6 Eylül 2007 Perşembe

Biricik


( Bu akşam biraz edebiyat parçaladım bakalım olmuş mu ? )

Duşun altında dakikalarca dikildi. Saçlarını, vücudunu köpürttükçe köpürttü. Ne kadar çok sabunlanır, vücudu sabundan görünmezse o kadar temizlendiğini, arındığını hissediyordu. Şampuanı saçlarına boca edip,hırçın hareketlerle sanki derisini kazımak istermişçesine saç diplerinde parmaklarını gezdirdi. Sabun bütün gözeneklerine nüfuz etsin istiyordu. Duş başlığından çıkıp vücudunda akıp giden suyun sabunu arıtışını, bıraktığı izleri, delikten yok oluşunu seyretmek hoşuna gidiyordu. Herşey; sıkıntılar, belirsizlikler, kötü duygular, o delikte yok oluyormuş gibi geliyordu ona. Her sabah temizleniyor, herşeye yeni bir başlangıç yapıyor, bir sonraki arınma ayinine kadar kendini bir parça huzurlu hissediyordu.
Aynada saçlarını tararken gittikçe artan kırışıklıklarına takıldı gözü. İnsan, aynada kendine bakmadıkça ya da eski resimler bir çekmeceden fırlayıp hatırlatmadıkça zamanın geçtiğini anlamıyordu. Hala kendini yirmilerinde, herşeyi başarmaya gücü yetermiş, dilediklerini gerçekleştirmeye zamanı varmış, hala hiçbirşey için geç değilmiş gibi hissediyordu. Ama zaman sinsiydi, acımasızdı, kendini farkettirmeden içten içe yol alıyor kişinin zayıf bir anında beklenmedik bir şekilde vurup can acıtıyor, aslında çok geç olduğunu vakit kalmadığını gösteriveriyordu.
Bugün yapacaklarını geçirdi aklından. Bakkala, manava uğrayıp akşamki ziyafet için birşeyler alacaktı. Bugün Biricik’in günüydü. Herşey güzel olmalı, hiçbirşey eksik olmamalıydı. Her ikisi içinde bu kısacık zaman o kadar önemliydi ki birşeyler ters gitsin istemiyordu. Kafasında planladığı gibi tıkır tıkır yürüsündü herşey. Giysi dolabını açıp çiçekli kısa kollu elbisesini giydi, ıslak saçlarını toplayıp minik bir çantanın içine gerekli ıvır zıvırı doldurup dışarı çıktı.
Apartmanın ağır demir kapısını açar açmaz güneş ışıkları gözünü aldı. Gün çoktan öğleyi bulmuş, komşu kadınlar sabah işlerini bitirip kahvelerini içmişler, tatlı bir rehavet içinde camdan sokağı seyredip, günlük dedikodularını yapıyorlardı. Derin bir nefes alıp, temiz havayı içine çekti. İçini bir huzur kapladı. Kısacık bir mutluluk anı, dudaklarına bir tebessüm yayıldı.
Hava o kadar sıcaktı ki sanki adımlarını atamıyor, olduğu yerde duruyormuş gibi geliyordu. Bazen rüyalarında kendini çok acelesi varmış, bir yere yetişmesi gerekiyormuş da bir türlü oraya gidemiyormuş sanki ayakları çimento dolu birer tenekeye saplanmışlarda onları kaldıramıyormuş gibi sıkıntıda gördüğü olurdu. İşte şimdi aynen öyle hissediyordu. “Dur sakin ol” dedi kendi kendine. “Daha vakit var, yetiştirirsin herşeyi. Fazla lafı uzatmasına izin verme, işini gör, çık. Fasulye pişerken pilavı ıslatır bir ara pişirirsin. Sıcak sıcak gelsin masaya.”
Kafasını kaldırdığında mavi boyalı eve geldiğini farketti. İçiyle tezat huzur veren bir mavisi vardı bu eski evin. İki üç basamaktan sonra önünde dikildiği kocaman kapının ziline uzandı. Kısa bir bekleyişten sonra çok tanıdık bir yüz kapıyı açtı. Ne bir günaydın ne bir merhaba dedi karşısındaki. “Seninki biraz bekletecek. Akşam olay çıkmış. Yeni gelenin ifadesini alıyor” dedi iriyarı kadın bezgin bezgin.
Onunkinin - Faça Rıza derler- odasına giden koridoru birlik arkalı önlü geçtiler. Kadın onun dinleyip dinlemediğine aldırmadan anlatmaya devam ediyordu, “Rıza dün kumarda kaybetmiş, üstüne bu kızda sorun çıkarınca delirdi. Dün geceden beri zor tutuyorum. İki saattir içerde tutuyor kızı. Dışarı çıkınca ne halde olacak bilmem.” Odanın önüne gelince bir koltuğa oturdu, kadında konsolun önündeki paketten bir sigara alıp pencerenin pervazına yaslandı. Derin bir nefes çekip sanki dumanla birlikte bütün sıkıntıları gidecekmiş gibi uzun uzun üfledi.
Paniklemeye başlıyordu, Rıza gerçekten kızdıysa kurtuluş yoktu. Yapılabilecek en büyük hataydı onu kızdırmak. Yıllar içinde öğrendiği en önemli şeydi bu; “Rıza’yı kızdırma.”
Kafasını duvara yasladı. Karşısındaki resmi belki defalarca görmüştü ama hiçbir zaman bu kadar dikkatli incelememişti. Rıza’nın evine hiç yakışmayan ama kimbilir kimden kumar borcu karşılığı aldığı bir resimdi. “İşte benim hayatımın özeti” diye düşündü. İki kişiliğin tek bedende birleştiği bir hayat. Odanın birindeki kadın oturmuş eğlendireceği adamı bekleyen, unutulmaz geceler vaad eden, arsız, çıldırtıcı, ayıp nedir bilmeyen bu yüzden de Rıza’nın en has müşterilerinin aradığı, kıymetli gözde. Diğeri ise her gecenin sabahında sanki hiçbirşey yaşanmamış gibi uyanan farklı, mazbut, içine kapanık, yorgun, sakin kadın. Kim inanırdı ki onun iki hayatı olduğuna; her zaman halini hatırını soran laz bakkal mı, söküğünü yırtığını diktirdiği terzi mi yoksa karşı dairedeki arada sırada sabah kahvesine gittiği yaşlı teyze mi ? Herşeye bir gün düzelecek umuduyla katlanıyordu. Resimdeki beyaz kapının ardında olduğunu düşündüğü yeni hayat için, biriciği için dayanıyordu onca adama, onların pis yılışık gülüşlerine.
“Güzelim çok mu beklettim seni ?” diyen Rıza’nın sesiyle kendine geldi. “Biliyorum acelen vardır ama kafasız bir kaltakla uğraştım. Karı bana dün gece pahalıya mal oldu. Ama dersini verdik gerizekalıya. Bu hır gürün içinde zarfını unuttum sanma. Al bakalım. Bir hafta kızınla iyice dinlen” derken belini sıkı sıkı kavradı. “Gel seni geçireyim.”
Kapı kapanınca ferahladığını hissetti. Herşey bitmiş geride kalmış gibi geldi. Ayakları hafiflemişti yere değmiyordu sanki.

3 yorum:

GULTEINEN ENKELINI dedi ki...

nefis bir deneme.. klavyene saglik... linklerime ekledim seni izninle:)

Gamlı Baykuş dedi ki...

Beğenmenize sevindim.İlham(i ) gelirse devam edicezişallah :)))

Esra Ercan Bilgic dedi ki...

Harika! İlham(i)'yi de seni de çoook tebrik ediyorum. Yalnız bu o dergide yayınlanmalı, mutlaka yayınlanmalı!