30 Aralık 2015 Çarşamba

madem öyle



Artık eski bir ODTÜ mezunu (iki sene sonra yirminci yıl madalyamızı almaya gideceğiz; aman Tanrım!!!!) olarak, son dönemde mezunu olmaktan her zaman gurur duyduğum üniversitemin malum kişi / kişilerce, belli niyetlerle bazı çarpıtılmış olaylarla karıştırılmak istenmesini, adı sanı bilinmeyen kıytırık üniversitelerce kınanmasını!!!! hazmedemiyorum. Şu ülkenin gurur duyacağı öğrenciler yetiştiren sayılı birkaç üniversitesinden birini karıştırarak ya da bu üniversiteyi bazı kesimlerin hedefine koyarak istediklerin elde etmek (üniversite arazisini ele geçirip, başka başka üniversiteler açmak gibi bir şey yumurtlamış birileri geeçn gün) acizlikten başka bir şey değildir.

Madem öyle bundan sonra ODTÜ'de böyle:

Türkiye’nin İslamiyet karşıtlığında önde gelen üniversitesi ODTÜ’de, Bahar Yarıyılı ders programları açıklandı. Rektörlükten yapılan bilgilendirmeye göre ODTÜ'lüler bu sömestrede kah domuz yiyerek kah okulca seks yaparak coşacak. Çarşambaları ise Evrim Teorisi özel günü...
Din karşıtlığına doyacaklar…
Ortadoğu Teknik Üniversitesi, son dönemde gittikçe artan din karşıtlığını bahar dönemi ders programına da yansıtarak perçinledi. Üniversitenin Ders Programları ve Kampus İşleri Daire Başkanı Umut Gököz, bugün yaptığı açıklamada sevinçliydi. “Akademisyeninden öğrencisine bu dönem iddia ediyorum Müslüman karşıtlığına doyacağız. ODTÜ’ye yakışır çok güzel şeyler hazırladık” diyen Gököz, programın şimdiden herkese hayırlı olmasını diledi. Programı oluştururken yemekhanedeki aşçıdan da, fizik profesöründen de görüş almaya özen gösterdiklerini kaydeden Daire Başkanı, bu sayede okulun her biriminde İslam inancında olanları hoş sürprizlerin bekleyeceğini dile getirdi.
Bahar Şenliği ile zirve yapacak
İkinci yarıyılda programın son derece disiplinli bir biçimde uygulanacağının ve bu konuda taviz verilmeyeceğinin altını çizen Umut Gököz, tüm bu çalışmaların meyvesinin ise Mayıs ayındaki Bahar Şenlikleri’nde alınacağını vurguladı. Deneyimli eğitimci, “Yani benim tahminim o esnaya kadar bu okulda 1 tane ile Müslüman kalmamış olur. Nihayet bi rahata ereriz. Ahaha onlar bi gitsin de stadyumda çıplak koşar üstümüze başımıza şarap dökeriz. Eğitim yuvası değil günah yuvası olacak burası günah!” sözleriyle kendisinin bile sabırsızlandığını ortaya koydu.
 İşte program
Konuşmasının sonunda titizlikle hazırlanan ders ve uygulama programını kamuoyu ile paylaşan Umut Gököz, ateist, komünist, anarşist ve terörist öğrencilerden 4.00 ortalama beklediğini de ekledi. İşte, ODTÜ’nün 2015-2016 2.Eğitim Öğretim Dönemi Programı;
Pazartesi: Her Pazartesi geleneksel olarak yemekhanede çıkan kurufasulyenin yerini artık domuz eti alıyor. Etten yemek tüm öğrenciler için zorunlu. Tamamını çiğneyip yutmayanların kümülatif GPA’lerinden 4 puan düşülecek. En yüksek kümülatifin 4 olabildiği okulda bu direkt uzatma anlamına geliyor.
Salı: Okulda ilk kez bu sene açılan GrupSeks101 dersi yine tüm öğrencileri için zorunlu. Sabah 08:40’da fizik çimlerinde toplanılacak ve coşkuyla sevişilecek. 08:40’a uyanamayanlar için 12:40’da recitation var fakat profesörler girmiyor, asistanla sevişirim diyenler için ideal.
Çarşamba: Bundan böyle her Çarşamba, Evrim Teorisi Günü olarak ilan edildi. Yaradılışa inanmakta ısrar edenler Çarşamba günü MM Binasının tepesine ayaklarından asılacak. Namaz vakitlerinde mescitlere maymun salınacak.
Perşembe: Rektörlüğe ait sulama araçlarıyla okul girişinden itibaren herkesin üzerine alkol püskürtülecek. Lavabo ve duşlardan saf alkol akıtılacak. Özel güvenliklerin yapacakları trafik uygulamasında 120 promil altında çıkacak öğrenciler disipline sevk edilecek.
Cuma: Her Cuma namazı öncesinde Odtü’deki mescitlere saldırılacak. Namaz kılmaya çalışanlar darp edilecek. Saldırılar, ezandan bir süre önce yapılacak genel anonslarla başlayacak. Dersler yarıda kalacak, dükkanlar kapatılacak ve tüm inançsızlar huşu içinde dövme eylemini eda etmek üzere mescitlere akacak.
'Bari namımız yürüsün'
Umut Gököz, son olarak bugüne dek bilimsel bir eğitim için oluşturulan ders programlarına ve çalışmalara rağmen, dışarıdan hatırı sayılır bir kitlenin kendilerini böyle bir işleyişin içinde düşünmesinden dert yanarken, 'Valla madem öyle, artık hodri meydan. Hiç değilse bari yok yere adamları yalancı çıkarmayalım, namımız yürüsün' dedi ve neşe içinde Allah'a şirk koşarak sözlerini noktaladı. 


(Bu güzel haber için Zaytung.com'a teşekkürler)

28 Aralık 2015 Pazartesi

pardon


Geçen haftanın magazin gündemine damgasını vuran Kainat Güzellik yarışmasındaki yanlış anons skandalı, yıllar yıllar önce artık neredeyse milattan önce denilebilecek bir zamanda ben yedinci sınıftayken başıma gelen benzer bir olayı hatırlattı (yok; okulun en güzel kızı falan seçilmedim ne yanlışlıkla ne doğrudan). Ben yedinci sınıftayken sık sık kompozisyon yarışmaları olurdu ve ben de habire bir şey yazar verir ama bir türlü bırak dereceye girmeyi aday adayı bile gösterilmezdim. En büyük isteğim yazdığım bir kompozisyonun aday adayı gösterilmesiydi. Gel zaman git zaman ben yazıyorum bir şey olmuyor derken bahar geldi çattı ve güzel bir bahar günü öğleden önceki son teneffüste Türkçe öğretmenim yazdığım kompozisyonun dereceye girdiğini ve öğlen teneffüsünde yemekten sonra yazımı temize çekmem gerektiğini söyledi. Hala dünmüş gibi hatırlıyorum; mutluluktan havalanmıştım neredeyse. koştura koştura değil uça uça yemeğe eve gittim ve yine uça uça döndüm. Türkçe öğretmenimi buldum ki yazımı alıp temize çekeceğim. Adam ne dese beğenirsiniz:"Canım kusura bakma çok pardon; ben sizin soyadlarınızı karıştırmışım, derece giren senin değil adaşının yazısı!" Veeee tabi ben o uçtuğum bulutların üstünden iki seksen yere kapaklandım son sürat. Ağlamamak için kendimi çok zor tuttuğumu hatırlıyorum bir de. Bu olaydan sonra daha da yazmadım zaten yani yazdım da kendime yazdım. Ama şimdi düşünüyorum da olur da bir gün bizim kapıcı Nevzat'ın hikayesini anlatıp (Nobel kazanıp bozacının hayatı yazılabiliyorsa) Nobel kazandığım zaman ödülümü beni bozum eden öğretmenime adamayı düşünüyorum. Şöyle ödülü sol elimle kaldırıp: "Bu ödülü benim yazdıklarımı dereceye sokmayan ve soyadımı karıştırıp yazarlık hevesimi kursağımda bırakan Türkçe öğretmenime adıyorum; anne sen kusura bakma!" diyeceğim.

19 Aralık 2015 Cumartesi

büyük düşün

Bir önceki "sandalye" postumda hayallerimin hiç de büyük olmadığını yazmışlar. Hatta takipçi sayım düşmüş; o kadar tiksinmişler hayallerimden yani. Aşkolsun ama ya valla bozuldum. Ama niye böyle yapıyorsunuz alıştıra alıştıra büyük düşüneceğiz inşallah sübhaneke dinimiz amin!!
Hepinizi salonda seviyorum.
Bu kısa animasyon film hoşuma gitti, bir paylaşayım dedim.

17 Aralık 2015 Perşembe

sandalye

Normalde üşengeç bir insan değilimdir ama bazen bazı şeyleri yapmaya çok üşenirim. Mesela mutfaktaki üst dolaplardan kavanoz vs almam gerektiğinde bunu evdeki merdiveni kullanmak yerine plastik sandalyeye basıp mutfak tezgahına zıplayıp dolaba ulaşmak ve türlü cambazlıklarla o kavanoza ulaşarak yapmak bana hem daha pratik hem de daha eğlenceli geliyor. Kendi çapımda bir aksiyon havası yaşıyorum evde. Dün gece yine mutfakta tezgah üzerinde cambazlık yaparken aşağıya inmek için üzerine bastığım plastik sandalyenin ayağı kırıldı ve ben iki seksen yere kapaklandım ve bununla da kalmayıp kafamı feci şekilde yere vurdum. Bir süre yerde yattıktan ve beyaz değil de sarı ışığa (hani şu öldüğümüz zaman tünelin sonundaki beyaz ışık bana bu sefer sarı gibi gözüktü ama muhtemelen benim baktığım mutfak tezgahının üstündeki lambanın ışığıydı o) bakıp bakıp durduktan sonra hasar tespit raporu yaptım. Çok şükür bacakta kolda vs de kırık yoktu ama kafamda bir aydınlanma vardı. Sanırım kafamdaki bütün çatlak kiremitler yerine oturdu. Bu aydınlanmanın vermiş olduğu bilinç berraklığı ile hemen yeni yıl kararlarımı alıyorum şimdi. Belki bu aydınlığı kaybederim neme lazım, hemen bir kenara bir şeyleri not etmeli.

1. Plastik sandalye ile cambazlığa reform lazım. Ya plastik sandalyenin markası değişecek ya da tezgah üstü cambazlığımıza tahta sandalye ile devam edeceğiz. Yeni yılda Bauhaus yolu gözüküyor bize.

2. Bu sene büyük oynamaya karar verdim ve evrenden ir Biskolata erkeği istiyorum. Verenin bir yüzü vermeyenin iki yüzü kara olsun. (inşallah sübhaneke dinimiz amin!!!)))

 
3. Dedim ya büyük oynamaya karar verdim. Oldu olacak bu sene lotodaki büyük ikramiye de benim olsun ve Biskolata erkeğim, ben ve kızım Maldivler'e taşınalım. Zaten bu ülkenin yaşanacak yeri kalmadı, bari hayatımızın bundan sonraki faslını aşağıdaki resimdeki gibi yayıla yayıla geçirelim. Bir daha mı gelicez bu dünyaya yani.
 
 
4. Motorsiklet ehliyeti işini artık erteleyip durmayayım ve yılbaşından once sınava girip geçtim Vespa'yı falan şöyle kocaman bir Kawasaki alayım.
 
 
 
 
5. Hadi oldu olacak arabayı da değiştireyim bari. On senelik Opel Corsa,  bu sene kırkına basacak olan bana yakışır mı yaeee!! Bana şöööleeee en güzelinden, en siyahından bir Mercedes jip.
 
 
 
6. Hmmmm....dur bakayım ne isteyeyim başkaaaa?????!!! Hah buldum, lotodan para çıktı ya Maldivlere gitmeden once biraz gezmeli tozmalı; ver elini Venedik, Toskana, Amalfi, Sicilya, Küba, Portekiz, Boston, NewYork. Bu şehirleri / ülkeleri görmeden ölmek yok, Maldivlere gitmek yok.
 
Ehh, şimdilik bu kafayla yeni yıl isteklerim bunlar. Son günlerde elime tutuşturdukları kişisel gelişim kitaplarında yazdıkları gibi; "bütünün ve benim hayrıma olacak şekilde, sağlıkla, kolaylıkla olsun hepsi inşallah!!"

9 Aralık 2015 Çarşamba

yeni yıla doğru

*yeni yıla doğru yine her yeri ışık ve renk cümbüşü kapladı. zaten yeni yılla ilgili en ve tek sevdiğim şey her yerin ışıklarla donatılması, çam ağaçlarının ve etrafın yılbaşı süsleri ile süslenmesi. hayatta her şey yolundaymış gibi klasik bir "üstünü kaplama" ritüeli işte yılbaşı. aslında ömrümüzden ömür geçiyor o kadar.

*yeni yıla doğru yeni planmış, yeni yıl kararlarıymış almıyorum. almayalım bu sene de karar marar ne olacak bakalım. sallayalım kendimizi yokuş aşağı, ne olursa artık.

*yeni yıla doğru çoktan başlandı o gece neler yapılabileceğinin planlanmasına. ben elimi yanağıma koyup izliyorum konuşulanları, benim program belli; ptt ve sanırım bir de, bir şişe Bozcaada şarabı o kadar işte.

*2015 çarptı geçti 2016 yaraları sarsa bari.

4 Aralık 2015 Cuma

piedra ırmağı

Dünün bilmem kaçıncı dersini yaparken gecenin bir vakti, üç aydır aynı konuyu tekrar tekrar yapmama rağmen tatlı A'nın hala o konudan bir haber olmasının acısı saplandı yüreğime. Üç aydır İngilizce'nin geniş zamanı, şimdiki zamanı ve geçmiş zamanının etrafında dönüp duruyoruz. A'nın bugün sınavı var ve bunları artık gerçekten çok iyi biliyor olması gerekiyor çünkü bu üç konuyu öğretebileceğim her yolu deneyerek öğrettim, yapmadığım maymunluk kalmadı ama dün verdiğim alıştırmaları yaparken -daha doğrusu yapamazken- A'cım bana o kadar boş gözlerle baktı ki ben o an ders çalıştığımız masanın yanından havalandım, odanın içerisine moleküller halinde ayrıldım ve her bir zerremin sanki uzay boşluğundaymışcasına ağır çekim odanın duvarlarına çarptığını gördüm sonrasında A'nın bana hala boş boş bakan (ve eminim bir yandan da şöyle düşünmekteydi A'cım: "bu kadın bana bir şey diyor ama benim hard diskte onun söylediklerine, sorduklarına dair en ufak bir belge yooookkk!") gözleriyle benim dolu dolu olmuş gözlerim karşılaştı; "Bırak A'cım, bırak dağınık kalsın herşey!" dedim. "Zaten saat olmuş dokuz, sen yatmadan kelimeleri çalış; yarın da dikkatli oku soruları" dedim çıktım.
Sessiz ve soğuk sokakta arabama doğru ilerlerken; "Piedra ırmağını bulsam da kenarına oturup ağlasam, sanki yıllarca ağlamamışım gibi ağlasam, ağlasam ağlasam ağlasam, gözyaşlarım ırmağın sularına karışsa, sonra ben o ırmağa karışsam, ovaların vadilerin, ağaç köklerinin arasından geçip gitsem" diye düşündüm düşündüm düşündüm düşündüm düşündüm düşündüm düşündüm düşündü düşünd düşün düşü düş dü dü d d d..........

1 Aralık 2015 Salı

teletabi kafası




"Çocukluğunuza ait en belirgin anılarınız nedir?" diye sorsalar sobalı evde banyodan oturma odasına depar attığım günlerde (bu laf bana ait değil; twitterdan arakladım) anneannemin kocaman yatağında yine kocaman yorganının altında kaybolurken onun bana anlattığı "bok böceği masalı" nı (evet bana bok böcekli falan masallar anlatan bir anneannem var. Şimdi çok yaşlandı, geçen gün telefonda anlattırmaya çalıştım bu masalı; "şimdi kafamı toplayamayacağım sonra anlatırım dedi, kafasını toplaması bir ayı aldı. Sonunda oturmuş yazmış, annemle gönderdi masalı.) dinlediğim zamanlar ve sobada portakal kabuğunu yaktığım zamanlar diye cevap verirdim herhalde.
Bu sabah uyanınca aklıma geldi; o zamanlar ne teletabi kafası varmış bende. Herşey "lalalapo!" oh ne ala memleket.
Şimdide o kafadan istiyorum ben. Sürekli etrafta "lala po" diye dolaşıp "gün güneşli insanlar neşeli gel sen de katıl bize!!!!! ipsy dipsy lala po! teletabiyiz!" demek istiyorum.
Olsa ben de bir "lala po" kafası; iklim değişikliğiymiş, önümüzdeki yıllarda su kıtlığı yaşayabilirmişiz, su savaşları çıkabilirmiş, Tahir Elçi vurulmuş, Ankara'da yüzler katledilmiş, Rusya da zaten doğal gazı kesecekmiş, Can Dündar ile Erdem Gül'ü de içeriye atmışlar, özgürlük, adalet, eşitlik bu ülkede artık bir semt adı bile değilmiş vs vs vs  vs vs vs vs vs vs vs vs  hiç umrumda olur muydu? Olmazdı. Herhalde tek düşündüğüm "Kısmetse Olur" programında Elçin'nin Erdem'i mi yoksa Caner'i mi seçeceği olurdu. Aaaaah ah ben bir çarşıya gideyim, belki teletabi kafası bulurum.

18 Kasım 2015 Çarşamba

where is the water?

Geçen pazar Vodafone İstanbul marathonunda 10 kilometre koştum. 10K koşmak fena değildi de organizasyon bir felaketti. Sabah en geç dokuzda Altunizade'de Boğaz köprüsünün ayaklarının orada olmamız söylendi, biz erkenden gittik yerlerimizi aldık. Sadece biz değil orada çeşitli yardım derneklerinden bir sürü kişi, İstanbul halkının ben diyeyim dörtte ikisi siz diyin dörtte üçü koşmak, yürümek, piknik yapmak, selfie çekmek, evlenme teklifi etmek, "ana ana ana leeeyyynnn, oğlum bu köprü fena sallanıyooere!' demek için bekliyordu. ancak bu güruhun içersinde "köprüde selfie çekmek isteyenler" sosyal yardımlaşma ve dayanışma derneği mensupları açık ara öndeydi. Bir nevi Vodafone Boğaz Köprüsünde Selfie marathonu oldu desek yalan olmaz.



09:05'de start alacağımız söylendiği halde başlamamız 09:30'u buldu. Koşunun başlangıç parkuru, köprünün üstüne serilen vatandaşlar ya da "koşmak ne yaaeee!!!" diyerek yürümeyi ve etrafına bakınmayı tercih eden insanımız sayesinde koşmaktan çok judo, tekvando ya da jui jitsudan oluşan triatlon kıvamındaydı. Bir yandan koşup bir yandan da sağdan soldan gelen yayaları ekarte etmeye çalışmak, tam hızlanacakken aniden önünüzde duran sarmaş dolaş olmuş çiftleri sert bir manevrayla çalımlamak zorunda kalmak gerçekten çok zordu ama sonunda sağ salim arkamızda ölü ya da yaralı bırakmadan vardık Beşiktaş sapağına. Oradan sonrası koşunun en keyifli kısmıydı, hele Barbaros'a gelip, o yokuştan aşağıya kendimizi koşunun rüzgarına kaptırıp soluğu önce Kabataş'ta sonra da Eminönü'nde finish çizgisinde aldık.


Organizasyon klasik Türk işi (göstermelik, plansız programsız, bölük pörçük) ama İstanbul, Altunizade'den Eminönü'ne kadar trafiksiz mükemmeldi. Genlerime kadar temiz hava ile doldum; finish çizgisine, hiç durmadan 10K koşmanın ve gönüllerin birincisi olmanın haklı gururu ile vardım. Gözlerim doldu mu? doldu valla ne yalan söyleyeyim hatta koltuklarım kabardı sonrasında da kocaman bir gülümsemeyle kaplı yüzümü güneşe dönüp vapurun rüzgarında terimi soğuttum.
Bu marathon bitti, bundan sonraki hedefimiz uluslararası arenada gönüllerin birincisi olmak.

*Başlık, koşu sırasında Nestle'nin parkur kenarından uzattığı suları almak için hamle yapan arkadaki bir koşucudan duyduğum bir soru.

12 Kasım 2015 Perşembe

vicky





Küçükken hiç kaçırmadan izlediğim çizgi filmdi Vicky the Wiking. Koca koca adamların çözüm bulamadığı sorunlara Vicky hemen çözüm buluverir, herkesi kendine hayran bırakırdı. Bir de sevinince koşar havaya şıçrar ve iki ayağını yandan birbirine vururdu. Bugün de benim okulun kampüsünde koşturup havaya sıçrayıp ayaklarımı havada birbirine vurasım vardı çünkü evlat edinme prosedürlerinin ikinci ayağı ev ziyaretine gelecekler yakında, büyük ihtimalle haftaya.
Maceramızın son bölümünde (değerli seyirciler / okuyucular)iki hafta önce evraklarımı teslim edip bir dizi ahret sorusuyla sorgulanıp, "bu daha başlangıç, devamı misliyle gelecek" diye nitelendirilebilecek diğer prosedürler hakkında bilgilendirilip okunacak üç kitap ödevi verilerek eve postalanmıştım. O gün bugündür ne arayan vardı ne de soran. Tabii bir karga klasiği olarak ben kendi kendime bu sessizliği kötüye yorup, dosyamı kapattıklarını, bu işin "daha başlamadan bittiğini, zaten benim neyime ki, ben kim oluyorum ki" gibi bir dizi cümleyi ardı ardına kendi kendime sıralayıp, ev ahalisine (bay köfte ve kara kıza; misket bey karizmatik, o pek ilgilenmiyor bu işlerle) dert yanıp duruyordum. İşin kötüsü bizim okulda daha önce evlat edinmiş olan arkadaşımla konuştuğumda bundan sonraki prosedürlerin çok yavaş ilerlediğini, kendisinin bütün işlemlerinin bitmesinin iki yılı aldığını duyunca, takvimi elime alıp oturup kabaca bir hesap yaptım, bu işler böyle kağnı hızıyla giderse bana anca gelse gelse onsekiz yaşında bir çocuk gelir; "hazır burada büyümüşü var sen al bununla ilgilen" derler diye düşünüp, bir de üzerine oturup ağladım (onu da kendi kendime kimselere göstermeden yaptım ki sevmem ağladığımın görülmesini).
Artık nedendir bilmiyorum bugün olaylara müdahele etme genim devreye girip, "kızım kendi kendini yiyeceğine aç telefon, hazır bahanen de var; başka ilden evlat edinmek istemem demiştin, konuştun ya okuldaki başı büyüklerle, dediler ya sana; "aaaa olur mu sana haber gelince iki gün içinde o şehre intikal etmen gerekince biz sana izin veririz dediler ya, 'fizanda da olsa gider alırsın o bebeği hem fizanı da gezersin fena mı?' dediler ya. İşte aç telefonu ben 'fizanda da olsa gidicem o bebeği görücem' de işte hem de bu arada üç numaralı şirin çiko sesinle 'hani bana çaya gelecektiniz, noldu o iş?' diye de sor, bastır, durma, yürü be koçum, kim tutar seni!' diye kendi kendime gazı verince, açtım telefonu. Üç numaralı çiko sesimle hal hatır üç beş, fizan meselesine giriş derken eve ziyarete bağladım. "Hani bana da gelecektiniz?" demeye kalmadı, benim dosya ile ilgilenen G. hanım; "ben de sizi arayacaktım zaten, size geleceğim bu aralar" diyince Sultan filminde evlenme teklifi Sultan tarafından kabul edilen Bulut Aras gibi sevinç nidaları atarak rektörlük katını turlayasım geldi ama onun yerine okul çıkışı soluğu spor salonunda alıp 10K'cık koştum. İyi de oldu haftasonu pazar günü yarış var. Zira ben bu gazla ipi de göğüslerim belki belli mi olur.

3 Kasım 2015 Salı

hadi

Uyanıyoruz işte bize ayrılan sürenin sonuna gelmediysek eğer ve her uyanış yeni bir başlangıç el değmemiş.

Her sabah uyanınca ben, yatak odamın camından karşı apartmanın üstünde gökyüzüne asılı Lucifer (Sabah yıldızı) ile selamlaşıyorum. "Günaydın! günün güzel geçsin" diyoruz birbirimize göz kırpıp. Bu sabah da bakıştık birbirimize "hadi" dedi bana "üzme kendini bu kadar, yılmak yok öyle ya da böyle yola devam. hem sen işler karışınca kendine demez misin hep 'panik yok, sakin ol' diye, işte o hesap sakin ol. her şey hallolur, olmazsa bile ne olursa olsun ayağa kalkıp mücadele etmek lazım, ne olursa olsun sen pes etmezsin ki."

Sonra karşıma bu yazı çıktı, Diken'den Hürrem Sönmez yazmış: "Yılgın değiliz çünkü yalnız
olmadığımızı biliyoruz".

"Aşktan ve ayrılıktan konuşuyorduk bir gün bir arkadaşımla; sonunda  kaybetmenin acısını yaşadığımız ve kalan hayatımıza kalbimizde derin bir kesikle devam etmek zorunda kaldığımız türden aşklardan.
Hikayesi son derece trajikti, sevdiğini kaybetmenin en ağır ve zorlu haliydi çünkü başına gelen. “Peki” dedim, “Zamanı geri alma şansın olsaydı onu hiç tanımamış, dolayısıyla bu mutluluğu ve sonrasında gelen bu acıyı da hiç yaşamamış olmayı tercih eder miydin?” Bir an bile tereddüt etmeksizin, “Hayır” dedi:  “Asla! Aksine aynı şekilde sonlanacağını bile bile onunla bir yıl daha yaşamak için kalan ömrümü feda ederdim.”
Bu cümledeki iddianın keskinliği bunun zaten mümkün olmadığını bilmekten kaynaklanabilir. Önemli değil, payımıza düşen bilgi değişmez. Hayata anlam katan insanlar bir dirhem bal için kırk çeki odun çiğnemeye razı olanlardır, tek bir gülüş için bir ömrü feda etmeye hazır olanlar.

Buna göre kurgulayacağız hayatı

Sabah uyandığımda garip bir şekilde bu konuşma geldi aklıma. Epey bir kısmımızın üzgün, bedbin, ‘Evet şimdi nereden devam ediyoruz’ diye düşünerek uyandığı bir sabahtı bu.
Dünyanın başka bir yerinde doğmuş olsaydık, belki başka türlüsüne uyanabilirdik evet; tertemiz bir sokakta, ağaçlara baktığımız, taze bir sonbahar havasını içimize çekip gülümseyerek yürüdüğümüz, köpeğini gezdiren yaşlı mutlu insanları, parkta müzik dinleyerek koşanları seyretttiğimiz bir sabah olabilirdi bu örneğin, ama değil. Olmadığına göre buna göre kurgulayacağız hayatı.
Öğrendik ki mutluluk bir andır, mutsuzluk ise uzun bir yol, ya da şairin dediği, “Bir kasaba meyhanesi.” Bizimki gibi bir ülkede yaşamanın tarihine dönüp baktığımızda, uzun  yatay keder çizgileri arasında parlayan nokta kadar yıldızlardır mutluluk dediğimiz.

Hacca giden karınca misali

8 Haziran sabahını hatırladım bu yazıyı yazarken. Güneşin doğuşunu izlemiştim pencereden. Yüzümüzde bir tebessüm, içimizde bir kıpırtıyla gelen bir sabahtı…
Bütün mutsuzluklardan, sıkıntılardan ve hüsranlardan bize yıldız gibi parlayan anlar kalır. Tarihin akışını da o anlar değiştirir, yaşarken her zaman anlamasak da. O anlar içindir ‘uzun ve istikrarlı mutsuzluğumuz.’ Hayatta aksinin de mümkün olduğunu bildiğimiz içindir.
Kendi payıma hiç tatmadan ve yaşamadan, hiç öğrenmeden geçip gitmektense, ne olduğunu bildiğim ve yaşadığım bir şey için mücadele ederek gitmeyi, onun ezasına da katlanmayı tercih ederim. Hacca giden karınca meselini bilirsiniz: “Bu topal ayağınla sen kim çölü geçip hacca gitmek kim” demişler, “Olsun” demiş o da, “Gidemesem bile yolunda ölürüm.”
Bugün böyleyiz evet, ama yılgın değiliz, çünkü ‘başka türlüsünün de mümkün olduğunu’ bilecek kadar şey yaşadık. Yılgın değiliz, çünkü yalnız olmadığımızı biliyoruz. Kederli olabiliriz evet, keder de insan içindir. Ama ‘Hayalgücü iktidara’ demeye devam edeceğiz. Başka yolu yok.

‘Karşı Kıyı’

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Çetin Altan’ın eski bir yazısı vardır, ‘Karşı Kıyı’yı anlatan. Ondan alıntı yapmak istedim bugün…
“Kimi sırtına taktığı kanatlarıyla uçar gibi oluyor, ötekiler ‘Uçuyor, uçuyor’ diye bağırırken, dizüstü yere yuvarlanıyordu. Kimi kıyıdan bir koşu tutturuyor, sonra aşılmaz bir kayayla karşılaşıp süklüm püklüm geri dönüyordu.
Bazıları da karşı kıyı üstüne düşler kuruyorlardı. Hiç çalışma yoktu orada, acı yoktu, ölüm yoktu. Mevsim hep bahar, rüzgar hep ılık, aşıklar hep mutluydu. Göğüslerde, umutlu ve özlemli bir nefes dolaşıyordu:
– Ah, bir geçebilsek karşı kıyıya, diye…
Acaba gerçekten karşı kıyı var mıydı?
Belki vardı, belki yoktu…
Belki karşıda da bir yığın insan, çürüklük yaşından önce, bu kıyıya geçmek için, yüzmeye, uçmaya, kıyıdan bir yol bulmaya, bataklığı kurutmaya çalışıyordu.”
Bir karşı kıyı yoktur belki, bilmiyoruz, ama biz varlığına inanmışız ve o karşı kıyının yolunda nokta gibi parıldayan yıldızlar, mutlu anlar görmüşüz. Varsın karşı kıyı olmasın ne fark eder, sırf o anlar için bile inanmaya değmez mi…."

Umutlarımın, hayallerimin ve dileklerimin sıcak süte batırılmış un kurabiyesi gibi dağılmasına izin vermiyorum.
Arabayı duvara çarpma ihtimalini bir süreliğine rafa kaldırıyorum.

2 Kasım 2015 Pazartesi

bittim

"enseyi karatmayın!!" olduuu

"güzel günler göreceğiz" hı hı hı oldu canım başka

"mücadeleye devam,inadına barış" öyle miiii! nerede bu mücadele? benim evin salonunda mı,olur bu akşam biraları alın gelin o halde!!

Şimdi baş parmağınızı işaret parmağınız ile orta parmağınız arasına sokup elinizi bileğinizden döndürüp yüzünüze çevirin. Evet bu size / bize son onüç senedir yapılanların işaretidir ve yukarıda girişte yazdıklarımı da biz azınlıkların kendi kendini rahatlatma, gaza getirme ya da bir nevi mastürbasyonu olarak düşünün.
Bilmiyorum neyse ne ama ben bittim. Dün sabahın köründen beri sandık başlarında uğraşıp daha biz okuldan çıkmamış ve sandıkları teslim etmemişken atılan zafer nidalarını duyduğumdan beri çaresizim, fena halde umutsuzum, yalnızım ve tükeniğim. Hiç bir şeyle ilgili umudum, isteğim ve inancım kalmadı. ruhum bedenime o kadar ağır geliyor ki dün akşamdan beri vücudum çökük, zorla yürüyorum zira ruhumu taşıyamıyorum. Varolmanın dayanılmaz ağırlığı ağır geliyor omurgama. Ağlayamıyorum bile, katıldım kaldım.

Herkes gitmekten bahsediyor, onların gidebilme ihtimalini seviyorum ve bir kenarda durup kollarımı kavuşturmuş izliyorum onların gidebilme ihtimallerini, evet biraz imrenerek biraz da merakla. Yolları açık olsun diyorum ve bu sabah bulduğum bir Kavafis şiirini armağan ediyorum onlara:

'Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim,' dedin
'bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı
karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.'

Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma -
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.

Kavafis

Onlar gidebilme ihtimallerini konuşurken ben arabamı duvara nasıl çarparım da kendimi atomlara bir daha birleşmeyecek şekilde nasıl ayırırımın hesabını yapıyorum.
O kadar bittim işte ben...

22 Ekim 2015 Perşembe

labirent

 
 
Bungee jumping yapmaya başlarken tepeye çıkana kadar sorun yoktur. Hatta aşağıya kuşbakışı bakarken karınca kadar olmuş insanlar, tepeler, ağaçlar o kadar güzel görünür ve o yükseklikte hissettiğiniz rüzgar sizi öyle mest eder ki bir an orada niye bulunduğunuzu unutur, alemi seyre dalarsınız. Her şey inanılmaz bir sessizlik içinde ayaklarınızın altında serilidir ta ki o klik sesini duyana kadar. O sesten sonra ipler boşalır, biraz önce sizi tatlı tatlı okşayan rüzgar bu defa yüzünüzü şiddetle yalarken inanılmaz bir adrenalin salgılar ve vücudunuzu kontrol etmeye çalışırsınız aksi takdirde parçalara ayrılacağınızı düşünürsünüz. Ama sonra yere çok az bir mesafe kala her şey biter, rüzgar yine tatlı tatlı yüzünüze çarparken o müthiş adrenalinden pelteye dönmüş vücudunuz sadece o boşlukta amaçsızca salınmak ister. Sanki hayatı boyunca orada öyle asılı kalsanız hiç bıkmayacakmış gibi salınmak istersiniz.

Yukarıdaki resimde görülen siyah dosya öyle böyle bir dosya değil benim için. Yarın o dosyayı teslim ettiğimde hayatımın ipini çekip, klik sesini duyacağım ve son sürat bir labirente gireceğim. Bence kapkaranlık ve hiçbir şekilde önümü göremediğim, el yordamıyla, hislerimle ve de okuyacaklarımla yolumu bulacağım bir labirent bu. Çok korkuyorum ama işin tuhafı, bu korkudan da başıma geleceğini bildiğim şeylerden de zevk alıyorum.

Artık söylemenin vakti geldi sanırım....

Geçen biri "nasıl bir işe başvuruyorsunuz?" diye yazmış. E haklı tabii habire Erenköy Ruh ve Sinir ziyaret edilince insanların aklına türlü türlü şeyler gelebilir.

Efenim annelik işine başvuruyorum. Yedi yirmidört ömür boyu taahhütlü bir iş bu. Bile isteye bir evlat edinebilmek için başvurdum ve bir süredir gereken belgeleri toplayabilmek için uğraşıp duruyorum. O postlar bu işin yazılarıydı işte. Yarın topladığım belgeleri teslim ediyorum. Bundan sonra beş görüşme ve sonrasında da süresi belirsiz bir bekleme dönemi var. Bana şans dileyin.
Ya labirentte kaybolacağım ya da bir şekilde yolumu bulacağım.

21 Ekim 2015 Çarşamba

ne şans




Adaletin bu mu dünya yaaaa!!!!!! Sen git Kanada'ya böyle bir başbakan ver bize de düşen uzun olsun, ne şans yaaaaa!!! İsyaaaaannneeeenn.....Üzüntü ve muz kabuğu diyorum da başka bir şey demiyorum. Şu Kanada'ya göçmenlik başvurularına bir daha bakayım ben en iyisi.

20 Ekim 2015 Salı

evladiyelik



Altı saat dersin üstüne bir de özel dersi bitirmiş, dön dolaş aradığım D&R'da yine dön dolaş ara tara zar zor bulduğum, aldığım kişinin beğenmesini umduğum (tövbe tövbe insan hediyesini beğenir mi ama ben bayıldım, hatta her sayfasını keyifle açtım durdum) kitabı paketletirken geldi telefon:

M.D: Merhaba, nasılsınız?

E: Aaaa merhaba iyiyim, siz nasılsınız? (bir yandan da bayram değil seyran değil bu saatte niye beni aradı ki? diye düşünüyorum)

M.D: İyiyim, teşekkürler. Gelmiyor musunuz?

E: Nereye?

M.D: Derseeeee

E: Ne dersi?!!!??? Bugün değil ki dersimiz, çarşamba diye konuşmuştuk ya!!!

M.D: .........

E: Hani ben kapıdan çıkıyordum, ödevsiz günü yapalım dersi, çarşamba yaparız demiştik ya. (konuşmanın bu kısmından anlaşılacağı gibi yırtmaya çalışıyorum. Telefonu bir an önce kapatmayı, eve gitmeyi, duşumu alıp, biran önce çorbamı içip aç karnımı doyurmayı ve hepsinden önemlisi ayağımı uzatmayı hayal ediyorum. Beynimin ve midemin içinde "çorba salata çorba salata çorba salata belki köfte çorba salata belki köfte" diye dans edenler var ama heyhat yine yukardakinin olayda parmağı var)

M. D: Hay Allah! Benim kafam şey olmuş....Ama A.'nın ödevi varmış (tam bu noktada arka fondan gelen böğürtülerden durumun vahim olduğunu ufak çaplı bir kriz durumunun söz konusu olduğunu çakan evladiyelik hoca olarak duruma el koydum)

E: Tamam yarım saat içinde ordayım. (gören de nöbetçi doktor sanacak. "saat olmuş 19:45. bu saatte ne dersi layn, ben de insan evladıyım, eve gelince vakti zamanında bakın şu çocuklarınızın ödevine, anneliğin kitabını bana baştan yazdırmayın" demek var ama içimdeki şu nöbetçi öğretmen iş başında işte kahretsin)

Neyse anlaşıldığı üzere gittik ödevi hallettik ama ben de bittim. Eve geldiğimde biri "İ " dese üzerine kusacak haldeydim. Valla aha buraya yazıyorum bir emekli olayım bir daha ingilizce'nin yüzüne bakmayacağım. Bu ne ya!

Şimdi neon tabela bakıyorum, balkona asacağım böyle janjanlı olanlardan, on metre öteden görünsün; "Evladiyelik hoca, hangi gün hangi saatte olursa olsun sizi adresinizde bulur, iki kelime öğretir, varsa abuk subuk projeniz onu yapar, çevirinizi halleder iyi akşamlar der çıkarız"

19 Ekim 2015 Pazartesi

kafamda deli sorular

Kafamda deli sorular var;

1. Niye ben önüne gelinceye kadar kıpırdamayan asansör tam ben önüne gelince hareket eder ve ben asansör beklemek zorunda kalırım?

2. Ben kalın giyinince ısınan hava niye ince giyinince soğur?

3. "Yaw önemli değil bu kağıt atayım!" dediğim kağıtlar niye daha sonra lazım olur?

4. Zeytinli poğaçaların zeytinleri niye az ve poğaçanın ortasında oluyor?

5. Canımız çok ama çok sıkılınca niye atomlarımıza ayrılıp bir süre kapsama alanı dışında kalamıyoruz?

6. Niye dokuz ayın çarşambası bir araya gelir?

7. O kadar koşulara para yatırmışken ağız tadıyla koşacakken niye ama niye bir türlü o yarışlara katılamıyorum?

8. Niye ama niye hayatın kullanım klavuzu yok? Acaba dağıttılar da ben yine antin kuntin işler peşindeyken haberim mi olmadı?

9. Başımızı niye takıp çıkarmalı bir sistem şeklinde tasarlamamışlar ki ağrıdığında ya da tepemiz attığında çıkarıp bir yere koyar soğumasını beklerdik.

10. Niye kafamda sürekli antin kuntin sorular var?

16 Ekim 2015 Cuma

heyet meyet

 
 
Dün heyet günüydü...Bu işin bana en sıkıntı veren kısmı şu heyet meselesiydi. Hayatımda heyet meyet görmedim ben. Nedir, ne değildir, ne yerler, ne içerler, in midirler cin midirler bilmem. Heyetle münasebet hiç lazım olmamış şimdiye kadar bana. Bu yüzden bir gerginlik bir gerginlik bende. Sabah gardırobun önünde "heyete ne giyilir?" diye kara kara düşünüp, askıdakilere bakarken bir yandan da kesin saçma sapan cevaplar verip bir çuval inciri berbat edeceğime dair içimde bıdı bıdı konuşan o salak sesi dinlememeye çalışıyordum. Velhasıl "ne olacaksa olacak yaw kasma, olmadı sordukları sorulardan bilemediğin olursa, joker hakkımı kullanmak istiyorum dersin olur biter" diye diye saati oniki yaptım, fırladım çıktım okuldan. Tabii yine her randevuya erken gittiğim gibi Erenköy Ruh ve Sinir'e de bir buçuk saatçik  kadar erken gittim. E napıcam, oturdum bahçesinde başladım beklemeye de beklerken kızın biri sinir krizi geçirdi. Bedensel ve zihinsel engelli olduğu belli olan bu kızcağızı annesi doktor kontrolüne getirmiş ama kız -gelmek istemediği zaten her halinden belliydi- avazı çıktığı kadar bağırıp annesine vurmaya başladı. Herkes de oturdu onları izledi. Sonra Allah'tan kız biraz sakinleşti, bir banka oturup kendi kendine ağlamaya başladı ve gösteri bitti. Bu arada da biz (ben ve randevu sırası bekleyen hastalar ve hasta yakınları) olanları poliklinik birin içinde oturup seyrederken bir yandan da içeri girdiğimde hasta babasına refakat etmek için geldiğini düşündüğüm genç çocuk ile yanlarında oturan meraklı teyze arasında ayaküstü terapi seansını dinledik. Çocuk "böyle yaparsa kapatırlar onu!" dedi. Yanlarında oturan meraklı teyze hemen atladı, "biliyorsun galiba sen bu işi?" "Altı kez yattım ben teyze." "Öyle mi? Ben de diyorum nerden tanıdık geliyorsun diye. Benim de kızım yattı da acaba koridorda falan görmüş olabilir miyim seni? Ne şikayetin var oğlum?", "Kardeşlerim delirtti beni teyze. Beni kıskanıyorlar. Ne yaparsam kıskanıyorlar!" "Yok öyle deme evladım. Kardeşin onlar senin. Niye kıskansınlar seni?" diye bir süre daha devam etti bu ayaküstü terapi seansı ama ben bir yerde pes ettim, bıraktım dinlemeyi. Saat bir buçukta beni alacaklarını beklerken, saat iki buçuk üç buçuk oldu ve oturduğum koltukla bütünleşmek ve beni unuttuklarını düşünüp; "sanırım kalkıp beni unuttunuz diye bağırmam gerek ama şurda kıvrılıp uyumak daha keyifli, biraz kestireyim" diyip uyku moduna geçmek üzereyken adımı söylediler. Toplam üç buçuk saat beklemenin vermiş olduğu rehavet ve uyuşukluk ile çıktım heyetin karşısına. Upuzun bir heyet masasına oturmuş yedi kişi. İçeri girer girmez masanın üzerindeki tabakta bir tane kalmış olan poğaçaya gözüm takıldı. "Heyetler de insaflıymış, bak poğaça falan ikram ediyorlar" diye düşündüm. Sonra beni masanın öbür ucuna oturttular (ve tabii o poğaçayı ikram etmediler) yedi kişi kafasını çevirip başladılar bana bakmaya. Bir gülesim geldi. Hepsi bana bakıyor. "eeeee daha daha nassınız?" dememek için zor tuttum kendimi. Kısa süren bir sessizliğin ardından masanın diğer ucundaki deneyimli heyetçi ve heyet başı olduğu belli tombalak teyze soruları sormaya başladı. Diğerleri de çömez heyetçiler, orada heyetçilik oynamaya gelmişler ama yüzlerinde abartılı bir ciddiyet. (Bu psikologlarda niye böyle abartılı bir ciddiyet var anlamadım. Hepsinin surat nötr. Duygu belli etmemeye çalışıyorlar da biraz abartıyorlar bence.) Neyse tombalak heyet başı teyze bana bu işin başından beri sorulan klasik soruları ve başvuru için hangi belgeleri istediklerini sordu. Sanki dün akşam çalışmam gereken sayfaları çalışmış mıyım diye beni sözlüye kaldıran öğretmen gibi. Bir an "şimdi bana marmara bölgesinde yetişen ürünleri de sorar bu!" diye aklımdan geçirmedim değil ama neyse o safhaya gelmeden sözlüm bitti, "çıkabilirsin!" dediler. Heyet maceram topu topu yedi dakika sürdü.
Sonuç ne: hiç yani bilmiyorum. Heyetçi başı teyze ve diğer çömezlere sevdirdiysem kendimi, yırttık yoksa? yoksası yok işte.

15 Ekim 2015 Perşembe

hayalperest

 
Her sabah Köfte bey'le yollara düşüyoruz. Yarım saatliğine tüm sokaklar hatta dünya bizim. O kadar erken dışarıdayız ki mahalle camiinin imamı bizi görünce ezan vaktinin geldiğini anlayıp, sabah ezanını okuyor.
Bu sabah yine sokakların fatihi olarak dolaşırken susamlı çubukları yenilebileybıl ama şimdiye kadar yediğim en kötü Selanik keki yapan Ö. pastanesinin önünde yine son sürat araba kullanan bir kendini bilmezin kurbanı kedi gördük. Kafadan aldığı darbe ile boş sokakta öylece yatıyordu. Zaman ilerledikçe mesaiye ve işine gitmek için yola çıkan arabalar ise kedinin ölüsünü görünce direksiyonlarını hünerli manevralarla sağa sola döndürüp bir şekilde onu daha da pestile çevirmeden yakınından yöresinden geçip gittiler. Bir Allahın kulu inip de kenara alayım demedi. Tabii iş antin kuntin işler müdürü olarak bana kaldı. Ne poşet istediğim pastane sahibi, ne taksisinin içinde oturup olup biteni izleyen taksi şoförü "durun hanfendi, biz kaldırırız onu" demedi. Ne yaptığıma bakmadılar bile. Umursamaz tavırlar içinde kendi işleri ile ilgilendiler.
Ne oldu yahu insanlara? Bu kadar mı herkes kendi içine döndü, kabuğuna çekildi. Bırak kedi ölüsünü insanlar ölmüş, başkentinde 100 kişi yok olmuş, belli bir kesimin dışında hiç kimsede tepki yok. Bir kaç gündür sabahtan akşama kadar dışarıdayım, sokakta gördüğüm insanların yüzüne bakıyorum acaba bir tepki görür müyüm diye yok göremedim, göremiyorum. Bu kadar duygusuz insan topluluğu ile güzel günler hayal etmek, her şeyin bir gün güzel olabileceğini düşünmek hayaperestlikten öte bir şey değil mi? Hala güzel şeyler hayal etmek için yeterince umudumuz var mı yoksa ünlü Türk düşünürü Orhan Gencebay'ın dediği gibi batsın mı bu dünya?

10 Ekim 2015 Cumartesi

utanç



Gözlerim bunu da gördü
Kulaklarım o sayıyı da duydu
İçim acıyla yine kavruldu ki zaten önceki katliamlardan cinayetlerden yanıktı içim.
Hayallerimizi, geleceğimizi, gülüşlerimizi, özgürlüğümüzü, nefes alışımızı bile çaldılar çünkü ben
onca masum can pisi pisine ölürken nefes almaktan, gülmekten utanç duyuyorum. Hayatım boyunca böyle hissedeceğim. Roboski'de, Suruç'ta, Soma'da, Ankara'da onca can katledildiğinde onlar orada bizler de burada öldük. Ruhlarımızın yarısını onlarla birlikte toprağa gömdüler. Artık tüm gülüşlerimiz yarım, aldığımız nefes eksik, suçlu, borçlu. Borçluyuz evet. Hesap sormazsak hesap sorulmasını sağlamazsak, susarsak, sormaz okumaz öğrenmezsek bir de biz onları öldüreceğiz. Ama ölmek kolay aslolan yaşamak ve mücadele etmek, ta ki bizden sonrakilerin gülüşleri tam aldıkları nefes gerçekten özgür olana dek.

4 Ekim 2015 Pazar

39



Hadi bakalım an itibariyle (saatlerimiz 00:00, takvimler 5 Ekim) 3'lülerde bitti gitti sayılır. Geçmiş olsun mu diyelim yoksa gözün aydın mı? Geriye dönüp bakıyorum da pek de fena iş çıkarmamışız; idare ederiz yani. Kabul et arada yalpalıyoruz, sağa sola savruluyoruz ama direksiyonun iyi, yine yola sokuyorsun bizi. Bazen olmadık işler peşinde az koşturmuyorsun bizi ama genel olarak oldukça tahammül edilebıleybıl bir insansın.
Bak şimdiden anlaşalım; şimdiye kadar her şey çok güzel oldu, bundan sonrası da çok güzel olacak. Yorulmak, yılmak yok. Sen düşersen ben seni, ben düşersem sen beni kaldıracaksın. Ona göre.

Oturdun egona da mektup yazdırdın ya, senin Erenköy'dekiler umarım okumuyorlardır. Daha raporu alamadık bak... Neyse...

Seviyorum kız seni!! Hadi şimdi çak bir beşlik, bir çay koy daha pasta yiyeceğiz.

Sevgiler

E.T


yaz vs sonbahar

Bu sene, yaza sadece tahammül ettiğime, bu mevsime o kadar da bayılmadığıma karar verdim. Her sene yaza bir şans daha verirdim ama yok yok benim mevsimim açık ara sarı sonbahar.

Hazır bayram seyran rehaveti kalkmış, kış programı başlamış özel ders vs. ile hafiften sahalara geri dönmüşken, bir yaz ve sonbahar karşılaştırması yapayım dedim. Kendi tarihime de not düşmüş olayım, bakalım yıllar içinde fikrim değişecek mi?


Şimdi Allah için yazın hiç mi güzel tarafları yok; olmaz mı yazı yaz yapan, sıcak kumlardan (pardon taşlardan demek lazım çünkü bizim orası silme taş. Önce şezlongunu veya üzerine yatacağın havluyu taşların üzerine serip, bir iki toto darbesiyle en rahat olacağın şekli bulmak için uğraşman hatta mümkünse o şeklin sen eve gidinceye kadar kalmasını sağlamak için bütün ağırlığını taşlara verecek şekilde iki seksen yatman lazım) serin sulara atladığın an. Bak bunu hiç bir şeye değişmem. O serin suyun bir anda cimil cimil sıcak deriyi soğutma hissi mükemmel bir şey.
Sonra bir de yazı eğlenceli kılan "sahil delişmenleri" var. Onları seyretmekten doğru dürüst kitap okuyamıyorum bazen. Bu abilerin en büyük "sahilde abla tavlama pozu", plajın gerisinden koşa koşa gelip şaaaap diye suya atlamak. Ama bu değme serbest atlama şampiyonlarını kıskandıracak kadar artistik suya girişin arkası, kol kıvırmadan atılan kulaçlar ve her kulaçla senkronize bir şekilde sağa ve sola merdaneli makina misali çevrilen, suya sokulmayan kafalar.
Yazın bir bu abilerin bir de altmış yaş ve üstü yaşlı amcaların hastasıyım. Köpeği olanlar bilir, sabah akşam tuvalet ihtiyaçları için çevre sokakları tavaf etmeniz gerekir ve yazın hava ısındığında bu hem sizin hem de köpeğiniz için tam bir işkence olur. Haliyle erken saatler, havanın henüz ısınmadığı altı buçuk yedi gibi saatler, yazın köpek dolaştırmak için en ideal saatlerdir. Biz de Köfte bey'le yazın bu saatlerde çıkıyoruz dışarı ve çıkışımızda altlarında şort mayo üstleri çıplak (sadece erken saatte değil, gün içerisinde de itina ile şortun üstüne bir şey giymiyor bu amcalar. hayır bir Sean Connery de değiller, şöyle göz banyosu yapalım ama vardır herhalde bunun da bir hikmeti) koca göbekli erken saatte denize giren amca gruplarıyla karşılaşıyoruz. Bunlar sahilde belli aralıklarla konuşlanıyorlar ve hepsi birbirini tanıyor. Sanırım "şort mayolu üstü çıplak koca göbekli amca" klanı falan var bizim yazlık bölgesinde. Benim favorim tavla turnuvası yapan grup. Belli bir ağaçları var, her sabah sektirmeden tavla turnuvası yapıyorlar altı buçukta. Seneye bir iki el tavla atmak için, bu gruba yanaşma planım var, bakalım kısmet.


Bunlar yazın sevimli tarafları ama en sevimsiz kısmı o renkli strafor çubuklar. Herkesin elinde ışın kılıcı sallar gibi salladığı pembe, sarı, yeşil ve mavi renkte olan ve genelde yüzme bilmeyenlerin tercih ettiği ama bence hiç de boğulmaları engelleyici olmayan o aptal çubuklar, bütün plajların gözdesi. Sahile gelen her ailenin baş eşyası, bir de hiç bir yere sığmıyor. Onu bir yere koyabilirse plaja gelen aile, kendi de yerleşebiliyor. Ona bir yer bulmadan deniz keyfi namümkün. 


Ama sonbahar öyle mi! Denize, havaya ve insanın içine bir dinginlik çöküyor sonbahar gelince. Yazın o haldır huldur koşuşturmacasındansa sonbaharın sessiz sahillerini, yağdı yağacak havasını, yağan yağmurun ardından gelen toprak kokusunu, balkona düşen yağmur tanelerini ayağımda çorap, üstümde sweatshirt izlemeyi, dışarda hafif bir rüzgar eserken, serin denize girmek için kendi kendimi kandırma çabalarımı ve denizde donup, suyun dışına çıkınca da serin rüzgarı hissedip titreyerek sıcak duşun altında ısınmayı, bu sefer "altmış yaş ve üstü altlarında eşofman, üstleri yelekli, çoraplı ayaklarına terlik giyen amcalar" grubu ile karşılaşmayı hatta bazıları ile köpek, hava, su, börtü böcek muhabbeti yapmayı, koskoca sahilin nerdeyse bana ait olmasını tercih ederim. 

1 Ekim 2015 Perşembe

istifa


Bugün belki de ilk defa şu anda hayattan istifa etmeye karar verdim. Bu da istifa mektubum:

Sayın Hayat,

Nedir sizin benimle derdiniz kuzum? Hayır Süper Mario gibi tıfıl, totodan bacak ve bıyıklı değilim de siz niye hep beni bir şeylerle uğraştırıyorsunuz? Ben size nerede yamuk yaptım da benim hayatım bir bilgisayar oyununa döndü; habire level atlamaya çalışıyorum. Her levelda önüme yeni bir canavar, yeni bir görev veriyorsun. Yahu benim tek istediğim terliğimi ayağımda keyifle sallayacağım bir hayat, sen beni habire uğraştırıyorsun. Ne Don Kişot'um, ne Jean Dark. Aslında sizden şu terlikten başka oldukça basit isteklerim (bak anlamadıysan yazayım, ne tek taş isterim, ne hanlar hamamlar, ne yatlar ne katlar, bir dürüst yiğit, cesur, kalp isterim sevmesini korumasını, desteklemesini bilen o kadar) var ama siz büyük bir kendini beğenmişlikle bana bunları reva görmüyorsunuz. Biliniz ki size karşı kalbim feci kırık ama Haydarpaşa'nın önüne gidip "Hayat seni yeneceğim uleyynnn!" diye bağırmıyorsam size saygımdandır.
Yine de siz bilirsiniz, siz önden buyrun bana yeni levellar sunun ama ben artık gelişine vuracağım toplara. Olursa olur gerisi yalan olur. Zaten bir Beşiktaş'ı bile şampiyon yapmıyorsun ben senden daha ne isteyeyim. Küstüm ve istifa ediyorum. Lütfen çıkarken şalteri indirin.

Sevgiler,

Eski bir hayranınız

yine yeniden erenköy ruh

Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları hastanesi'ne abone oldum! Bu aralar neredeyse her hafta kapısından içeri giriyorum. Acil kapısını tercih ediyorum, eve daha yakın diye. Düz ayak hemen arabayı park edip, güvenliğe bir selam çakıp, kirpik makasını (güvenlik, makyaj çantamda bulunan küçük makasa bu adı verdi!!!) arabada bırakıp, o hafta ne yapmam gerekiyorsa onu yapmam gereken bölüme gidiyorum. Artık idari binadaki herşeyi bilen Erkan bey'e ihtiyacım yok.

Bu haftaki görevim, hani şu gizli saklı bir işim var ya onunla ilgili psikolojik bir teste girmekti. Toplam 564 adet olan soruların ilk 400'unu tamamen cevaplamak (doğru ya da yanlış şeklinde) gerekiyor, geriye kalanlardan da işaretli olanları cevaplamam yeterli.
Bu 400 sorunun hakkaten maşallahı vardı. Aklımda kalanlardan bazıları şunlar:

- sık sık gaipten sesler duyuyorum.
- sık sık başım ağrıyor, nefesim tıkanıyor.
- kuran'da yazan herşey gerçekleşiyor.
- benim için kumpas kuranlar var.
- hayatımın bir döneminde etrafımda bir şeyler aşırma isteği duydum.
- bazen aklımdan kötü kötü düşünceler geçiyor.
- gazetede en çok cinayet yazıları okumayı severim.
-büyük küçük abdestimi tutmakta zorlanıyorum.

Bazı sorular gerçekten insan da "kesin bunda bir nane var!" dedirten cinsten sorulardı ve öyle sormuşlar ki soruları doğru ile yanlış işaretlemek de hata yapabilir insan. Yani soruyu öyle bir sormuşlar ki yapmadığınız bir şey ama doğru diye işaretllemeniz gerekiyor ya da tam tersi.
Ben laylaylom cevapladım soruları, "amaaan bu  uymuş" diye ama dün gün içinde oturup dururken kendi kendime "yaw yanlış cevaplamış olabilir miyim? bir terslik olmaz inşallah; ya doğruyu yanlış yanlışı doğru işaretlediysem" diye diye içim içimi yedi.

Cuma'ya sonuçları alacağım; inşallah delilik oranım düşük çıkar.

17 Eylül 2015 Perşembe

bin nasihat yerine

Bir musibet bin nasihat yerine geçermiş derler ya hani şu her şeyi pek bilip ön görmüş atalarımız; ben de şimdi açıklamayacağım o gizemli işim için bu aralar koşturup dururken hayatımda hiç görmediğim yerlerde hiç yapmadığım şeyleri yapmaktayım. Laf aramızda halka indim; görgüm bilgim arttı.
Yıllardır hastanesi olan özel bir kurumda çalıştığımdan ve ne zaman hastanelik bir işim olsa bizim hastaneye gitmeyi tercih ettiğimden devlet hastanelerindeki prosedürü hiç bilmiyordum. Yani devlet hastanelerinde bizdeki gibi telefon et randevunu al, saatinde gel, tahlini yaptır paranı öde çık git olayı olmadığını, olay sıralamasının oldukça çetrefilli ve sağlam insanı hasta edebilecek kadar meşakatli olduğunu tek seferde öğrendim. (e bir aferim alırım burda!!)
Devlet hastanesinde hastalığınıza çare bulmak için önce internetten ya da telefonla randevu almanız gerek. Buraya kadar sorun yok. Zaten randevusuz giderseniz "yandım allah, öldüm bittim!!" deseniz de size dönüp bakmıyorlar; "randevulu öleceksin kardeşim" mantığı hakim genelde. Randevunuzu aldınız di mi sonra randevu saatinde belirtilen poliklinikde ya da binada olup sıranızı ve doktorun sizi muayene etmek için keyfinin gelmesini bekliyorsunuz. Buraya kadar olan levelları sorunsuz hallettiyseniz aferim size. Gelelim işin en değişik kısmına. Kan verme!!! öyle istediğin zaman istediğin şekilde kan vermek yooohhhh!! Önce doktoruna kan tahlili yazdıracaksın, sonra kan verilen binayı bulacaksın (bunların hepsi sabah saat 8 ile 10 arasında olmalı) randevu kağıdınla gideceksin ki barkodu okutsunlar sonra da bilgisayarda çıkan numaranı tüplere bassınlar ama bunu yapabilmek için barkod okutma makinasının önündeki barkod okutucu adama (evet böyle bir kadro açmışlar galiba, barkod okutucu adam!! Yaw biz milletçe saf mıyız salak mıyız? Elindeki fişin altındaki barkodu makinanın kırmızı ışığına tutacaksın sonrasında zaten seni bilgilendiriyorlar. Ama yooohhh, illa biri orada dikilecek, elinizdeki fişleri toplayacak, tek tek barkodları sanki atomu parçalara ayırıyormuşcasına afilli bir şekilde okutacak, bir yandan da millete laf yetiştirecek. Siz de bir kenarda kasılıp kalacaksınız; aslında çok basit bir şey için yirmi dakikanızın nasıl harcandığına bakıp)ulaşmanız lazım çünkü sizden önce gelenler resmen saldırıyorlar barkod okuyucuya.  Herkesin işi acele, panik içinde herkes. Neyse tüpünüze kavuştunuz değil mi? Sonra içeri gidip, kanınızı veriyorsunuz. Allah için çok iyi kan alıyor hemşireler. Daha ne nasıl demeden kanınız alınıyor.
Devlet hastanesindeki kan verme işimi hallettikten sonra Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları hastanesine de gitmem gerekiyordu. Çam ağaçlarının arasında sessiz sakin o kadar güzel bir hastane ki burası, insan arada delirip burada kalmayı bile düşünebiliyor. Burada da bazı testler yaptırmam lazımdı. Gittiğimde uyuşturucu madde kullanıp kullanmadığımı öğrenmek için yapılan testi verebildim ki hayatımda hiç böyle bir idrar testi vermemiştim. Sizi amatemde tuvaletimsi bir yere sokuyorlar bayan bir görevli ile birlikte ve o bayan siz idrarınızı yaparken sizi seyrediyor. Bu işin böyle olduğunu bilmeyen ben; benden önce içeride olan delikanlının çıkmasını bekledikten sonra içeri girmek için hamle yaptığımda içerideki görevli bey; "Olmaz size şimdi bir bayan görevli bulacağım!" dedi. Tabii olayın ne olduğundan habersiz ben; "nolcak ya siz durun!" deme gafletinde bulununca görevli beyin niye bıyık altından gevrek gevrek güldüğüne anlam veremeden, kapının önünde görevli bayanın gelmesini bekledim. Bayan gelince birlikte içeri girdik bir baktım her şey aleni. "Nasıl yani? Şimdi siz ben işimi görürken beni mi seyredeceksiniz?" diye sorunca umursamaz bir "Evet!" yanıtı aldım. "Ama bu çok saçma!" dediğimde "Hanfendi, hayatın kendisi saçma zaten!" cevabını alıp, dumura uğramış bir şekilde testimi verdim. Günü anlam ve önemini tuvaletimsi bir yerde alakasız birinden duymak gerçekten insana "vay be" dedirten bir durum.
Velhasıl benim maceranın ilk raundu böyle bitti. Önümde daha çok test, görecek bir dolu enteresan yer ve kişi, bana günümü gösterecek bir dolu olay var anlayacağınız.

14 Eylül 2015 Pazartesi

avamlaştıramadıklarımızdan mısınız?

Naim Dilmener geçen gün şöyle bir tweet attı:

"Ciddi bir muamma: Bu kadar kısa sürede (ismi lazım değil partisinin 12 yıllık iktidar süresinde) nasıl bu kadar bayağılaşabildik?"

Aynı soruyu ben bu yaz bizim yazlıktaki  sahile gelenleri görünce sormuştum kendime. Sanki o sahil sadece kendilerine aitmişcesine, sizin onlardan önce gelip yerleştiğiniz yere, hasırlarını salon salamanje şeklinde en az on kişilik alana sanki siz orada yokmuşcasına yaydıkları ve sizi umursamadan avazları çıktığı kadar bağırıp, normalde insanın evde bile kendi kendine söylemekten çekineceği kelimeleri ulu orta avazı çıktığı kadar bağırarak birbirine söyleyen kişilerle muhatap olunca ister istemez şöyle düşünüyor insan: "Kardeşim siz neredeydiniz de kim sizi saldı böyle ortamlara?"

Hakkaten ya, nasıl bu kadar ben yaptım oldumcu olduk? Ne ara birbirimize tahammül edemez hale geldik? Kim nasıl ve ne şekilde toplumu böyle boş bakan, sorgulamayan, elinde çekirdek vs. avm avm dolaşan, kaba saba, kendine ve etrafına özensiz, kural tanımaz, üçkağıtçı, azgın ve alışveriş odaklı insanlardan oluşan bir topluluk haline getirdi.

Trafikte, sokakta, bindiğiniz toplu taşıma araçlarında etrafımıza hakim olan hava; "avam" hava. Metroya iki saniye sizden önce bindiği ve sert bir dirsek darbesiyle sizi bertaraf edip boş koltuğa oturunca kibirli bakışlar atan anlayış toplumun geneline hakim olan. Sanki birileri bir çatlak bulmuş ve o çatlaktan sızıp durmakta. Ancak o çatlaktan sızanlar gözle görülür ve o kadar geniş hale geldi ki onlardan değilseniz yani sorguluyor, bir şeylerin değişmesi için sesinizi çıkarıyor, okuyor ve farklı kanalları dinliyor ve en önemlisi farkındalığınız onlardan farklıysa vay halinize. Avamlaştıramadıklarımızdan olarak hayatınız devam edeceksiniz, geçmiş olsun.

Bu değişim neye doğru evrilecek şahsen ben öngöremiyorum ama iyi bir şeye dönüşmeyeceği kesin. Böyle giderse hayaller mars, gerçekler kars olacak!

12 Eylül 2015 Cumartesi

öyle bir iş ki





oturdum düşündüm taşındım kaşındım gittim geldim aman boşver dedim sonra fikir değiştirdim tamam yaparsın dedim bir sürü plan yaptım nasılsa bozulur bu planlar gerçek olmadan diye yaptığım bütün planları daha onlar bozulmadan ben bozdum sonra oturdum yine planlar yaptım baktım bozulmalarına kıyamayacağım attım dondurucuya dondurdum bu yeni planları sonra bir tur daha oturdum düşündüm taşındım az gittim ama uz gitmedim dere tepe dümdüz hiç gitmedim ama sonunda amaaaaannnnn bu işi herkes bu kadar düşünmüyordur boşver her zamanki taktiğimizi uygulayalım kızım; koy dötüne dedim ve ben geçen cuma bir iş yaptım çok heyecanlıyım yahu öyle böyle değil yaptığım şeyi kendi kendime düşünürken bile ağzım gülmekten fiyonk oluyor ne olduğunu yazmayacağım henüz çünkü biraz meşakkatli biraz uzun bir sürecin beni beklediği bir iş ve ben çok saçma ama nazar değecek diye deli gibi korkuyorum biraz yol alayım bombayı patlatıcam yani en azından kendi kendime belki maytap falan patlatırım evin salonunda
bu da böyle gizemli bir post olarak kalsın bir kenarda
not cinsiyet falan değiştirmiyorum evlenmiyorum da en azından bu ihtimalleri aklınızdan silin hani dedim belki merak falan eder bahis mahis oynarsınız hiç olmazsa bu ihtimaller sıfırlansın

9 Eylül 2015 Çarşamba

ayakkabı



Başınıza gelen umulmadık bir olay bütün kelimelerden daha güçlü bir etki yaratabilir üzerinizde. Resimdeki ayakkabıyı on sene önce vitrinde görüp aşık olmuş, zamanına göre iyice de bir para vermiştim (mevzu ayakkabıysa bazen her şey mubah oluyor). O kadar beğendim ki bir türlü giymeye kıyamadım, on senede belki on sene ya giydim ya giymedim. Bugün 'hadi!' dedim, "yaz bitmeden bir kere daha giyeyim." Sabah işe gittim her şey normal. Sonra okulun karşısındaki fotokopiciye gidip gelmem ayakkabıyı dağıttı. Meğer on sene içinde benim sevgili ayakkabım, dura dura içten içe çürümüş. Topuk üst kısımdan ayrılmış, burun kısmının içinde bulunan sert kısım ise sünger gibi olmuş. Ben gün içinde üstüne bastıkça çöktü gitti. Velhasıl ben tüm günü mümkün mertebe yerimden kalkmadan kalkarsam da Notre Dame'ın kamburu Quasimodo gibi topallaya topllaya yürümek suretiyle ayakkabıyı ayağımda tutmak için kırk takla attım.
Uzun lafın kısası: hayatta her şey zamanında yapılınca / kullanılınca güzel. Her şeyi yapmalı şu dünyada; geç kalmadan, ertelemeden, başkası ne düşünür demeden, zamanı mı gerek var mı demeden, içimizden geldiği gibi sadece istediğimiz için ya da istemediğimiz için yapmalı. Aksi olunca hiçbir şeyin anlamı kalmıyor.

8 Eylül 2015 Salı

gerçekler






Özdemir Asaf; "İnsanın büyüdükçe mi artıyor dertleri? Yoksa insan büyüdükçe mi anlıyor gerçekleri?" demiş.
Şu anda tek derdimin evin önünden geçecek pamuk helvacının geç kalması, yeni okul ayakkabımın ayağımı sıkması ya da bisikletim olmadığı için olan arkadaşlarım bisikletlerine binerken benim onların yanlarında koşmama annemin kızmasına bozulmam olmasını isterdim. Amma ve lakin büyüdükçe insanoğlu gördüğü ve farkına vardığı gerçeklerin ağırlığı ile eğilip bükülüyor. Son zamanlarda gerek televizyonlarda gerek sosyal medyada okuduğumuz haberler, gördüklerimiz, duyduklarımız karşısında yüreklerimizi sanki biri aldı sıkıyor da sıkıyor. Acıdan nefesimiz kesilmiş halde bekliyoruz; belki ölmeyi belki de son bir gayret silkinip o yüreğimizi sıkan el(ler)den kurtulmayı.
İçimde her gün hep kendime hatırlattığım, "her şeyin bir gün güzel olacağı" umudu da kalmadı artık bende. Böyle düşünmek salak bir saflıktan başka bir şeymiş gibi gelmiyor.

Oktay Rıfat'ın yazdığı gibi;

"Gökyüzü,
üç beş bulut,
akşam garipliği...
Başka nemiz kaldı ki şu yalan dünyada?"

3 Eylül 2015 Perşembe

insanlık








      Devinimin olduğu yerde ışık, ışığın olduğu yerde kaçınılmaz biçimde gölge vardır. Hayat ışıkla mümkünse de, hayatın anlamı gölgelerde saklı durur. Zamanın ölü doğmuş çocuklarını görürsünüz karaltıların içinde. Sözcükler, suskunluklar, şarkılar, ağıtlar, yeminler, ihanetler, kahkahalar, gözyaşları, sevinçler, hayal kırıklıkları ve yüzler... En çok da yüzler. Neden söz ettiğimi biliyorsunuz. Bütün aşklar küllenir, bütün babalar ölür, bütün hikayeler biter. Birinin yıkıntıların nöbetini tutması gerekir; işte o yüzden, biri hariç bütün çocuklar büyür.

    Gölgesini kaybeden insan, gölgenin kendisine dönüşür.


                                                                          (Alper Kamu / Cehennem Çiçeği / Alper Canıgüz)


31 Ağustos 2015 Pazartesi

sahipsiz





owner ile ilgili görsel sonucu


Sabah annem telefon etti, yazlığın ön balkon kapısı kapanmıyor diye. Ev yavaş yavaş bize ültimatom vermekte; "ya beni tadilat ettirin ya da ben kendimi koyvereceğim, dökülüp gideceğim!". Şimdilik biz ültimatomu duymazlığa geliyoruz ama böyle ufak tefek arızalar canımızı sıkıyor. Zaten kışın giren hırsızlar otuz senedir sorunsuz yaşadığımız yazlık olayı ile aramıza biraz mesafe koymuştu bir de bu giderek artan tadilat olayları ben de "acaba şu insanoğlu hayatta hiçbir şeye sahip olmasa daha mı rahat eder?" fikrini doğurdu.
Düşünsenize hiçbir şeyiniz yok. Eviniz yok; ev işi, tadilat, kiracı, gelir gider, aidat, yakacak vs derdin yok. Nerde akşam orda sabah. Hele cebiniz doluysa bir gün bu otel yarın öbür otel.
Veya eşiniz ya da sevgiliniz yok. Ne dırdır ne vırvır. Kafa rahat, oh mis. "Nerde kaldın?", "neden aramadın?", "niye o saatte aradın da bu saatte aramadın?", "hani benim doğum günü hediyem?" gibi sürü sepet birçok derdiniz olmaz.
Hele çocuğunuz yoksa bir kere tüm masraf kalemlerine gidecek paralar cepte. Bebekliğinden itibaren sütüydü, beziydi, kıyafetiydi, oyuncağıydı bir tomar gider kalemi çocuk büyüdükçe daha da çeşitlenmekte ve insanın önünde Alp dağları gibi sıradağlar şeklinde dikilmekte. Eh artık sizin içinizde yatan Ferhat'a bakar o dağları delip geçmek.
Yani insanoğlu olarak şöyle akıllı mantıklı yaratıklar olsak milyonlarca yıl önce "ağrısız aşım kaygısız başım" düsturunu bir kenara bırakmaz, ne tekerleği bulurduk ne ateşi ne de yazıyı ama işte şeytan dürtmüş bir kere gerisi gelmiş.
Hadi milyonlarca yıl önce yapmadık şimdi yapalım, minimum şeye sahip olalım, mümkün mü? Bilmiyorum. Aslında sanırım neye ne kadar sahip olacağımızla ilgili bir şey bu durum ya da sahiplikten ne anladığımızla. Sahipsiz olmak / sahiplenmemek akıl karı bir iş mi yoksa insanı yalnızlaştıran bir şey mi bir durup düşünmeli (mi düşünmemeli mi yoksa hiç aklımıza getirmemeli mi?)

20 Ağustos 2015 Perşembe

at hırsızlarının cenneti

Bazen hayatı kolaylaştıran şeyler kişiler için tam bir eziyete dönüşebiliyor. Mesela araba. Arabanız mı var? Oh, rahatça (ve eğer trafik de yoksa) istediğiniz yere kolayca ulaşabilirsiniz. Amma velakin arabanızın olması iki senede bir devlet tarafından araba muayenesi adı altında soyulmanız anlamına da gelmekte.
Yıllardır arabasının muayenesini bizzat kendi yaptıran biri olarak, bu postun konusunu araba muayene istasyonu gözlemlerime ayırmak istedim. Belki kadın başınıza siz de oralara gidip, bu güzide!! ortamı görmek isteyebilirsiniz günün birinde, kimbilir.
Araba muayene istasyonları genelde o şehrin "Allah'ın unuttuğu" bölgesinde bulunmaktadır. Yola çıkmadan önce bir sürü harita incelemeniz, navigasyon aletinizi kurmanız, o muayene istasyonunu bilen edene sormanız yine de o cehennemin dibi yere giderken yolda durup en az beş kişiye, 'Bi Biskrem versem!' kızı şirinliği ile yol sormanıza engel teşkil etmez. Hadi diyelim oraya vardınız bir şekil, daha kapıdan girerken size atmaca gibi yaklaşan; "Abla, yangın tüpün var mı, abla?"cılarla karşılaşıp, direksiyonun arkasından yaptığınız kaş göz işareti (kaş göz işaretini oldukça ciddi yapmanız lazım ona göre, malum kaş göz işi ciddi iş, şakaya gelmez) ile onları savuşturmanız bu zorlu etabın ilk basamağını oluşturur.
Hadi onları atlattınız diyelim, bir sonraki basamak muayene ödemesi için sıra almak olacaktır. Sıranın size gelmesini beklerken artık çeşit çeşit at hırsızı ile dakikalarınızı paylaşırsınız ve bir ülkede erkek profilinin gerçek resmini görürsünüz. Allahım bir ülkede erkekler hiç mi yıkanmaz, hiç mi dişlerini fırçalamaz, hiç mi ayakkabılarını silmez, boyamaz, tozunu aldırmaz veya bu adamların hiç mi anası, karısı, bacısı yoktur da bunlar dışarı çıkarken "Bey, pantalonun totondan düşmek üzere, bir kemer tak, bir şey yap!"demez (ya da belki diyorlardır da kafalarına zümzüğü yiyorlardır bilmem tabii).
Eğer şimdiye kadar saydığım bütün basamakları başarı ile atlattıysanız aferim size. Şimdi arabanızda oturup, büyük ekrandan numaranızın biran once yanmasını bekleyip, bir yandan da herhangi bir aksilik olmadan (mesela bir gün önce servise gidip yaptırdığınız stop lambalarınız ne hikmetse muayeneye geldiğinizde patlayabilebilir ya da bakanlık ruhsatlarda değişik yapmışlardır ve siz sürekli ruhsatınızda yazan şeyleri okumadığınız için koltuk sayınızın yazılıp yazılmadığından haberiniz olmayabilir. Bu gibi durumlarda yukarıdaki bütün prosedürleri baştan almanız gerektiğini bilmeniz gerek) buradan kurtulmak için dua edin.
Arabanız muayeneye girdikten sonra herşey yirmi dakika içinde bitiyor ve sizi bilemeyeceğim ama ben ne zaman arabamın muayenesini bitirseler ve gerekli evrakları imzalatsalar, çocuğu liseden mezun olmuş, diploma alan anne gibi hisleniyorum ve gözlerim doluyor.
Umarım vatana millet faideli bir post olmuştur.

2 Temmuz 2015 Perşembe

flip flop mevsimi



Herkes yakınıyor: "Bu sene yaz gelmeyecek, havalar bir türlü ısınmadı. Bıdı bıdı bıdı." Valla benim havanın derecesi ile ilgili hiç bir şikayetim yok. Zira herhalde yaşlanıyor olmakla ilgili, böyle limonata tadında havalar benim çok hoşuma gidiyor. Hem böyle havalarda bezelye parmaklı, kısa bacaklı, koca göbekli, bilekle baldır arası paça boyunda kaprimsi şalvarımsı giyen beyler şıpıdık terlik giymiyor ve benim göz zevkimi bozmuyorlar.

Kimsenin zevkine karışmak gibi bir adetim yok ama şu flip flopları da yakışan giysin lütfen. Pedikürünü yaptırmış, ayak parmaklarındaki ojelerin hepsi taze (yarısı çıkmış, yarısı eskimiş halde olmayan), ayağı nasırsız bayanlar pek ala ve mümkünse sürekli flip flopla dolaşsınlar. Hatta onlar için müessemizden şıpıdık terlik desteği bile verebiliriz. Amma velakin parmakları bezelye gibi tombul ve minik olan, onbeş gündür yıkanmamaktan kapkara olmuş ve parmaklarının üstü kurum gibi kılla dolu olan ve sıkan ayakkabıların yol açtığı nasır ve yaralarla dolu ayakları olan beyler, sözüm size; çok rica edicem o ayaklarınızı gözümüze gözümüze sokmayınız. Mecbur muyum ben sizin bakmadığınız pis ayaklarınızı görmeye. Evet, "canım o kadar iğreniyorsan bakma sen de" diyebilirsiniz ama bunların nerden çıkacağı belli olmuyor ki. En son evin oradaki mini Carrefour'da kasa sırasında çıktılar karşıma. Bir de böyle ayakları görünce far görmüş tavşan gibi direk ve sürekli o tarafa bakıyorum. Gözümü o ayaklardan alamıyorum sonra da midem bulanıyor.
Velhasıl bu kadar ayak muhabbetinden demem o ki, moda diye herşeyi herkesler giymesin. İlla giyecekseniz de racona uyun.

16 Haziran 2015 Salı

pazartesi sürprizi



"Bu sabah ne giyeyim? Şu yavru ağzı mini eteği ve nar çiçeği yeni gömleği giyeyim, havalar çok sıcak olmadan. Ayağıma da biraz vuran pembe babetleri giyeyim, nasılsa çok yol yürümeyeceğim. Okul çıkışı spora gideyim, sonar eve gelince ütü yaparım, Yemek nasılsa var, belki bir salata. "

Yaaaa işte dün sabah aklımdan geçenler böyleydi. Hatta arabaya binerken aklımda başka ne planlar vardı. Ofiste o işi değil, bu işi yapacaktım. Nasılsa diğer işler sonra da yapılabilirdi. Arabaya bindim, radyom açıldı, vitesi taktım, garajdan çıktım yola koyuldum. Bir yandan açık radyoyu dinlerken bir yandan da okul tatil olup dersler bittiğinden beri sekize kayan okula gidiş vaktimi pazartesileri daha erkene almam gerektiğini çünkü bizim okulun arka kapısının oraya kurulan pazardan geçme stresinin beni sıktığını düşünürken, Başıbüyük yolu'nun kenarında minik bir karaltı dikkatimi çekti. Adetim olduğu üzere yoldaki bütün karaltılara baktığımdan buna da bakınca bunun minnak bir kedi yavrusu olduğunu görünce elim ayağım boşandı. Hemen arabayı sağa çektim ve durdurdum. Tabii arkamda seyretmekte olan servis şöförü amca el kol hareketleri ile yedi ceddime sevgilerini sundu ama hayat mamak meselesi olan bir durumda atalarımı düşünemedim.
Arabadan fırladığım gibi kedinin yanına koştum. Bir yandan da korkuyorum; "ya elimi uzattığımda korkup yola fırlar ve gözümün önünde arabaların altında kalırsa ya ben yetişinceye kadar hareket eder, arabanın altında kalırsa." Neyse korktuğum hiçbirşey gerçekleşmedi ve bir kartal edasıyla yolun kenarında korkudan asfalta yapışmış miniği kaptığım gibi arabaya attım.
Kuzum o kadar korkmuştu ki okula varıncaya kadar avazı çıktığı kadar miyavladı. Sonrasında kucağıma alıp ofise götüreyim biraz su, süt vs. artık Allah ne verdiyse yedireyim, içireyim diye düşündüm ama ele almak ne mümkün. Korktuğu için delirmiş gibi arabanın içinde kendini oradan oraya atmaya başladı. "Tamam" dedim. "Pencereleri hafif aralıyorum ve seni burada bırakıyorum, sakinleş sonra konuşuruz."
Ben ofiste kahvaltımı edip, sabah sabah karşılaştığım şoku üzerimden atınca, ofiste bulduğum bir kutuyu aldım ve minnağın yanına tekrar döndüm. Biraz uğraştıktan sonra kutuya attığım gibi G.'nın yanına gittim, "ne yapacağım ben bunu?" demeye.
G.'nin çalıştığı birimdeki her yeri gezdi minnak. Bütün kedici beyler ve bayanlar ayıldılar bayıldılar, ne kadar şanslı olduğundan falan bahsettiler. Ama gel gör ki kimse de demedi ki "ver yaw benim olsun bu minnak kız!" Kaldık kucağımda minnak bir tekirle başbaşa. Millet de haklı aslında. Herkes de en az iki kedi, sekiz kediyi görmüş olan da var aralarında. Herkes almak istiyor ama yerler dolu. Biz de kös kös ofise geri döndük ama kafamda planladığım hiçbir şeyi konsantre olup yapamadım.
Şimdilik minnak tekir bende. Temennimiz bir hafta içinde onu çok sevecek ve ikinci bir şans verilmiş hayatında onu bırakmayacak birilerini bulmak. Bulamazsak istikamet Kriton Curi parkı, hiç değilse orada mama, su bol ve orası iyi kötü bir nevi kedi cenneti. Tabii bir ev gibi güvenli değil asla. Ama insan kıyamıyor, sen gel bir şekilde ölümden dön sonra git sokak kedisi hatta bilemedin park kedisi ol. Bu hayat hiç adil değil be Abidin!!



Not: Bu arada artık beş dakka sonrası için bile plan yapmamak lazım çünkü "nasılsa çok yol yürümeyeceğim vurmazlar" dediğim babetlerle dün o kadar çok yürüdüm ki akşama ayaklarım ağlıyordu resmen. Ya işte bir kere daha "Hayat sen başka planlar yaparken başına gelenlerdir!" diyen John Lennon efendi haklı çıktı. Çok gıcık oluyorum habire onun haklı çıkmasına.

8 Haziran 2015 Pazartesi

derin bir nefes



Sanki suyun altındaymışım ve uzun bir süreden beri biri kafamdan bastırıyor ve ben artık tuttuğum nefesin sonuna gelmişken bir hamleyle suyun altından çıkmışım ve derin bir nefes alabilmeyi başarmışım gibi hissediyorum bugün. Dün gece seçim sonuçlarının açıklandığı andan beri durup durup derin nefesler alıyorum. Sanki yıllardır nefessiz kalmışım. Bugün bütün gün ağzım kulaklarımda dolaştım. Evet yıllar sonra sanki Olimpiyat kazanmışız, sanki 12 dev adam Dünya şampiyonu olmuş, sanki bu ülkenin bütün dertleri bitmiş, dünyanın en yaşanılası ülkesi olmuşuz gibi içim pır pır, koltuklarım kabarık, garip bir gurur duyarak dolaştım yollarda bugün. Belki de adını koyamadığım bu duygunun adı umuttur. Yıllar sonra umutluyum, bir şekilde güzel şeyler olacağına inanıyorum ve ömrü hayatımda ilk kez kullandığım bir oyun gerçekten yerine gitttiğine ve işe yaradığını görüyorum. Umarım şu siyaset işine girmiş politikacılar sağ duyulu olmayı başarırlar ve ülkenin geneline yayılmış bu derin bir nefes alma ve 'oh' deme hissiyatını iyi değerlendirip, işe yarar bir koalisyon oluşturmayı başarırlar. Aksi olursa erken seçimle kafamıza bu kez bizi boğmak için bastıracaklar ve kurtuluşumuz olmayacak.

4 Haziran 2015 Perşembe

dinginlik

Geçen gün arkadaşım G. ile buluştuk. Havadan sudan ondan bundan konuşurken, "Seni iyi gördüm!" dedi. "Bilmem" dedim "iyi hissediyorum, içime bir dinginlik geldi ne yapmak istediğimi biliyorum belki ondan iyi görünüyorumdur" dedim. Hakkaten öyle kafamda belli artık ne yapmak istediğim. Umarım önüme çıkabilecek engelleri de rahatlıkla aşarım. Bugün internette uzun zamandır bakmadığım bloglara bakarken birinde şu yazıyı okudum; aslında anlatmak istediklerimin bir özeti olmuş bu yazı. O yüzden ben de buraya o yazıyı koyup bugünün postunu öyle bitirmek istredim.

"Artık eskisi gibi her haftasonu birileri ile dışarı çıkmak istemiyorum. Beni yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramıyorum. Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başladım.
İlişkilerde tasarrufa gidiyorsun her şeyde olduğu gibi ve gereksiz insanları hayatından atmak istiyorsun. Yapmacık, inanmadan konuşmak istemiyorum artık. Beni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi. İstediğime istediğimi deme özgürlüğüne sahibim, eleştirme hakkını oluşturan yaşamışlık ve yeterli yaş faktörü artık bende de var. Ben demiştim sendromunda olanlarla arkadaşlıkları bir kez daha sorguluyorsun. İlişkilerini sadeleştirmeye başlayınca sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor. Kötü gün dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun. İyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum. Dostlar ihtiyaç olduğunda göçmen kuşlar gibi sıcağa uçuyor ve sadece seninle birlikte sürüden ayrı düşenler kalıyor.

Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğreniyorsun buralara kadar gelirken. Uzun düz otobanlardan olduğu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulaşabilirsin hedeflerine. Kestirmeleri de öğrendim gide gele. Boş geçen her saniye değerli artık. Daha yapılacak çok şey var ama çok da yorulmaktan, kendimi çok da hırpalamaktan yana değilim. Gerektiğinde hayır demeyi öğrendim ve bu kelime başta karşındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor. Sevgiye önem vermek gerektiğini, zamanı geldiğinde elinde sadece sevginin kalacağını biliyorum. Sevgi paylaşıldıkça oluşuyor, olgunlaşıyor. 

Aileme, eşime ve seçtiğim tüm dostlarıma daha önce göstermediğim sevgi ve ilgiyi gösteriyorum. Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor, ne kadar sevgi dolu olduğu hatırlanıp anılıyor. Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya başladılar. Vereceğim cevaplar belki çok anlamsız geliyor ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki yaşamadan hiçbir şey öğrenilmiyor. Yaşamışlığın oluşturduğu bir alçakgönüllülükle gülüyorum içimden sadece. Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmiş dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylaşmalıyım. 

Önce kendine güzel görünmelisin, kokoz da deseler kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum. Modaya uymak adına popomun sığmadığı düşük bel pantolonlara sığmıyorum diye kendimi üzme tercihini de kullanabilirim. Ayıp, günah ya da ne derler korkuları çoktan geride kaldı. Dostlarıma, kendimize yemek yapmak hoşuma gidiyor. Mutfak eskiden bir zulüm iken şimdi zevk aldığım mekanlar arasına giriyor. Farklı lezzetler denemek güzel ve kendi lezzetimi kendimde yaratabileceğim belli bir damak zevkim ve mutfak kültürüm oluştu. Sonra Sezen’in şarkısındaki gibi anneni daha sık düşünüyorsun ve hatta anlıyorsun.

İşte bu yeni alışmaya başlanan ve giderek hoşa giden yeni duruma olgunluk deniyor. Yaşamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum günü mumlarının bir sonucu kendiliğinden ortaya çıkıyor hayatın bir dönemecinde bu olgunluk. Ne zaman dersen herkese göre, ne kadar dolu yaşadığına göre değişiyor bu olgunluk çağına ermek. İnanın bana hayattaki düşüşler, zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor. Kendi dünyanın küçüklüğünü keşfetmek ve buna rağmen kendinin kıymetini bilmek çok işe yarıyor. Bir gün hepinizin bu huzurlu olgunluğu bulmasını diliyorum."

2 Haziran 2015 Salı

istanbul'dan hugh geçti

Siz bu satırları okuduğunuz da Hugh çoktan bu diyarlardan gitmiş olacak. Cumartesi, pazar ve pazartesi akşamı onu izleyen hele de ön sıralardan izleyen talihlilerinin ağzına bir parmak bal çalıp, bize gerçek bir starın ne olduğunu gösterdi. Hugh'cuğum hem dans etti, hem şarkı söyledi, hem bir müzik aleti çaldı hem de stand up yaptı.

Hugh Jackman gösterisine aylar önce bilet almış ancak ses tellerinin rahatsızlığından dolayı bize sıra gelmeden, gösterileri iptal edilmişti. Biz de elimizde biletler, melül melül baka kalmıştık. Neyse gerçek bir profesyonel olduğunu gösteren canım Hugh, geri döndü ve üç gösteri ile hepimizden özür diledi. 
Stand upvari gösterisine eşine duyduğu sevgiyi anlatarak başladı ve salonu dolduran bilumum hanım seyirci, biraz imrenmeyle biraz kıskançlıkla iç geçirerek böyle bir adamla evli olmanın ne muhteşem bir şey olduğu hayali ile mest bir şekilde Hugh'un şarkısını dinledi. 
Gönlümüzün Wolverine'i, İstanbul'da geçirdiği sayılı gün içersinde aval aval tarihi ve turistik yerleri gezmemiş. Türk kültürü ile ilgili bir çok detayı öğrenmiş ve en önemlisi aklında tutup gösterisinin bir parçası haline getirmiş. Mesela ilk şarkının ardından nazar değmesin diye sahnedeki tahtalara vurdu, Türk kahvesi içip sahnede fal bile baktırdı. 


Velhasıl geceden çıkarttığım kıssadan hisse notlar şunlar:
*Hollywood starı olmak için sadece süper bir vücut, karizma ve yakışıklılık yetmiyor. Rol yeteneğinin yanı sıra şarkı söylemek ve dans etmek dahil bir çok marifetinizin olması ve bunlarda da gerçekten iyi olmanız gerekiyor. 
* Hugh söyledi, ben onun elçisiyim: 'Mutlu bir eş mutlu bir yuva!' Yani eğer eşiniz (bu eş hanım tarafı oluyor, beyler zaten hep mutlu) mutlu ise, siz de mutlu olursunuz ve evliliğiniz mutlu mesut yıllarca devam eder.
* Haftasonu araba ile karşıya geçmeyi düşünüyorsanız ya aklınızı peynir ekmekle yemişsiniz ya da eziyet çekmekten zevk alan bir mazoşist siniz. Hafta sonu karşıya geçmek için bilumum toplu ya da topsuz taşıma araçlarını kullanın. Biz araba ile geçmek gafletin de bulunup, hayatımızın iki saatini yolda harcadık. 
* Hollywood starı da olsan, dünya seni tanısa da alçakgönüllü olacaksın. Sempatik ve cana yakın olmak seni bir kere daha gönüllerin kralı yapar. 
* Topuklu ayakkabı ile uzun yolda araba kullanmayacaksınız. Ha kullanırım diyorsanız amuda kalkıp yürümeyi bileceksiniz. Benim gibi bir şaşkalozsanız trafikte dur kalk yapmaktan ayaklarınız şişer, topuklu ayakkabı ayaklarınızı mahveder ve gösteri merkezine geldiğinizde de yürümekte zorlanıp, "keşke amuda kalkıp yürümeyi becerebilseydim" diye kendinizi yer ve havalı yürümek şöyle dursun ördek gibi paytak paytak yürüyerek kendinizi güldürürsünüz. Gece bitip eve dönerken de ayakkabıları fırlatıp arabayı çıplak ayakla kullanırsınız. 
* Böyle gecelerde benim gibi yanınızda profesyonel bir fotoğrafçı getirirseniz, böyle güzel fotoğraflarla blog postunuzu süslersiniz. Canım Arzu Ateş, senle eğlenmek çok keyifli.  

28 Mayıs 2015 Perşembe

her yerdeyiz

Bugün Gezi olaylarının ikinci yıldönümü. "Bu parkı yıkıp, topçu kışlası inşa edeceğiz ve siz buna hiçbir şey yapamayacaksınız!" diye damarımıza basıp, gözümüzün içine baka bak o koskocaman iş makinalarını parka sokmaya çalışmalarıyla başlayan ve bu gün hala bir kesimin korkulu rüyası olan belki hayatımda görüp göreceğim toplumsal olarak en anarşik, en toplu, en tek yürek, en kararlı ve en isyankar olduğumuz günlerin üzerinden koskoca iki yıl geçmiş.
Gezi süreci evet belki sistemi değiştiremedi ama toplumda belki başka hiçbir olayın yaratamayacağı kadar derin bir iz bıraktı. Bu özel olayın yıldönümünde Taksim Dayanışma'nın basın açıklamasının bir bölümünü bu posta ekleyerek, hem kendi çapımda yıldönümü kutlaması yapmak hem de olaylarda hayatını kaybeden o gencecik insanlara da bir selam yollamak istedim.

Evet her yerdeyiz ve gün gelecek her şey çok güzel olacak!!

"Bu ülke Gezi'yi yaşadı. Haziran'ın sıcağını iliklerine akıttı. Milyonlar şarkılarını dillerinden düşürmeden kararlı ve direngen bir duruşu tarihin içinden geçerek yaşadılar. Cesur yürekli kadınların ve gençlerin büyük bir ağacın yapraklarına dönüşerek kara bir dumanı dağıttığı, nefes aldırdığı bir ülke artık burası… Bu ülkenin tarihinde ender rastlanacak halkın o kendi olduğu, kendini bulduğu, parkından, meydanlarından yola çıkarak bedenine, yaşamına, ülkesine, geleceğine sahip çıktığı o tarihi anların, Gezi'nin suretini tarihe aksettirdiği o takvim yaprağının yıldönümünde; bedenimizle, ruhumuzla; kaybettiklerimiz ve sonsuza kadar yaşatacaklarımızla; aşkımız ve direngenliğimizle her yerdeyiz… İstanbul'da ve ülkenin dört bir yanında şehirlerin parklarında ve meydanlarındayız. Gezi'yi yaşadığımız ve anımsadığımız yerde ve her yerdeyiz. Gezi Parkında ve Taksim Meydanı'ndayız.  Gezi'den dört bir yana yayılan park forumlarındayız. Ankara 'nın, Adana'nın, Antakya'nın, Eskişehir'in, İzmir'in Edirne'nin, Samsun'un, Diyarbakır'ın, Antalya'nın… Her şehrin ve ilçenin Meydanlarında ve Parklarındayız, her yerdeyiz…"