16 Haziran 2015 Salı

pazartesi sürprizi



"Bu sabah ne giyeyim? Şu yavru ağzı mini eteği ve nar çiçeği yeni gömleği giyeyim, havalar çok sıcak olmadan. Ayağıma da biraz vuran pembe babetleri giyeyim, nasılsa çok yol yürümeyeceğim. Okul çıkışı spora gideyim, sonar eve gelince ütü yaparım, Yemek nasılsa var, belki bir salata. "

Yaaaa işte dün sabah aklımdan geçenler böyleydi. Hatta arabaya binerken aklımda başka ne planlar vardı. Ofiste o işi değil, bu işi yapacaktım. Nasılsa diğer işler sonra da yapılabilirdi. Arabaya bindim, radyom açıldı, vitesi taktım, garajdan çıktım yola koyuldum. Bir yandan açık radyoyu dinlerken bir yandan da okul tatil olup dersler bittiğinden beri sekize kayan okula gidiş vaktimi pazartesileri daha erkene almam gerektiğini çünkü bizim okulun arka kapısının oraya kurulan pazardan geçme stresinin beni sıktığını düşünürken, Başıbüyük yolu'nun kenarında minik bir karaltı dikkatimi çekti. Adetim olduğu üzere yoldaki bütün karaltılara baktığımdan buna da bakınca bunun minnak bir kedi yavrusu olduğunu görünce elim ayağım boşandı. Hemen arabayı sağa çektim ve durdurdum. Tabii arkamda seyretmekte olan servis şöförü amca el kol hareketleri ile yedi ceddime sevgilerini sundu ama hayat mamak meselesi olan bir durumda atalarımı düşünemedim.
Arabadan fırladığım gibi kedinin yanına koştum. Bir yandan da korkuyorum; "ya elimi uzattığımda korkup yola fırlar ve gözümün önünde arabaların altında kalırsa ya ben yetişinceye kadar hareket eder, arabanın altında kalırsa." Neyse korktuğum hiçbirşey gerçekleşmedi ve bir kartal edasıyla yolun kenarında korkudan asfalta yapışmış miniği kaptığım gibi arabaya attım.
Kuzum o kadar korkmuştu ki okula varıncaya kadar avazı çıktığı kadar miyavladı. Sonrasında kucağıma alıp ofise götüreyim biraz su, süt vs. artık Allah ne verdiyse yedireyim, içireyim diye düşündüm ama ele almak ne mümkün. Korktuğu için delirmiş gibi arabanın içinde kendini oradan oraya atmaya başladı. "Tamam" dedim. "Pencereleri hafif aralıyorum ve seni burada bırakıyorum, sakinleş sonra konuşuruz."
Ben ofiste kahvaltımı edip, sabah sabah karşılaştığım şoku üzerimden atınca, ofiste bulduğum bir kutuyu aldım ve minnağın yanına tekrar döndüm. Biraz uğraştıktan sonra kutuya attığım gibi G.'nın yanına gittim, "ne yapacağım ben bunu?" demeye.
G.'nin çalıştığı birimdeki her yeri gezdi minnak. Bütün kedici beyler ve bayanlar ayıldılar bayıldılar, ne kadar şanslı olduğundan falan bahsettiler. Ama gel gör ki kimse de demedi ki "ver yaw benim olsun bu minnak kız!" Kaldık kucağımda minnak bir tekirle başbaşa. Millet de haklı aslında. Herkes de en az iki kedi, sekiz kediyi görmüş olan da var aralarında. Herkes almak istiyor ama yerler dolu. Biz de kös kös ofise geri döndük ama kafamda planladığım hiçbir şeyi konsantre olup yapamadım.
Şimdilik minnak tekir bende. Temennimiz bir hafta içinde onu çok sevecek ve ikinci bir şans verilmiş hayatında onu bırakmayacak birilerini bulmak. Bulamazsak istikamet Kriton Curi parkı, hiç değilse orada mama, su bol ve orası iyi kötü bir nevi kedi cenneti. Tabii bir ev gibi güvenli değil asla. Ama insan kıyamıyor, sen gel bir şekilde ölümden dön sonra git sokak kedisi hatta bilemedin park kedisi ol. Bu hayat hiç adil değil be Abidin!!



Not: Bu arada artık beş dakka sonrası için bile plan yapmamak lazım çünkü "nasılsa çok yol yürümeyeceğim vurmazlar" dediğim babetlerle dün o kadar çok yürüdüm ki akşama ayaklarım ağlıyordu resmen. Ya işte bir kere daha "Hayat sen başka planlar yaparken başına gelenlerdir!" diyen John Lennon efendi haklı çıktı. Çok gıcık oluyorum habire onun haklı çıkmasına.

8 Haziran 2015 Pazartesi

derin bir nefes



Sanki suyun altındaymışım ve uzun bir süreden beri biri kafamdan bastırıyor ve ben artık tuttuğum nefesin sonuna gelmişken bir hamleyle suyun altından çıkmışım ve derin bir nefes alabilmeyi başarmışım gibi hissediyorum bugün. Dün gece seçim sonuçlarının açıklandığı andan beri durup durup derin nefesler alıyorum. Sanki yıllardır nefessiz kalmışım. Bugün bütün gün ağzım kulaklarımda dolaştım. Evet yıllar sonra sanki Olimpiyat kazanmışız, sanki 12 dev adam Dünya şampiyonu olmuş, sanki bu ülkenin bütün dertleri bitmiş, dünyanın en yaşanılası ülkesi olmuşuz gibi içim pır pır, koltuklarım kabarık, garip bir gurur duyarak dolaştım yollarda bugün. Belki de adını koyamadığım bu duygunun adı umuttur. Yıllar sonra umutluyum, bir şekilde güzel şeyler olacağına inanıyorum ve ömrü hayatımda ilk kez kullandığım bir oyun gerçekten yerine gitttiğine ve işe yaradığını görüyorum. Umarım şu siyaset işine girmiş politikacılar sağ duyulu olmayı başarırlar ve ülkenin geneline yayılmış bu derin bir nefes alma ve 'oh' deme hissiyatını iyi değerlendirip, işe yarar bir koalisyon oluşturmayı başarırlar. Aksi olursa erken seçimle kafamıza bu kez bizi boğmak için bastıracaklar ve kurtuluşumuz olmayacak.

4 Haziran 2015 Perşembe

dinginlik

Geçen gün arkadaşım G. ile buluştuk. Havadan sudan ondan bundan konuşurken, "Seni iyi gördüm!" dedi. "Bilmem" dedim "iyi hissediyorum, içime bir dinginlik geldi ne yapmak istediğimi biliyorum belki ondan iyi görünüyorumdur" dedim. Hakkaten öyle kafamda belli artık ne yapmak istediğim. Umarım önüme çıkabilecek engelleri de rahatlıkla aşarım. Bugün internette uzun zamandır bakmadığım bloglara bakarken birinde şu yazıyı okudum; aslında anlatmak istediklerimin bir özeti olmuş bu yazı. O yüzden ben de buraya o yazıyı koyup bugünün postunu öyle bitirmek istredim.

"Artık eskisi gibi her haftasonu birileri ile dışarı çıkmak istemiyorum. Beni yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramıyorum. Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başladım.
İlişkilerde tasarrufa gidiyorsun her şeyde olduğu gibi ve gereksiz insanları hayatından atmak istiyorsun. Yapmacık, inanmadan konuşmak istemiyorum artık. Beni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi. İstediğime istediğimi deme özgürlüğüne sahibim, eleştirme hakkını oluşturan yaşamışlık ve yeterli yaş faktörü artık bende de var. Ben demiştim sendromunda olanlarla arkadaşlıkları bir kez daha sorguluyorsun. İlişkilerini sadeleştirmeye başlayınca sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor. Kötü gün dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun. İyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum. Dostlar ihtiyaç olduğunda göçmen kuşlar gibi sıcağa uçuyor ve sadece seninle birlikte sürüden ayrı düşenler kalıyor.

Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğreniyorsun buralara kadar gelirken. Uzun düz otobanlardan olduğu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulaşabilirsin hedeflerine. Kestirmeleri de öğrendim gide gele. Boş geçen her saniye değerli artık. Daha yapılacak çok şey var ama çok da yorulmaktan, kendimi çok da hırpalamaktan yana değilim. Gerektiğinde hayır demeyi öğrendim ve bu kelime başta karşındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor. Sevgiye önem vermek gerektiğini, zamanı geldiğinde elinde sadece sevginin kalacağını biliyorum. Sevgi paylaşıldıkça oluşuyor, olgunlaşıyor. 

Aileme, eşime ve seçtiğim tüm dostlarıma daha önce göstermediğim sevgi ve ilgiyi gösteriyorum. Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor, ne kadar sevgi dolu olduğu hatırlanıp anılıyor. Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya başladılar. Vereceğim cevaplar belki çok anlamsız geliyor ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki yaşamadan hiçbir şey öğrenilmiyor. Yaşamışlığın oluşturduğu bir alçakgönüllülükle gülüyorum içimden sadece. Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmiş dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylaşmalıyım. 

Önce kendine güzel görünmelisin, kokoz da deseler kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum. Modaya uymak adına popomun sığmadığı düşük bel pantolonlara sığmıyorum diye kendimi üzme tercihini de kullanabilirim. Ayıp, günah ya da ne derler korkuları çoktan geride kaldı. Dostlarıma, kendimize yemek yapmak hoşuma gidiyor. Mutfak eskiden bir zulüm iken şimdi zevk aldığım mekanlar arasına giriyor. Farklı lezzetler denemek güzel ve kendi lezzetimi kendimde yaratabileceğim belli bir damak zevkim ve mutfak kültürüm oluştu. Sonra Sezen’in şarkısındaki gibi anneni daha sık düşünüyorsun ve hatta anlıyorsun.

İşte bu yeni alışmaya başlanan ve giderek hoşa giden yeni duruma olgunluk deniyor. Yaşamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum günü mumlarının bir sonucu kendiliğinden ortaya çıkıyor hayatın bir dönemecinde bu olgunluk. Ne zaman dersen herkese göre, ne kadar dolu yaşadığına göre değişiyor bu olgunluk çağına ermek. İnanın bana hayattaki düşüşler, zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor. Kendi dünyanın küçüklüğünü keşfetmek ve buna rağmen kendinin kıymetini bilmek çok işe yarıyor. Bir gün hepinizin bu huzurlu olgunluğu bulmasını diliyorum."

2 Haziran 2015 Salı

istanbul'dan hugh geçti

Siz bu satırları okuduğunuz da Hugh çoktan bu diyarlardan gitmiş olacak. Cumartesi, pazar ve pazartesi akşamı onu izleyen hele de ön sıralardan izleyen talihlilerinin ağzına bir parmak bal çalıp, bize gerçek bir starın ne olduğunu gösterdi. Hugh'cuğum hem dans etti, hem şarkı söyledi, hem bir müzik aleti çaldı hem de stand up yaptı.

Hugh Jackman gösterisine aylar önce bilet almış ancak ses tellerinin rahatsızlığından dolayı bize sıra gelmeden, gösterileri iptal edilmişti. Biz de elimizde biletler, melül melül baka kalmıştık. Neyse gerçek bir profesyonel olduğunu gösteren canım Hugh, geri döndü ve üç gösteri ile hepimizden özür diledi. 
Stand upvari gösterisine eşine duyduğu sevgiyi anlatarak başladı ve salonu dolduran bilumum hanım seyirci, biraz imrenmeyle biraz kıskançlıkla iç geçirerek böyle bir adamla evli olmanın ne muhteşem bir şey olduğu hayali ile mest bir şekilde Hugh'un şarkısını dinledi. 
Gönlümüzün Wolverine'i, İstanbul'da geçirdiği sayılı gün içersinde aval aval tarihi ve turistik yerleri gezmemiş. Türk kültürü ile ilgili bir çok detayı öğrenmiş ve en önemlisi aklında tutup gösterisinin bir parçası haline getirmiş. Mesela ilk şarkının ardından nazar değmesin diye sahnedeki tahtalara vurdu, Türk kahvesi içip sahnede fal bile baktırdı. 


Velhasıl geceden çıkarttığım kıssadan hisse notlar şunlar:
*Hollywood starı olmak için sadece süper bir vücut, karizma ve yakışıklılık yetmiyor. Rol yeteneğinin yanı sıra şarkı söylemek ve dans etmek dahil bir çok marifetinizin olması ve bunlarda da gerçekten iyi olmanız gerekiyor. 
* Hugh söyledi, ben onun elçisiyim: 'Mutlu bir eş mutlu bir yuva!' Yani eğer eşiniz (bu eş hanım tarafı oluyor, beyler zaten hep mutlu) mutlu ise, siz de mutlu olursunuz ve evliliğiniz mutlu mesut yıllarca devam eder.
* Haftasonu araba ile karşıya geçmeyi düşünüyorsanız ya aklınızı peynir ekmekle yemişsiniz ya da eziyet çekmekten zevk alan bir mazoşist siniz. Hafta sonu karşıya geçmek için bilumum toplu ya da topsuz taşıma araçlarını kullanın. Biz araba ile geçmek gafletin de bulunup, hayatımızın iki saatini yolda harcadık. 
* Hollywood starı da olsan, dünya seni tanısa da alçakgönüllü olacaksın. Sempatik ve cana yakın olmak seni bir kere daha gönüllerin kralı yapar. 
* Topuklu ayakkabı ile uzun yolda araba kullanmayacaksınız. Ha kullanırım diyorsanız amuda kalkıp yürümeyi bileceksiniz. Benim gibi bir şaşkalozsanız trafikte dur kalk yapmaktan ayaklarınız şişer, topuklu ayakkabı ayaklarınızı mahveder ve gösteri merkezine geldiğinizde de yürümekte zorlanıp, "keşke amuda kalkıp yürümeyi becerebilseydim" diye kendinizi yer ve havalı yürümek şöyle dursun ördek gibi paytak paytak yürüyerek kendinizi güldürürsünüz. Gece bitip eve dönerken de ayakkabıları fırlatıp arabayı çıplak ayakla kullanırsınız. 
* Böyle gecelerde benim gibi yanınızda profesyonel bir fotoğrafçı getirirseniz, böyle güzel fotoğraflarla blog postunuzu süslersiniz. Canım Arzu Ateş, senle eğlenmek çok keyifli.  

28 Mayıs 2015 Perşembe

her yerdeyiz

Bugün Gezi olaylarının ikinci yıldönümü. "Bu parkı yıkıp, topçu kışlası inşa edeceğiz ve siz buna hiçbir şey yapamayacaksınız!" diye damarımıza basıp, gözümüzün içine baka bak o koskocaman iş makinalarını parka sokmaya çalışmalarıyla başlayan ve bu gün hala bir kesimin korkulu rüyası olan belki hayatımda görüp göreceğim toplumsal olarak en anarşik, en toplu, en tek yürek, en kararlı ve en isyankar olduğumuz günlerin üzerinden koskoca iki yıl geçmiş.
Gezi süreci evet belki sistemi değiştiremedi ama toplumda belki başka hiçbir olayın yaratamayacağı kadar derin bir iz bıraktı. Bu özel olayın yıldönümünde Taksim Dayanışma'nın basın açıklamasının bir bölümünü bu posta ekleyerek, hem kendi çapımda yıldönümü kutlaması yapmak hem de olaylarda hayatını kaybeden o gencecik insanlara da bir selam yollamak istedim.

Evet her yerdeyiz ve gün gelecek her şey çok güzel olacak!!

"Bu ülke Gezi'yi yaşadı. Haziran'ın sıcağını iliklerine akıttı. Milyonlar şarkılarını dillerinden düşürmeden kararlı ve direngen bir duruşu tarihin içinden geçerek yaşadılar. Cesur yürekli kadınların ve gençlerin büyük bir ağacın yapraklarına dönüşerek kara bir dumanı dağıttığı, nefes aldırdığı bir ülke artık burası… Bu ülkenin tarihinde ender rastlanacak halkın o kendi olduğu, kendini bulduğu, parkından, meydanlarından yola çıkarak bedenine, yaşamına, ülkesine, geleceğine sahip çıktığı o tarihi anların, Gezi'nin suretini tarihe aksettirdiği o takvim yaprağının yıldönümünde; bedenimizle, ruhumuzla; kaybettiklerimiz ve sonsuza kadar yaşatacaklarımızla; aşkımız ve direngenliğimizle her yerdeyiz… İstanbul'da ve ülkenin dört bir yanında şehirlerin parklarında ve meydanlarındayız. Gezi'yi yaşadığımız ve anımsadığımız yerde ve her yerdeyiz. Gezi Parkında ve Taksim Meydanı'ndayız.  Gezi'den dört bir yana yayılan park forumlarındayız. Ankara 'nın, Adana'nın, Antakya'nın, Eskişehir'in, İzmir'in Edirne'nin, Samsun'un, Diyarbakır'ın, Antalya'nın… Her şehrin ve ilçenin Meydanlarında ve Parklarındayız, her yerdeyiz…"

24 Mayıs 2015 Pazar

işte geldim burdayım

Puff ne kadar çok olmuş yazmayalı. Bir seneden fazla. Skandal, skandal...Yaşadığımız dönem öyle garip bir dönem ki eğer bir yerlere bir şeyler çiziktirmez, not almazsanız her şey uçup gidiyor. Kuma yazılmış yazılar gibi ya rüzgar ya da su alıp götürüyor. Yaşadığımız sokak bile her hafta bir değişiklik geçiriyor. İşte bu yüzden bir zamanlar büyük keyif alarak yazdığım, çok değer verdiğim dostluklara vesile olan, hayatımda olmasından çok hoşnut olduğum kişilerle tanışmamı sağlayan ve nedensiz olarak uzunca bir süre ara verdiğim bloguma geri dönmeye karar verdim. Burası içimde biriken kelimelerden oltama takılanları yine içimden geldiği şekilde tarihe not düşme yerim. Sadece kendim için, kendimle dertleşirken aklımdakilerin parmaklarıma dökülmesi. Bir daha bu kadar ihmal etmemek dileğiyle işte geldim burdayım.

alaplı'nın üstünden karga geçiyor*

Haftalar hatta aylar öncesinden kararlaştırmıştık; 'Bu sene Ereğli'ye okulun mezunlar gününe katılınacak.' Her sene konuşulan bu plan, bu sene lafta kalmadı daha doğrusu kalamadı çünkü biz ilk mezunların mezuniyetinin yirminci senesiydi bu sene. Mezunlar derneğinin gönderdiği mailde biz yirminci yıl mezunları için özel bir programın yapılacağı ve bizim için çeşitli hediyelerin olacağıydı. Eh dernek o kadar çalışınca hele de yirminci yıl olunca bize yol gözüktü. Nerde kalınacak, ne giyilecek, ne yenecek gibi bir sürü plan program yapıldı ve geçen cumartesi sabahı erkenden altıncı sınıftan beri tanıdığım bu demektir ki yirmiyedi senelik arkadaşım A.'yı da alarak yollara düştük.
Geçen hafta başından beri içim heyecandan pır pır ediyordu. En son 99'da Ereğli'ye gitmiş, o zamandan bu zamana kadar da gitmek için hiç fırsat yaratamamıştım. Halbuki ne kadar yakınmış. Tam ikibuçuk saatte Ereğli'ye vardık. Düzce'ye sapmadan önce Ereğli yönünü gösteren tabelayı görünce, yıllarca gerçek evimden uzaktan bir tatil yapıyormuşum da geri dönüyormuşum hissine kapıldım.

                        
Yolda değişen tek şey meşhur Karadeniz otoyolu için açılan dokuz adet tüneldi. Yıllarca etrafını dolaştığımız dağların delinmesi bizi hayretten hayrete düşürüp, her tünelden geçtiğimizde A.'cım ile benim bıkmadan yaptığımız; "aaaaaa, dağı delmişler! aaaaa, denizi göremiyoruz! aaaaa ne kadar uzun tünel! aaaaa ne gerek vardı canım bu tünellere!" konulu bitmek bilmez yorumlarımızdan bıkan kardeşimin, bir ara kendini tünelin derin dehlizlerine atacağını sandıysam da korktuğum başıma gelmedi.
Heyecan ve sevinçten çarpan kalplerimize, açlıktan guruldayan karınlarımızın sesi eklenince soluğu, biz orada yaşarken pek düzenlenmeyen ama şimdi çok keyifli deniz kenarı kafelerinin olduğu Bozhane bölgesindeki bir kafede aldık. Deniz de bizi özlemiş olacak ki pek keyifliydi.

Kahvaltının ardından soluğu eski Bağlık dediğimiz bölgede aldık. Biz öğrenciyken, Bağlık restoranda arada öğlen yemeklerimizi yer, ardından sallana sallana okula giderdik. Ama asıl bizim için bu restoranın önemi, bahçesindeki minik süs havuzuydu. Okuldan çıkıldığında yeni flört etmeye başlayan çiftlerin, kavga edecek ve muhtemelen ayrılacak çiftlerin ya da canı sıkılan, eve gitmeden önce iki çift laf etmek isteyenlerin buluşma mekanıydı. Minik havuzun kenarındaki banklara oturur, ağaçların arasındaki bu görece gizli sığınakta, hem yokuşun aşağısından gelenleri izler hem de kimle oturuyorsanız onunla laflardınız. Cumartesi günü eski günleri yad etmeye bu havuzdan başladık ama ilk hayalkırıklığımızı da burada yaşadık. Eskilerin meşhur lafı, "eskiden dutluktu buralar yavrucum", bizim için tam tersine döndü ve kendimizi şöyle söylerken bulduk; "Eskiden burası havuzdu, yavrucum. Şimdi dutluk olmuş." Yıllar bizim minik havuzu yutmuş, havuzdan geriye bir sürü sarmaşık, ağaç ve bitki örtüsü kalmıştı. Kısacası, havuz anılarımızın üstü sarmaşıklarla kaplanmıştı.

Bu görüntüden biraz moralimiz bozulsa da enseyi karartmadık ve eskiden oturduğumuz evlerin yolunu tuttuk. Tabii dedikodu merdivenlerinde başladı yolculuğumuz.
Bu merdivenler bizim evlerimizin olduğu 48 Evler ve 52 Evler'e gider. A'cım, 48'lerde biz ise 52'lerde oturur, her gün okuldan eve giderken bu merdivenleri kullanır ve bu merdivenleri inerken o günün muhasebesini, önemli olaylarını tartışır, kaynatırdık. Bizim zamanımızda yan tarafı geniş bir yeşillikti, şimdi kocaman ağaçlar büyümüş. Yıllar sonra onlu yaşlarını bitirirken inmeyi bıraktığın o merdivenlerden otuzlarını bitiriyorken iniyor olmak, çok tuhaf geldi; "keşke hiç büyümesek, hep öyle kalsaydık" dedim kendi kendime. Bu merdivenlerden ileriye doğru yürüdüğümde oturduğumuz ev, bana hep oldukça uzak gelirdi. Meğer iki adımlık mesafeymiş. 100 metre bile yokmuş merdivenlerle ev arasında.

Herşey aynı kalmış. Sanki hiç zaman akmamış gibi bu sokakta. Sadece ben küçükken minnacık olan ağaçlar kocaman olmuş.
                                    

52 Evler TK 2 / 7.12....bütün çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği ev. Bu resmi çekerken annem balkondan bakacakmış, "aaaaaa, ne çabuk gelmişsiniz! Hadi sallanmayın dışarıda, içeriye gelin" diyecekmiş, babam da kırmızı Ford Escort'uyla sokağın başından dönecek, bizi görüp şaşıracak, arabadan inip koltuğunun altına minik el çantasını sıkıştıracak ve "kaçta geldiniz?" diye soracak sandım. Belki herşey bir rüyaydı, hiçbirşey değişmemişti, bütün yaşadığımı sandığım şeyler aslında benim kafamdan uydurduğum şeylerdi. Meğer biz hala annem, babam, kardeşim bu evde, hiçbirşey olmamış gibi yaşıyorduk. İçten içe böyle olmasını diledim. Fotoğraf çekiyormuş gibi yapıp, oyalandım durdum evin önünde. Hani olur da gerçekleşirdi dileğim. Gerçekten babam arabadan inerdi, annem balkondan bakardı. Ama olmadı. Evin önünde dikildim durdum ama gerçek olan tek şey bu köhnemiş evdi. İçim buruk, kafam allak bullak geri döndük, okuldaki mezunlar günü kutlamalarına katılmak için okula gittik.

Yirmi yıl sonra aynı kapıdan tekrar girdik. Bahçede bizden yıllar sonra bu okulun koridorlarını, sınıflarını, bahçesini dolduran kahkaları ile ortalığı inleten çocuklar vardı. Kırkbeş dakikalık nostalji gezimizden, kafamız şişmiş olarak döndük. Eeee yaş kemale erince yüksek volumlu müzik ve çocuk sesi bir yere kadar çekiliyor. "Hadi" dedik "sıcaktan boğazımız kurudu, ıslatalım". Çarşıya Yalı caddesi'nin yeni düzenlenmiş mekanlarında bulunan Engin Balık'ta, bira, kalamar ve patates kızartması eşliğinde arkadaşlığımızın şerefne kadeh kaldırdık.

Biraz hoş beşin ardından, saat tam sekizde mezunlar günü yemeğinde tam kadro olmasa da çekirdek kadro olarak buluştuk.

Mezunlar derneğinin ilk büyük organizasyonu olduğu için bilumum aksaklıklar olmadı değil. Mesela biz plaket alacağımızı beklerken boynumuza olimpiyat madalyasının çakmasını taktılar. Hava durumu göz önünde bulundurularak mekanın bahçesi kullanılmak istenmişti ama ses sistemi ve aydınlatma düşünülmemişti. Karanlıkta kör dövüşü yapar gibi aldık madalyalarımızı. Yemeğe eşlik etsin diye çağırılan şarkıcının da repertuarı bilumum damar şarkılardan oluşuyordu ama işin fenası şarkıcı, bu şarkıları sanki silah zoruyla zorla söylüyordu. Ama şimdi adamcağızın hakkını yememek lazım; bizim sınıfın en sevdiği şarkı; "Alaplı'nın üstünden karga geçiyor"u atlamadı.
Ertesi gün yine sabahın erken saatinde yola çıktığımızda mutlu, keyifli ama bir o kadar da hüzünlüydük. Biz fark etmeden yıllar akıp gitmiş, geriye kalan sadece hala dünmüş gibi hatırladığımız anılarımız ve aradan ne kadar süre geçerse geçsin eski canlılığını koruyabildiğimiz arkadaşlıklarımız olmuştu.

*Resimlerin bazıları A.'cığıma ait. Kendisi çocukluğumuzdan beri fotoğrafçılıkla ilgilenirdi, şimdi tanınan bir doğum fotoğrafçısı oldu. Resimler için ona buradan çok teşekkür ediyorum.