödevini kendin yap, anlamadığını bile anlamış gibi yap), babam yemek sonrası kendini uykuya verirken, varsa yapılmayan diğer ödevler biter, arabalar hala birbirine iki km bile yaklaşamamış, havuz suyla yarı dolu bir şekilde boşaltılmayı bekler halde kalakalırdı.
Hadi ben çocukken benim ailem böyle pazarlar geçiriyordu şimdikiler ne yapıyor? Cevap veriyorum: avm dolaşıyorlar. Bugün maalesef mecburen uğramak zorunda kaldığım avm'de toplaşmış olduğunu gördüğüm aileler, bana çocukken geçirdiğim atraksiyonlu pazarları hatırlattı. Çoluk çömbelek gelmişler pazar gününün erken sayılabilecek bir saatinde avm'ye aval aval bakınıp duruyorlar. Muhtemelen kahvaltıya gelip günün geri kalan tarafını bir güzel pompalanan imajlara bakıp, kendileri için hangi imajın uygun olabileceğini düşünerek vakit öldürmeyi seçmişler. Halbuki biliyorlar mı acaba o aldıkları pompalanan imajla eve gittiklerinde bütün hayal / imaj onbeş dakika sürecek ve yine her şey eskisi gibi olacak. Yani aldıkları her neyse maalesef onları bambaşka bir hayale / hayata sürüklemeyecek; kocalarının hala göbeği, onların hala selülitleri, oğullarının karnesinde zayıfları ya da obezite problemi, kızları Neşe'nin kepek problemi, ödenecek ev, araba, kredi kartı taksitleri gibi gerçekler hala kapının arkasında duruyor olacak. Öyleyse niye evlerinde ailecek o mutfak / yemek masasının etrafında oturup, akıllı telefonları bir kenara bırakıp, birbirlerinin gözünün içine bakıp konuşup, dertleşerek keyifli bir pazar geçirmiyorlar? Yoksa herkes çamaşır deterjanı ve ütü kokmayan pazarların hayatlarını daha da anlamlı hale getireceğine mi inanıyor?