3 Haziran 2013 Pazartesi

anarşik olmak zor zanaat


Hayat bu... her an herşey olabilir. Bir sabah uyanıp şu 'bela!!!' tibitıra bakıp, tüm amaçları yeşili korumak olan insanların tepelerine uyurken biber gazı sıkmak suretiyle saldırıldığını okumak benim gibi bir sürü insanın hayat rutinini değiştirdi. Kaderde anarşist olmak da varmış. Son altı gündür elimizde akıllı telefonlar, gözümüz tibitırda, aklımız sokakta, elimizde tencere tava kepçe tahta kaşık "eeeehhhhh yetti bea!" diyoruz.
Perşembe akşamının ardından Cumartesi günü de orada bu onurlu direnişi başlatan arkadaşlarımıza desteğe gittiğimizde, doğrusunu söylemek gerekirse biraz hayalkırıklığına uğradım çünkü Cuma gecesinin yoğun direnişinin ardından Cumartesi günü öğle saatlerinde çekilen polisin ardından, meydan İstanbul'un her yerinden akın akın gelen yüz binlerce kişiyle dolmuştu. Kutlayamadıkları 1 Mayıs'ın acısını çıkartıcasına halay çeken, dolaşan, dans eden, şarkı söyleyen bu insanlar, sahte bir zaferin kutlamasını yapmaktaydılar. Zafer sahteydi çünkü daha ortada değişen bir şey, dilenmiş bir özür yoktu (zaten olacağı da yok da, bir ihtimal işte). Hal böyle olunca biz de ortamın nabzını tuttuk, 'bari eve dönelim, evden tencere tava desteğine devam edelim' diye eve dönüş yoluna Gümüşsuyu'ndan başladık. Burada da bir zafer havası hüküm sürmekteydi. Hatta el ele kol kola girmiş sanatçıların, yokuşun aşağısından geldiklerini görünce ahaliden büyük bir alkış koptu. İnönü stadının karşısındaki, Dolmabahçe'ye inerken soldaki yamaçta çoktan Cumartesi pikniği kıvamına bürünen insanlar, çimenlere yayılmış, stadın yanında terkedilmiş polis aracını ters çeviren birkaç hırslı kişiyi, Hollywoodvari bir aksiyon filminin aktörlerini izler gibi izlemekteydiler. Her şey normal her şey olağandı. Ne bir slogan ne bir taşkınlık vardı. Dolmabahçe'den Beşiktaş'a yürürken bir anda gözü yaşlı insanlar gördük. "Gitmeyin ileriye gaz bombası atıyorlar!' dediler. Şahsen ben içimden "Hadi leyn!' dedim. Ortada ne vardı ki bomba atılsın. Arabalar yoldan geçmekteydi, insanlar " oldu da bitti maşallah, yolda attık sloganları, bu kadar anaşiklik yeter, eve gideyim de Survivor seyredeyim' havasında, Cumhuriyet mitingine gelmiş gibi davranan bir kitleydi. Bunlara mı bomba atılacaktı. Öyle değilmiş işte.
Yolu kestiler bir anda. Yol kesildiği için Taksim'den gelen, evine dönen kalabalıklar gittikçe birikmeye başladı. Biriktikçe ve yol açılmadıkça, tansiyon yükseldi, sloganlar atmaya başladık. Sonra olan oldu. Önce "geliyor!" çığlığı duyduk sonra üzerimize doğru koşan kalabalığı. "Koşmayın, sakin olun" çağrısı biraz olsun yatıştırdı milleti, yavaşladılar. Ardından biber gazı geldi. Bir anda öksüren tıksıran insanlar. Neye uğradıklarını şaşıran, dehşet içinde bakan kocaman gözler. O kadar belli ki daha önce böyle bir şeyin içinde bulunmadıkları. Daha kendimize gelemeden Kabataş tarafından bir çığlık "toma geliyor!". Son sürat bir toma üzerimize tazyikli suyu sıktı. Suyun şiddeti o kadar büyük ki, gerçekten karşısında durmak zor. Hepimiz duş yaptık. Ama bu da durduramadı kitleyi. Şoku atlatan gülümseyerek birbirine bakıyor, üstünü başını düzeltiyordu. Baktı polis, ne biber gazı ne tazyikli su grubu dağıtmıyor aksine grup daha da büyüyor, hınçlanıyor, son vuruşu yapmaya karar verdi. Son sürat gaz bombası fişeklerini ateşledi. Kitle deli gibi Kabataş tarafına doğru koşmaya başladı. Biz koşmak yerine Dolmabahçe'de bulunan askeri birliğin karşısında kafamızı koruyarak kapanmayı uygun bulduk. Koşmak, belki panik halinde koşan halkın içinde ezilmek olacaktı. Kafamızı koruyup kapandık. Tek duyduğumuz ateşlenen fişek sesleriydi. Pat pat pat. Nereye atıldığını, nasıl atıldığını göremiyorsunuz, tek duyduğunuz ses ve yapabildiğiniz tek şey de "ne olur bitsin!' diye dua edebilmek. Fişek seslerinin kesilmesinden saniyeler sonra o belki de hayatımda hiç unutamayacağım deneyimi yaşadı duvar kenarına büzüşmüş ben dahil yirmi kusur kişi; yoğunlaştırılmış biber gazının ya da portakal gazının o insanı dehşete düşüren boğulma hissini. Polis bizi biber gazıyla çift taraflı gazladıktan ve sis bombası attıktan sonra coplayarak barikat kurdukları 100 metre ileriye döndü, yürüyerek. Saniyeler içinde ciğerlerim öyle birşeyle doldu ki felç oldum. Nefes alabilmem mümkün değildi. Nefes almaya çalıştıkça nefes alamamam artıyor, nefes alamadıkça nefes alamama paniğim büyüyordu. Elim ayağım titremeye başladı. Tek düşündüğüm "Nefes alamıyorum, nefes alamıyorum"du. Boğulmanın dehşetini anladık hepimiz. Ardından çığlıklar yükseldi. "Ölüyorum! Yardım edin! Astımım var yardım edin! Kurtarın beni! Ne olur yapmayın!" Kimse profesyonel direnişçi değildi ve herkes oraya barışçıl amaçlarla geldiği için kendini koruyacak herhangi bir şeye sahip değildi. Bizim ise yanımızda sadece suyla karıştırılmış Talcid şurup vardı. Ama içinde kaldığımız sis bombası içinde, yanında durduğumuz duvarı bile göremez, o çığlıkları işitirken panikten kurtulup, kendimizi toparlayayıp, Talcid'i gözlerimize sürmemiz pek kolay olmadı. Neyse G.'cim hemen kendini toparladı ve önce kendine sonra bana ve kardeşime Talcidli mucize sıvıyı uyguladı. Gözlerimi açıp biraz kendimi toparlayabildiğimde, gördüğüm manzarayı hiç unutamayacağım. Ortalık toz duman, dakikalar önce binlerce insanın bulunduğu alanda sadece biz kalmışız, millet ağlıyor, herkes panik içinde yerden kalkmaya çalışıyor. Sağınıza bakıyorsunuz 100 metre ileride polis, sana bakıyor dumanların içinde. Ne yapacağı belli değil. Bir an gelip tekrar coplayabilir. Tomaların önünde ellerinde silahlar bakıyorlar sana. Sanki bir korku filmi, uzaydan gelmiş gibiler. Sola bakıyorsun duman. İleride ne olduğunu göremiyorsun. Belki o dumanın içinde de bir polis grubu var ve o tarafa doğru yürürsek, onların kucağına düşeceğiz. Bilemiyoruz. Sonra G.'cim, askeriyenin birkaç kişiyi içeriye aldığını görüyor, biz de o tarafa koşuyoruz, kapıyı kapatıyorlar. Yalvar yakar kendimizi zorla içeriye aldırıyoruz. Karşıya geçerken duvar kenarında kendinden geçmiş adamı söylüyoruz önce ama bizi dinlemiyorlar. "Ambulansa ulaşamıyoruz!" diyorlar. Aklımız o adamda çaresiz bize söylenen tarafa geçiyoruz. Asker de gergin çünkü bize yardım ettiği için polisi karşısına alabilir. Bunu istemiyorlar. Hepimizi görüşme odasına ve mühimmat odasına sokuyorlar. "Işıklar kapanıyor, camdan uzak durun!" uyarısı yapılıyor. Biraz sonra caddeden yine sesler yükselmeye başlıyor. Grup tekrar geliyor. Yine gazlıyorlar ama olmuyor grup bir daha bir daha geliyor polisin karşısına. Bir süre sonra sesler kesiliyor. Polis grubu Akaretler ve Barbaros'a doğru kovalıyor. Asker, ortalığın nispeten sakinleştiğini görüp bizi dışarı bırakıyor. Etraf sessiz, yolda sökülen kaldırım taşlarını, barikatları görüyoruz. Beşiktaş'a doğru yürüyoruz. Ama o kadar tedirginiz ki karşıdan gelen her karaltı bizim için polis. Biz yolun solunda yürürken sağ tarafta duran polisi görüyoruz, ne yapacaklarını bilmiyoruz. Nereye gideceğimizi bilmiyoruz, öylesine körlemesine gidiyoruz. Önce motor var mı diye bakıyoruz; yok. Çoktan bitirmişler motorları. Taksi yok, otobüs yok. Tek yapacağımız yürümek. Yürüyerek karşıya geçme ihtimalini değerlendiriyoruz da köprüye nereden çıkacağız. Barbaros çatışıyor, Ortaköy'de slogan atan, onları üst geçitten izleyen polisin ne yapacağını bilemiyoruz. Yıldız'a doğru yürüyoruz, en sonunda bir taksi bulup kendimizi atıyor, eve varıyoruz.
Bütün bu yaşananlar kendime ara ara sorduğum şu sorunun cevabını vermesi açısından önemliydi. "Bir milli mücadele gerekse, savaş durumu oluşsa ön saflarda savaşmak için cepheye vs.'ye gider miyim?" Evet, gidermişim. Cumartesi gecesi yaşadığım o dehşetin ardından vazgeçmek yerine daha da bilendim. Artık o attıkları gazın içinde olan birşeyden mi bilmem, insan vazgeçeceğine, "acımadı ki acımadı ki!" diyip, koşa koşa orada günlerdir direnen, sürekli o korkunç gaza maruz kalan genç, yaşlı herkesin yanında olmak istiyor. Gerçekten bizim yaptığımız tencere tava protestoları evet iyidir güzeldir ama tatlı su aktivistliğinden öte birşey değildir. Bu işte asıl aktivistliği yapanlar ve takdiri hak edenler, daha öncede belirttiğim gibi altı gündür canla başla parkı için direnen kişilerdir.
Her gün onların yanında olamasam da kalbim ve ruhum onlarla. Gerekirse hiç düşünmeden yanlarına giderim ve bizi bir takım çapulcu olarak nitelendiren kişiye de -beni okumaz ya, olsun- "CANISI! ÇAPULCU OLMAKTAN GURUR DUYUYORUM. SONUNA KADAR DİREN GEZİ PARKI" derim.

4 yorum:

Sittirella dedi ki...

Çapulcuyum, aşırı uç'um, marjinalim; gururluyum!
Acıya bağışıklı kazanmış bir milletin korkacağı hiç bir kalmamış demektir.
Seninle-sizinle gurur duyuyorum.
Tatlısu aktivisti de olsam, sokaklardaki-meydanlardaki insanların acısını, gerçek fotoğrafını, olayların gerçek yüzünü dünyaya duyurduğumuz için mutluyum.

Gamlı Baykuş dedi ki...

Sittirella'cım, senin de bu direniş için tibitırda neler yaptığını biliyorum. Tibitır üzerinden yabana tılmayacak tatlı su aktivistliğin için ben de seninle gurur duyuyorum ve sana çok teşekkür ediyorum.

MAZES dedi ki...

ben de susmuyorum...........

Hareem dedi ki...

Sizi ve yazınızı ilk defa tesadüfen bugün okudum gurur duydum gözyaşlarımı tutamadım. .... şimdiye kadar tatlı su aktivistliğinden başka hiçbirşey yapmadığımızı farkettim izniniz olursa yazınızı facede paylaşmak isterim
Sevgiler