27 Aralık 2012 Perşembe

yılın en güzel zamanları bunlar

Geçen gün sosyal sorumluluk projesi kapsamında halkımla iç içe olabilmek, akıllı ve bilgili yeni nesiller yetiştirilmesine yardımcı olmak için gönüllü olarak çalıştığım okuldaki sınıfta otururken, telefonum acı acı çaldı. Baktım arayan Elizabeth nine. Ne zamandır konuşmuyorduk, heyecanla açtım telefonu.
"Ay büyükanneannecim, how are you ne var yu? ne zamandır konuşmuyorduk, iyi misin hoş musun?" dedim.
"İyiyim cicim ama seni çok miss you" dedi. "Ay sorma, ben de miss you" dedim. "Nasıl gidiyor hazırlıklar? Bu sene bekliyoruz, bak Charles dayın, Camilla yengen organik hindi siparişi verdi. Oxford bozkırlarında yetişiyormuş bu hindiler, çok leziz oluyormuş, sakın kaçırma. Biliyorsun Kate biraz bulantılı bir hamilelik geçiriyor, bu sene onlar yanımda olamayacak, Herry desen oniki olmadan o parti senin bu parti benim dolaşmaya gider, sen gel, beraber onikiye gireriz, sonra sen de Herry'nin partisine gidersin. Kate'in annesigil çok güzel Christmas pudding yaparmış, bu sene yılbaşı yemeğinde onun puddingini kaşıklayacağız. Camilla, kaynıgilleri pek seviyor, sen de gel, kaynaş onlarla, uzak kalıyorsun bizden" diye başladı aklınca planlar yapmaya. Her sene olduğu gibi bu sene de İngiltere'de büyükannem ve Charles dayımla yeni yıla girmek isterdim ama artık yaş kemale erdi, günü birlik İngiltere yoruyor. 31'i akşamı özel uçağıma atlayıp, teee İngilterelere git, çılgın bir yılbaşı partisinin ardından ertesi gün ayılınca eve geri dön, çok zor geliyor artık. Büyükanneme, bu sene beni affetmesini, Boğaz'a bakan yalımda vereceğim bir parti ile yeni yıla girmeyi planladığımı, yeni taşındığım sarayımdaki bu ilk yılbaşının benim için önemli olduğunu söyledim. Biraz sesi bozuldu ama olsun. Çok alıştı canım, her sene her sene İngiltere sıktı biraz. Aslında Carla'cım da çağırıyor ama Sarkozy'nin eski şaşası yok, şimdi teee Fransa'lara gidip, çapsız Sarkozy ile sıkıcı bir yılbaşı geçirmek istemedim. Neyse bu sene kafama göre bir yılbaşı geçirmek için, bütün hazırlıklar çoktaaaaan başladı. Parti için davetiyeleri, uşaklarım yalılara dağıtmaya devam ediyor. Sarayın temizlik ve yemek işlerinden sorumlu bayanlarının bir kısmı gelen hediyeleri açıp, tasnif etmek diğerleri ise gelen hediyelere karşılık hediye göndermek için sarayın bir odasına kapanmış haldeler. O kadar çok hediye akıyor ki saraya, sağolsun sevenlerim boş durmamış, elemanlarımın bir kısmını bu işle görevlendirdim. Aralık başında İtalya'daki Versace moda evinin sahibesi Donatella arayıp, "Bu seneki yılbaşı gece elbisen benden, valla kırılırım" dedi ama ben çoktan Tom Ford'a istediğim sırtı açık siyah dantel gece elbisesini diktirtmeye başlamıştım. "Valla Donatella, mi kia mo, mono peti! Belki gelecek sene" dedim, politik bir şekilde işi halletmek, bana gönül koymasını engellemek için "Gel, 50 metrelik çam ağacımı süsle, anlaşalım" dedim. Bayıla bayıla geldi ay başında, ağacı süsledi, ben de ona Dolmabahçe'de bir kahvaltı ettirttim, ülkesine gönderdim. Artık nasıl haber yayılıyorsa, sarayımda vereceğim partinin haberi İngiltere'den Amerika'ya dört bir kıtaya yayılmış. Geçen sabah jakuzide kahvaltı ederken, zırt telefon, baktım arayan Amerika'dan Martha Stewart. "Ooooo, honey bunny! What's up? How is it going, darling?" dedim. "Vallahi, I'm crazy şeri!" dedi. "Noyırdır?" dedim. "Çok önemli bir davet veriyorsun ve ben organizasyonunu, masa süslemelerini falan yapamıyorum ha! No comment vallahi! Yüce Jesus Christ adına çok sorry ben!" dedi. Gerçekten utandım çünkü geçen sene "ha, gülüm bu sene değil seneye yaparsın parti organizasyonunu" diyerek başımdan attığımı unutmuştum. Artık bu sene ona birşey yaptırmak lazımdı, partinin masa düzenlemesini ona verdim, ben bu satırları yazarken balo salonunda gerekli düzenlemeleri yapıyorlar. Gönlü olsun garibin. Dün de Jamie Oliver aradı. O da yemek servisini ve Christmas hindisini hazırlamak istiyor ama üzgünüm o ne zaman hijyenik yemek yapmaya başlar o zaman ona sipariş veririm. İki sene önce pilavdan çıkan saç aklıma geldikçe hala midem bulanıyor. Bu sene partinin yemek işlerini İspanya'dan Ferran Adria ve ekibine verdim. Daha önce İtalyanları denemiş memnun kalmıştım ama bu sene değişiklik yapıp İspanyollarda karar kıldım. Ama tatlılar tabii ki Pierre Herme'den. Ay yazarken yoruldum valla. Daha yapılacak ne kadar çok iş var. Şunun şurasında bugünü saymazsak üç gün kaldı yeni yıla. Yılın en sevdiğim zamanları bugünler ama çok yoruluyor insan. Neyse artık bilgisayar başından kalkayım da bakayım Martha neler yapıyor.

24 Aralık 2012 Pazartesi

kibrinde boğul

Yöneten olmak akıl, sağduyu, adalet, soğukkanlılık gibi birçok meziyetin yanında adil, hoşgörülü ve açık fikirli olmayı barındırır bence. Bu yüzden iyi bir yönetici olmak her babayiğidin harcı değildir. Ömrü hayatımda hem ülkeyi yönetenler hem de iş yerindekiler olmak üzere pek çok yönetici gördüm. kimisi az önce yazdığım tanıma yakındı kimisinin uzaktan yakından değil iyi bir yönetici olmak yönetme vasfı ile ilgisi yoktu. Ama hiçbirisi şu anda bizi yöneten sizkimolduğunubiliyorsunuz kadar cahil, hoyrat, adaletsiz, kendini bilmez, sorumsuz, dönek, yalancı, "ben dedim ben yaptım oldum"cu olmadı. Almış olduğu seçim sonuçları ile her geçen yıl daha da hoyratlaşan sizkimolduğunubiliyorsunuz, artık iyice gemi azıya aldı. Kafasına estiği gibi sistem değiştiren, yeşil alanlara bol bol cami vs. kondurmayı marifet sanıp, tarihe, yapmış olduğu güzel hizmetler yerine hilkat garibesi beton yapılarla geçmeyi büyüklük sanan zat-ı muhterem, son olarak demokrasilerin gerektirdiği şekilde kendisini protesto eden ODTÜ'lü öğrencilere ve üniversitenin akademik kadrosuna çattı. Kendi herşeyi bildiği gibi üniversitede hoca olmayı ve nasıl öğrenci yetiştirilip, bilimsel çalışmalar yapılacağını bildiği için, bu konuda da üniversite çalışanlarını ve öğrencileri eleştirdi, hızını alamayıp öğrencileri savcılığa sevk ettirdi vs. vs. Neyse sabah gazeteden öğrendiğim kadarıyla öğrenciler tutuklanmamış, serbest bırakılmış ama bu ne biçim bir hoşgörüsüzlüktür, ne kendini bilmezliktir. İnsan sırf bu sizkimolduğunubiliyorsunuz'un şuursuz hallerinden tiksinip, anarşist olası geliyor. Korkarım onun kibrinin ve bu kibrin sonuçlarından biz yanacağız. Bu ülkede yaşamak zorunda olan bir vatandaş ve hele de bir kadın olunca, geleceğimden oldukça endişeliyim. Ve açık konuşmak gerekirse artık bu ülkede yaşamaktan, anlamsızlıklara anlam yüklemeye çalışmaktan ve en önemlisi de güzel günlere dair inanç beslemeye çalışmaktan yoruldum. Eski bir ODTÜ'li olan ben, sizkimolduğunubiliyorsunuz'a ve onun yandaşlarının inandıklarına, yapmış oldukları eylemlere beddua etmeye bile tenezzül etmeyi gereksiz görüyorum. Ama diliyorum, sen sizkimolduğunubiliyorsunuz, umarım kibrinde boğulur, beraberindekileri de girdabında sürükler gidersin ve yine umarım bizim de ömrümüz fena eder de devrin döndüğünü, senin sorduğun gibi senden de hesap sroulduğunu görürüz.

21 Aralık 2012 Cuma

ben uyurken

Her sene olduğu gibi bu sene de yılbaşı kutlaması yapalım demişler pastane işi börekleri kapmışlar gelmişler öyle kapı gıcırtısında oynama meraklısı bölüm çalışanları. Dışarıda aniden karar değiştirip yağmaya başlayan karı falan umursamadan ikibinonüçü karşılamaya heveslenmişler. Görsen sanırsın lise öğrencileri sınıfta parti veriyor. İçime fenalıklar geliyor. Yapmacık samimiyet selinden kurtulmak istiyorum, "dur azıcık daha takılalım, birazdan gideriz" diyorlar. Şansıma pirinçli ve börülceli salatalar yapılmış. Fena değil, insanın boğazından geçiyor. Normal şartlar altında ciddi ciddi koridorlarda akademik adımlar atanların en ufak bir gitar tıngırtısında salsadan rumbaya bilemedin tangodan göbek dansına savrulmalarını salonun bir köşesinde dikilerek yeni gözlüklerimin arkasından garip garip bakarak seyedeiyorum. Bir yandan da dışarıda şaka gibi başlayan karın tutmasını seyrederken araba ile kaymadan eve nasıl dönebileceğimin hesaplarını yapıyorum. Sabır katsayımdaki inanılmaz gelişmenin sonucu olarak yeni yılı karşılama uyuzluk partisinden kaçıp, arabama atlayıp kaymadan çarpmadan çarpılmadan eve varıyorum. Her zamanki karşılama komitesi beni esneyerek karşılıyor kapının arkasında. Öpüşüp koklaşıyoruz. Mama su olaylarımızı hallettikten sonra bana bir ağırlık çöküyor, yatağımın içinde yumuşacık yorganıma ve yastığıma sarılarak uyuya kalıyorum. Uyuyorum uyanamıyorum. Arada gözümü açıp kalkmaya çalışıyorum ama sanki yüzyıllardır uyumamışım, öyle ağır bir uyku. Sonunda o ağır uykudan sıyrılıp uyanmayı başarıyorum. Ayılıyorum ve anlıyorum. Meğer ben yıllardır uyumaktaymışım, kendim olduğum sandım kişi meğer rüyalarımda gördüğüm biriymiş. Meğer ben çalıştığım yerde çalışmaz, yaptığım işi yapmazmışım. Meğer yaşadığımı sandığım hayat sadece bir rüyaymış. Ben uyurken beklenen kıyamet olmuş; herkes rüyalarına gömülmüş. Yaşadıklarını sandıkları hayat, meğer sadece bir rüyadan ibaretmiş. Aslında 21 Aralık'ta ne olacak diye konuşup durur,  korkunç doğa olayları, patlamalar çatlamalar beklerken, ben uyurken, hepimiz uyurken kıyamet oluvermiş de haberimiz olmamış, olamaz mı?
Neden olmasın? Olabilir!!!

14 Aralık 2012 Cuma

yine



Her pazar aynı şey oluyor son zamanlarda. Saati altıya kuruyorum, kalkar yürüyüşe çıkar, kahvaltı eder öyle işe giderim diyorum ama pazartesi sabahı alarm çalınca saati, önce 6:15'e sonra 6:30'a en sonunda da 6:45'e kuruyorum. Her kalkışımda 'Of Allahım, bu hafta nasıl geçecek yaeee!!' diye söylenerek kalkıyorum. Ne pozitif bir kalkış di mi??? Sonra böğrüme koskoca bir taşı basıp ardından yüzümü yıkamak için tuvalete giderken çalışmanın erdemleri ile ilgili özlü sözleri hatırlamaya çalışıyorum, hiçbir özlü söz bulamazsam ben kendim yaratıyorum; 'Çalışmak mutluluktur!' gibi mesela ya da hiçbirşey işe yaramazsa kazık kadar olmuş ama akılları ve ruhları beşinci sınıf bebelerinden farksız olan öğrencilerimin komikliklerini düşünüp kendimi motive etmeye çalışıyorum. Her sabah ama her sabah aklıma hep aynı şeyler geliyor. Kendimi hallice motive edip yollara düşüyorum. Ama işin komik tarafı şu ki nasıl geçer dediğim her hafta su gibi geçip gidiyor. Bir bakıyorum cuma gelmiş şimdi olduğu gibi bilgisayarımda vakit geçiriyorum.
Yaaa işte böyle ömür haftaların geçip geçmeyeceği üzerine kurulu. Aslında hiç dert etmemeli, gün yirmidört saat, ha sabah oldu ha akşam oldu derken bir bakıyorsun bitti gün. Şimdi önümüzdeki haftanın nasıl geçeceğini dert etmeden yılbaşı hazırlıklarına konsantre olmalı. Malum zaman yine yeniden 'yılbaşında çılgınca eğlenme zamanı!!!!'

7 Aralık 2012 Cuma

21 Aralık





"Hocam, makarna stokladınız mı?"
"Yooooo"
"Bulgur stoklayın hocam!"
"Niye? Uzun süreli Karatay diyeti mi yapıcam?"
"Hayııırrrr hocam, 21 Aralık yaklaşıyor! O gün üç gün sürecek karanlık olacakmış, elektrikler kesilebilirmiş, soğuk suda şişen ve yenilebilir hale gelen bir tek bulgur. Makarna soğuk suda şişmiyoooo!"
"Yaaawww bırak, boş işler bunlar!"
"Aaaaa!!!! Hocam öyle demeyin, annem beni eve çağırıyor. 'Gel buraya o gün, eğer birşey olursa hep beraber olalım!' dioo hocam. Valla siz de birşeyler yapın bence."
"Ne yapayım? Ne olacaksa olur! Uğraşamam valla!"
"Ayyy hocaaam! Çok soğukkanlısınız!"
"Valla o gün gelir de dünyanın sonu olursa, size çok üzüleceğim. Bu genç yaşınızda boşu boşuna çalışıyorsunuz. Ödev vs. kasıp duruyorsunuz."

Ya işte böyle! Her yeri olduğu gibi bizim sınıfları da 21 Aralık Marduk heyecanı sardı. Oradan buradan duyulan, kulaktan dolma bilgilerle herkes birbirini panikletmeye çalışıyor. Ne yalan söyleyeyim, yukarıdaki konuşmadan sonra eve gidip makarna stoğuna baktım. Allahtan makarna stoğu sağlam ama bulgurda problem var. Ne olur ne olmaz diye atalım kenara bir iki paket. Eğer bu görüşleri ve iki haftadır cnbce'de yayınlanmaya başlayan Revolution dizisini dikkate alacak olursak, en kısa zamanda kılıç kalkan dersine başlamalı ve Tae bo, Aikido gibi kurslara gidip ileri dövüş teknikleri öğrenmeli. Zira elektrik falan gidecek olursa millet birbirini kıracak ve eli kılıç tutanlarla iyi karateciler hayatta kalacak. Hoş bana sorulacak olursa hem ülkede hem de dünyada giderek artmaya başlayan cinnet hali, abuk subuk iş yapma, baştan savma ruhu, ırkçılık, ayrımcılık, ötekileştirme, tolere etme eksikliği belki herşeye sıfırdan başladığımızda son bulur ve insanlık kendine bir çeki düzen verir.

3 Aralık 2012 Pazartesi

zorunluluks

Geçen hafta olduğu gibi tatildi. Her tatil gibi çabucak geçti. Bu duruma alıştım artık ne tatil bekliyorum ne de bitecek diye günleri sayıyorum. Saya saya tatiller, günler hayat bitiyor.
Tatil bitti ama ben deli gibi yorgunum. Yok öyle deli gibi dolaşmaktan falan değil. Aksine tatilde hiçbirşey yapmadım; genelde hep evdeydim, evde işlendim. İşlenmekten de değil yorgunluğum; ben zorunluluklardan yoruldum.
Yatmak zorunda olmaktan, uyumak zorunda olmaktan, giyinmek zorunda olmaktan, yemek zorunda olmaktan, çalışmak zorunda olmaktan, kart ödemek zorunda olmaktan, okumak zorunda olmaktan, kilo almamak zorunda olmaktan, düşünmek zorunda olmaktan kısacası insan dair ne varsa onlara zorunda olmaktan yoruldum. Zaten zorunda olduğum zorunluluklardan ya da saçma sapan nedenlerle kendime koyduğum zorunluluklardan çok sıkıldım. Etrafıma baktığımda hemen herkes halinden memnun gibi. Memnun olmasalarda pek bi tevekküllüler, gidip geliyorlar. Her gün gözümü açtığımda kendimi gün sayarken buluyorum. 'bilmem neye kaç gün kaldı?', 'bilmem neye dört hafta kaldı!'. Böyle böyle yiyorum günlerimi. zorunluluklarımın içinde boğularak.
Neyse Aralık ayının ilk yazısı post tatil travmasından doğan pek bir depresif yazı oldu. Daha neşeli yazılara inşallah!

23 Kasım 2012 Cuma

nane limon mu?

İnsan vücudunun kendine yavaş yavaş ihanet etmeye başladığını sanırım önce bir hafta aç bilaç dolaşsa bile veremediği gramlardan sonra da ufaktan ortaya çıkan hastalıklarından anlıyor. Yıllardır ortaya çıkmayan çarpıntım bir aydan beri yeniden nüksetti. Otururken yatarken yürürken kalbim sanki yerini değiştirmiş, boğazıma taşınmış gibi. Kalbim boğazımda atıyor. Garip bir his. Sıkıntı yapıyor. yorgunluktan mı yoksa çok çay içmekten mi yoksa kalıtımsal mı bilmiyorum. Hatırlıyorum annem benim yaşlarımdayken hep çarpıntısı olduğundan şikayet ederdi. İşte ilahi adalet, sen yıllarca annenin, "ön tekerlek nereye giderse arka tekerlek de oraya gider" sözünü haklı çıkarmamak için çabala didin, kaderine baş kaldır, sonuç sıfır olsun, anan gibi çarpıntıların tutar işte. Haftaya minik bir tatilimiz var. İşe gitmek yok. Aslında bu fırsatı değerlendirip, doktora gidilebilir de ne diyeceğim. Hem çarpıntı varken gitmek lazım galiba ama ben de tatilimi bununla geçirmek istemiyorum. En iyisi daha da kötüleşmesini beklemek ya da oluruna bırakmak, hiç olmadı biraz çayı kahveyi azaltmak, biraz herşeyi oluruna bırakmak. En nihayetinde nane limon kaynatıverir içerim canım, o herşeyin çaresi değil mi zaten!

21 Kasım 2012 Çarşamba

pencere

Pencerelerin öyküleri yaşamın tüm sırlarını içinde saklar. İddiasız, mütevazı ama derin anlamlar taşıyan ve kurgusuz gelişen hayatlar, sayısız pencerede bir hayal gibi oynar biter. Kiminin, zaman zaman da olsa seyircisi vardır, ama çoğu bomboş bir salona açar perdelerini. Tek kişilik oyunlarla ya da kalabalık kadrolarla...Dramlar, eğlenceler, aşklar, kavgalar damların, gökyüzünün, karşı duvarın ya da karşı pencerenin kendilerini seyredip seyretmediğine zerre kadar aldırmadan, fütursuzca sahne alır pencerelerde. 

Mine Söğüt'ün Beş Sevim Apartmanı bu paragrafla başlıyor.

Beşi de günün uzun saatlerini pencere önünde geçirirdi. Beşi de pencereye farklı zamanlarda çıkardı. Beşi de pencereden bakıldığında iki apartmanın arasındaki küçücük boşluktan görülen, küçücük deniz manzarasına gözlerini diker ve beşi de bu manzaraya bakıp devamlı bir şeyler mırıldanırdı. Sanki dua okur, sanki görülmeyen, hiç olmayan, varlığı ruhlarında saklı birilerine hüzünlü öyküler anlatırlardı...diye anlatmaya başlıyor Mine Söğüt bu apartmanın sakinlerini. Henüz ilk iki bölümünü bitirmeme rağmen ilk bölümün ve dolayısı ile kitabın giriş paragrafı elimdekinin sıradışı bir kitap olduğunu müjdeledi.
Bu paragrafı okuduktan sonra eve dönüş yolu boyunca pencereleri düşündüm. Pencereler, evlerin gözleri aslında. Nasıl karşımızdakinin gözlerine baktığımızda kalbinin derinliklerine inebiliyorsak ya da kalbimizin derinlikleri gözlerimizden dışarıya yayılıyorsa, evlerin kalbine giden yol da gözler misali pencerelerden geçiyor.
Kendi kişisel tarihimde pencereleri düşündüğümde ilkokul dört ya da beşe geri dönüyorum. İlkokulda matematik kabusumdu benim. Bir çeşit travma, anlatması uzun, başka bir postun konusu olsun. Günlerden bir gün, şu günlerin erken bittiği, havanın erken karardığı soğuk kış günlerinden. Dışarda şakır şakır yağmur yağıyor. Ertesi güne matematik sınavı var. Annem güne gitmiş. Gelsin de matematik çalışalım diye dört gözle onun gelmesini bekliyorum. Hava kararıyor, ben pencerenin önünde dikiliyorum. Saatlerce dikiliyorum. Karanlık sokakta herkes evine dönüyor, bir tek annem gelmiyor. Camda yağmur damlalarının ıslak izler bırakarak süzülüşlerini izliyorum. İçimi bir sıkıntı dalgası kaplıyor. Saatler geçiyor ama annem yok ortalıkta.
Yıllar sonra bile ne zaman pencerenin önünde geçirdiğim bana saatler kadar uzun gelen -belki de sadece bir saatlik- bu bekleyişi düşünsem hala gözlerim dolar. İçimdeki o çaresizlik dalgasını hala dünmüş gibi hatırlarım.
Pencereler, pencere önleri bilerek ya da bilmeyerek kendimizle yüzleştiğimiz, içimizdekileri bir camın arkasından sessizce dünyaya haykırdığımız gizli itiraf mekanları.

18 Kasım 2012 Pazar

bu günlerde

Bu günlerde....

* 'üstün sabır taşı' ödülü falan varsa eğer adaylığımı koyuyorum; çatlamazsam kesin ben alırım ödülü. Zira her akşam annemin kardeşimin iş meselesi ile ilgili bitmek bilmeyen yakınmalarını dinlemek için sabır taşı olmak gerekiyor. Evet büyük çocuk olmak demek her zaman aile ile ilgili meselelerde ateş hattında kalan ilk salak olmak demek. Hele ki benim gibi sorumluluk duygunuz, duygusallığınız, sahiplenme içgüdünüz yüksek bir ilk çocuk iseniz çocukluğunuzdan beri ebeveynlerinizin denek tahtası olur, sizden sonra gelen kardeşlerin olan bitenden daha az etkilenerek büyümesini sağlarsınız çünkü ebeveynler bütün psikolojik savaşlarını sizde test edip onaylar, aynı hataları ikincide yapmaz, bunu sonucu ikinciler daha bir rahat, daha bir umursamaz, daha bir bencil bireyler olarak hayatta günlerini gün ederler. İkinci evladın bir sorunu varsa babaya çaktırmadan anne ile büyük çocuk durumu idare eder, babanın ya da annenin sinirden ağızlarından çıkan ejderhanın alevi misali öfke sözcüklerinden ilk olarak büyük çocuk payını alır. Son evladın derdi ilk evladın derdidir. Anne ilk evlada vıdı vıdılanır, hele hele büyük evlat kız ikinci erkekse, sorunlardan büyüğe bahsedilir, ahlar vahlar büyüğe dökülür, büyük onu bunu şunu yapamaz, son evlat erkek evlat hiiiiç birşeyden haberi olmadan, herşey güllük gülistanlıkmış gibi orda burda şurda gezer, gününü gün eder, kafası atarsa çalışmaz, parası biterse cebi doldurulur. Zaten onun yerine, herşeye göğüs geren, büyük vardır. Bazen annemin kardeşimi bana doğurduğunu düşünüyorum. Ama artık istifa etmek istiyorum.

* insanları iyi tanıyabildiğimi sanırken aslında kimseyi hiç tanımamış olduğumu farketmenin dayanılmaz şaşkınlığını yaşıyorum. Yedi senedir en iyi tanıdığımı sandığım kişi için aslında pek bir önemim olmadığını, yerime yeninin hemen hızla konulabildiğini aslında kimsenin 'vazgeçilmezmiş, çok yakın arkadaşmış, dostmuş' olmadığını, 'iyi varsın'ların nasıl da boş, söylenmiş olmak için söylenen kelimeler olduğunu anlıyorum. Zira bir telefon bilemedin on adım mesafede olan biri aranır, sorulur, iki dakika uğranır ve halinin hatrının nasıl olduğu sorulur. Her şeyden en son haberdar edilmez, önemli gün ve haftalar lalettayn biri iki sıradan lafla geçiştirilmez, uyutulmaya çalışılmaz. Birisine değer veriyorsan hissettirirsin, arar sorarsın hiç olmadı bir mesaj atarsın. Ama arkadaşlık listesinde üstünün çizildiğini anca sen arayıp görüşelim dediğinde bin bir türlü bahane üretilirken başkası ile nerelerden nerelere gidildiğini öğrendiğinde anlarsın. Bu durumda yapacak bir şey kalmaz alır şapkanı gidersin.

* içim şişik vaziyette dolanıyorum. havadan mı marsın merkürün yandan çapraz gerileme hareketlerinden mi yoksa artık siz nazar diyin ben lodos diyeyim bir garip hallerdeyim işte. zaten evden işe gitmek için çıkmak zorunda olmasam iyice eve kapattım kendimi daha da eve kapatasım, dünyayla iyice alakamı kesesim var. şeytana uysam her şeyi dağıtıp, anca bir iki şeyi alıp gidesim var. yine içime gitme halleri geldi. bakalım ne zaman delirip gidebileceğim.

7 Kasım 2012 Çarşamba

nakavt

Metroda, parkta, okulda, dolmuşta, otobüste, bankada, restoranda, sokakta, arabada, manavda, süpermarkette, terzide, dükkanda, alışveriş merkezinde, fırında, servis kuyruğunda, ekmek kuyruğunda, benzin istasyonunda, kafede, tatlıcıda, sınıfta, kantinde, evde, apartmanın önünde.....her yerde
Sıcak geldiği için paltosunu çıkaran, gençlik hevesiyle saçlarını uzatan, metroyu beklerken sürekli saatine bakan, metroya binince gelinen durakları gösteren tabeladan gözünü alamayan, saatine bakan, pastanede oturup çay eşliğinde kurabiyesini yerken sevgilisini kız arkadaşına çekiştiren, midye tavayı bira ile mideye gönderen, yolda yürürken aşka gelip sevgilisine sarılan, kendisine sarılan sevgilisinin ani sevgi göstergesinden hayrete düşen ama aynı zamanda da zevkten mest olup kıkırdayan, iş çıkışı arkadaşıyla gün geceye evrilmeden rakı balık sofrasında kadeh tokuşturan, mesai saati bitse de evine gitse diye çaktırmadan onar dakika arayla saatine kaçamak bakışlar atan, dua mı okuduğu yoksa birşeyi ezberlemeye mi çalıştığı anlaşılmayan sürekli dudaklarını oynatan, oturduğu koltukta yorgunluktan gözleri düşen, parkta oynayan çocuğundan gözünü ayırmayan, merdivenleri yavaş yavaş inen, merdivenleri hızlı hızlı çıkan, gülen, konuşan, endişeli endişeli bakan, boş boş bakan, üzgün üzgün bakan, heyecanlı heyecanlı bakan, yürüyen, oturan, koşan, ağlayan, üşüyen, terleyen, dikilen, hayal kuran, güneşe bakan, yıldızları seyreden, aya hayran kalan, kuşları seven, kediyi okşayan, köpeği kucaklayan, içi titreyen.....gerçek insanlar

"Ş.'yi tanıyordun değil mi?"
"Evet ya, bugün öğlen duydum, ortadan kaybolmuş değil mi?"
"Yok artık kayıp değil; köprüden atlayıp intihar etmiş!"
"Ah ah ah ah! Nasıl ya? Neden?"
"Kimse bilmiyor. Dün sabah kahvaltısını etmiş, eşine servise biniyorum demiş sonrası yok. Telefonu kapalıymış kimse ulaşamamış. Sonra Beylerbeyi'nden atladığı haberi gelmiş."

Hayat karşısında nakavt olmak bu kadar kolay işte. Bir gün birinin eşi, birinin arkadaşı, birinin dostu, birinin oğlu, birinin babası, birinin uzaktan tanıdığı kısacası her yerde her zaman yan yana içiçe olduğumuz gerçek insanlardan biri olan Ş., bir anda yok olan Ş. oluverdi. Adı kaldı geride. Nur içinde yatsın, yolu ışık olsun. Burada bulamadığı huzur şimdi her neredeyse orada onun olsun.
  

2 Kasım 2012 Cuma

sıkışık

Bu aralar kendimi çok sıkışık hissediyorum. Yok öyle iş güç sıkışıklığı değil, o zaten hep var. 'To do list'lerin sonu gelmiyor, bu duruma bünye alışık da son zamanlarda etrafımda olup bitenler ruhumu daraltıyor. Kardeşimin işten ayrılışı bundan dolayı her telefonda annemin hezeyanlarına maruz kalışım, hükümetin akıl almaz saçmalamaları ve bundan direk olmasa bile dolaylı yoldan etkileniyor olmam, her televizyon açışta allahın rantçısı bir salağın 'yok bu değil, bu da değil, bu hiç olmaz' diye diye koskoca ormanları katledecek olmasına ve koskoca ülkede de bunu durduracak kimsenin olmamasına, ağaçsız kalmanın sonucu olarak meydana gelecek iklim değişikliklerine, orada yok olacak tabiata, canlılara karşı hiç birşey yapamayacak olmanın çaresizliğine sıkılıyorum Hatta lafta yemekle uğraşmasını seven bir insanken vakitsizlikten sıradan abuk subuk yemekler yapıyor olmam bile şu aralar canımı sıkıyor. Ve dahası bu kadar saçmalayan bir ülkede ve hatta böyle bir dünyada yaşıyor olmak, istediğin zaman kaçamayacak olma hali beni sıkıştıran. Hep derim ya keşke bir süre atomlarımıza ayrılıp bir kenarda dursak, rahatlayınca tekrar bir araya gelsek. Ne iyi olurdu.

25 Ekim 2012 Perşembe

anne ruhu

Bu sefer on günlük uzuuuunnnn tatili evimde geçirmek istedim. Anneme bu kararımı bir ay önce bildirdiğimde pek ciddiye almadığını belli eden bir ses tonuyla; "sen bilirsin!" dedi. Tatil yaklaştıkça ve benim kararımda ciddi olduğumu ve bu kararımdan dönmeyeceğimi anlayınca ses tonu sitemkardan kızgına doğru değişti ve son telefon konuşmamızda - dün akşam üzeri oluyor bu- sesini duygu sömürüsüne ve öflemelere dönüştürdü. Evet ben de orada olmak isterdim ama bu sefer gerçekten evimde olmak, son iki haftadır hasta olan ve bence direkten dönen kedimi yalnız bırakmamak, bir türlü zaman bulup da yapamadığım, ısrarla ertelediğim işlerimi bitirmek için bu tatile ihtiyacım vardı. Oyumu evimden yana kullandım.
Bayramı evimde geçirmeyi tercih ettim ama çocukluğumdan beri ailenin içinde gördüğüm bayram gelenekleri o kadar kanıma işlemiş ki, ben de kendi çapımda bu bayram onları gerçekleştirmeye çalışıyorum son birkaç gündür. Mesela dün Nazmiye geldi, bayram temizliği yapıldı. Sonra sevgili ile çarşıya çıkıp, çikolatamızı ve tatlımızı aldık. Buradaki herkes aile ziyaretleri yapacak ama olur da bizi ziyarete gelenler olursa kahvenin yanında çikolatamız, neşeli konuşmalarımıza eşlik edecek tatlılarımız eksik olmasın istedik. Evimizin birkaç eksiğini tamamladık. İki gün önce gidip yeni bir kaç kıyafet aldık, bayramlık hesabı. Bayrama hazırız yani. Küçüklüğümden beri bayramlara böyle hazırlanıldı benim ailemde. Erkeklere illa yeni gömlek, çorap alındı, hanımlara etek, elbise ya da ayakkabı. Annem bir gece önce herkesin kıyafetini ütüler, bayram sabahına hazır ederdi. Günler öncesinden tatlısını, çikolatasını, yemeğini, içeceğini hazır ederdi. Eskiden içimdeki bu bayram havasına eşlik eden anne ruhunu çok saçma ve gereksiz bulurdum ama şimdi bu ruhun çok önemli birşey olduğunu düşünüyorum. Şu modern zamanlarda belki hepimize gereken -sevdiklerimizi hatırladığımız, onlar için sevgiyle birşeyler yaptığımız, ailelerimizden gördüklerimizi yansıttığımız- anne ruhudur belki.
Biz bu bayram ailelerimizden uzak bir tatil yapıyoruz ama hepimize ve tabii ki kendime içimizdeki anne ruhlarının eşliğinde sevdiklerimiz ile birlikte yaşayacağımız nice nice mutlu, sağlıklı ve huzurlu bayramlar diliyorum.

19 Ekim 2012 Cuma

ruhu taşımak

Bir süreliğine ruhumu ve bedenimi uzak bir yerlere taşımak istiyorum. Sadece bizim evin temel ihtiyaçlarını düşünüp başka hiçbirşeyle ilgilenmeden günlerimi geçirmeyi istiyorum. Sabahın doğuşunu ve gecenin gelişini bir dolu işin arasında iki saniyeliğine izlemek istemiyorum. Koskoca yirmidört saati ağır aksak, aheste aheste geçirmek istiyorum. Tek derdimin bir sonraki öğün yenecek yemek olduğu zamanlarım olsun istiyorum. Tüm günümü bir koltuğun üstünde oturup gözlerimi tavana dikerek geçirmek istiyorum. Bir süre sessiz, sakin bir yerde bedenimi ve ruhumu dinlendirmek istiyorum. Keşke arada şu hayat koşturmacasını durdurup nefes alabileceğimiz bir pause tuşu olsa; zira şuan pause tuşu ihtiyacı içersindeyim. Kısacası emekli olmak istiyorum.

5 Ekim 2012 Cuma

lost in space

Altıda kalk, kedileri okşa, mamalarını koy, bir daha onları okşa, yüzünü yıka, koridora git, orada bekleyen Köfte beyi okşa, mamasını koy, bir daha okşa, mutfağa git, çayı demle, kahvaltılıkları çıkar, balkona çıkmak için bekleyen kedi için balkon kapısını aç, tabakları koy, çay demleninceye kadar dengesiz havada bunalmamak ya da üşümemek için ne giyeceğini bulmaya çalışarak dolabın önünde on dakika kaybet, sonunda pes ederek eline geçen ilk şeyleri üstüne geçir, giydiklerinden memnun olma, yenilerini alamayacak kadar para idare etmen gerektiği için içinden bir dolu küfürü savur, küfür savura savura tuvalete git, aynanın karşısında saçlarını topla, oldukça uzayan saçlarını kısacık kestirsen üç numaraya vurdursan nasıl olur acaba diye düşünerek tokanı tak, elbisene uygun küpeni bul, nenmlendiricini sür, mutfağa dön, kızartma makinasına iki dilim ekmek koy, kilo aldığın için gittikçe büyüyen göbeğine ve kalınlaşan baldırlarına bakıp, "sıksam şu karatay diyetini yapabilir miyim?" diye düşün, bu akşam karın hareketlerini yapmaya başlıyorum, şekeri kesiyorum ve bol su içiyorum diye kendine söz ver, bardağa çayını doldur, kızaran ekmekleri al, tabağına beyaz peyniri ve zeytinleri koy, ilk bıçağı reçele daldır, içindeki mantıklı ses, "hoop kardeşim hani şekerden uzak duruyordun?" diye bağırsın, sen ona,"sabahları bu tatlıyı yemem lazım yoksa gün içinde halim olmuyor" diye yalan söyle, bir yandan reçelli beyaz peynirli ekmeğini mideye çayla gönderirken, bir yandan da elindeki fifty shades of grey kitabını oku, okurken "kadında amma hayalgücü varmış, acaba bunları denedi mi?" diye düşün, son dilime geçerken, mutfaktaki duvar saatine bir göz at, "biraz hızlanmak lazım, şimdi trafiğe kalacağım ama şu sayfayı da bitireyim de öyle" diye hesap yap, hemencecik kahvaltı masasını topla, sevgilinin tostunu hazırla, dolaba koy, sırayla önce kedileri sonra Köfte beyi mıncıkla, öp, çantanı, yemek çıkınını, kitaplarını al, arabanın anahtarını kap, alelacele ayakkabılarını giy, asansörü çağır, "yaw bu nasıl asansör böyle kağnı gibi" diye düşüne düşüne asansörü bekle, bir dakika içinde girişe gel, kapıyı aç, bahçeden geç, geçerken bahçedeki kedileri kes, arabaya binmeden onların da mamlarını ver, onları da mıncıkla, arabaya bin, kontağı çevir, radyodaki şarkıyı beğenmezsen başka bir kanala onu da beğenmezsen haber kanalına geç, duyduğun haberlerle için kararsın, "yaw hiç mi iyi, güzel haberleri duyacağımız zamanlar olmayacak" diye düşün, garip garip araba kullananlara küfür ede ede arabayı sür, onbir dakikada okulda ol, garajdaki kedilere mama ver, ofise yürü, sabahın serin havasını içine çek, "hadi bugün için de şükür" de, ofise gel, hangi derse gireceksen onların kitabını al, ders saati gelene kadar sabah gazetesine bak, için daha da kararsın, ders saati yaklaşırken, sınıfa kadar yürü, sınıfa gir, daha yeni uyanmış, afyonları patlamamış öğrencilere günaydın de, biraz havadan sudan konuşun, sonra o günün konusu artık present simple mı, present perfect mi neyse onları anlat, kafadan örnekler at, öğrenciler tutsun, konuyu anlatır, alıştırmaları yaptırırken, bir yandan da hüseyin niye üzgün duruyor, beyzanın canımı sıkıldı acaba diye düşün, öğrencilerin kaşından gözünden anlamlar çıkarmaya çalış, o günün bulmacası, hangi öğrenci konuyu anladı, hangisi anlamadı da balık balık bakıyor olsun, sonunda gün bitsin, çantanı al, arabaya atla, yine sevdiğin müziği çalan kanalı aç, dinleye dinleye arabayı kullan, ruhun şarkıya eşlik etmek isterse eşlik et, bir yandan da "yahu ben nefes almıyorum, koku almıyormuşum" diye derin derin nefesler al, dersi düşün, yarın ne giyeceğini düşün, akşama ne yemek vardı düşün, yemek yeter mi acaba yeni birşeyler yapsam mı diye karar vermeye çalış, "hava da amma sıcak ne zaman kış gelecek" diye dertlen, eve gel, kapıyı aç, seni karşılamaya gelen Köfte beyi, Kara hanımı ve Misket beyi okşa, Misket beyin ve Karanın ıslak mamalarını ver, Misket beyin iştahsızlığı dikkatini çeksin, üstüne Misket bey kussun, apar topar veterinere git, kan tahlili desin, sarılık desin, üç iğne desin, beş iğne desin, şu fiyat desin, senin için kabarsın, kedin tehlikede mi nedir, durum ne kadar ciddi bileme, bilememezlik içini yesin, kafan şişsin, yüreğin kabarsın, kutuya girdiği ve iğne yediği için sinirli olan kedinin bağırtılarına dayanmaya çalışarak arabayı kullan, eve dön, kapıyı aç, diğer kedinin gözü şişmiş olsun, sevgilinin arabasının aküsü bitmiş olsun, onun morali bozuk diye sen de üzül, Köfte bey'i ihmal ettik diye küsmüş olsun, sevgilinin ve senin karnın acıkmış olsun, sofrayı hazırla, konuşa konuşa yemek yiyin, tabakları makineye doldur, mutfağı topla, yerlerin kirlendiğini farket, yerleri sil, televizyonun karşısına oturmak için için gitsin ama Köfte bey'in gezme saati gelmiş olsun, sevgili ile birlikte parka gidin Köfte bey gezinsin, eve dönün, duş al, giyin, koltuğa otur, televizyonda iyi bir program olmasın, "izlemezsin bir sürü güzel program olur, izlersin hiçbirşey olmaz" diye düşünürken bir bakmışsın göz kapakların kapanmış, rüyalar aleminde sekerken, birden üzerinde bir ağırlık hisset, gözünü aç, kara kediyle gözgöze gel, onu okşarken rüyalar alemine geri dön, tam rüyalar aleminin en güzel yerlerinde sekerken, alarm çalsın, kalkma vaktin gelsin, kalk, kedileri okşa, mamalarını koy, bir daha onları okşa, yüzünü yıka, koridora git, orada bekleyen.....(bütün bu rutinin içinde kendini kaybolmuş hisset ama bugünün doğum günün olması nedeniyle hepsinin koy...., aynanın karşısına geç yanaklarını sık ve kendine kocaman bir HAPPY BIRTHDAY şarkısı söyle!!!!)

26 Eylül 2012 Çarşamba

bu aralar





Bu aralar ailecek, birden bire pattadak hayatımıza giriveren Köfte bey'li yeni hayatımıza alışmaya çalışıyoruz. Hepimiz için Köfte bey'li bu hayat yeni. Kedilerin dilini çözdük. Gak diyorlar getiriyoruz mamalarını, guk diyorlar veriyoruz sularını. Mırmırlarının tonlamalarından keyifliler mi keyifsizler mi biliyoruz. Ama henüz Köfte bey'i çözemedik. Garibim pek sesli bir bey de değil kendileri. Şimdilik kapının arkasını kendine mesken tuttu. Bir kenara kıvrılıp, bütün gün uyuyor. Ne zaman "Hadi, Köfte attaya gidiyoruz!" diyoruz o zaman ayağa kalkıyor. Onun dışında ağzı var dili yok köpeciğimin. Anlayacağınız kediler ve biz ailemizin yeni ferdini tanımakla meşguluz. Bu aralar bizde macera çok.

14 Eylül 2012 Cuma

hayat devam ediyor (mu?)


Yine geldi Eylül. Haziran'dan bakınca Eylül'e varması pek uzak bir ihtimal gibi gözüküyordu ama o tatil bu tatil derken koskoca bir yazı daha devirdik ve yine fonda Alpay hafiften hafiften "Eylül'de Gel" şarkısını mırıldanmakta.
Geçen haftadan beri yeni veliler yeni öğrenciler, heyecanla ellerinde kayıt evrakları, bir üniversiteyi kazanmanın haklı gururu ile yeni bir hayata başlamanın bilinmezliğinin verdiği tedirginlik içinde girdiler yine okulun kapısından. Her zamanki Eylül telaşı hüküm sürmekte ofiste ve okul genelinde. Oysa benim içimde hiç öyle yeni dönem heyecanı yok. Kaç gündür zorluyorum kendimi ama çık! bana mısın demiyor, heyecanın h si yok içimde. Hatta o kadar sıkılıyorum ki birkaç gündür yıllardır uğramayan kalp çarpıntılarım başladı yine. Tansiyonum mu yükseliyor nedir, bilmiyorum, önce bir boğazım sıkılıyor gibi oluyor sonra baş ağrısı sonra kalp çarpıntısı. Acaba panik atak mı? Neyse ne yine başlıyoruz işte.
Okulda böyle ortalık karışıkken, evde yine klasik Eylül temizliğimi yapıyorum. Evde ne kadar dolap varsa hepsini indiriyorum, düzenliyorum. Taaaa ne zamandır dolapların içine gelişi güzel atılmış şeyleri düzenliyorum. Ailem genişledi, onların yeni eşyaları geldi, onları yerleştiriyorum. Kısacası evi öyle bir dağıttım ki toparlayamıyorum.
Eylül geldi, hava serinledi, okullar açıldı, evimize yeni bir düzen geldi...İşte böyle tıngır mıngır bizim hayat devam ederken, başka yerlerde mesela Afyon'da bir anda neden ne olduğu bilinmezken oğlunu, kocasını, nişanlısını, yavuklusunu kaybedenler için ya da yeni bir hayat uğruna açık denizlerde umut ararken eşini sevdiğini kaybedenler için, muhtemelen altın arayacak alan yaratmak için yeni arazi açmak uğruna yakılan kızılçam ormanlarının yakınlarında yanan tarla sahipleri ve bunlar gibi binlerce insan için de hayat devam ediyor mu acaba? Sanmam...bu hayatta zaman herkes için farklı şekillerde işliyor. Kimine hayat neşeli bir şarkı ya da sürükleyici bir roman tadında ilerlerken kimine hayat karpuz gibi tane hesabı yapılan ölümlerden ibaret.
Bilmiyorum, herkes kendi hayatını yaratır derlerken ne kadar haklılar acaba. Biz mi hayatımızı yaratıyoruz yoksa hayat devam ederken bizi mi yaratıyor? Ama bildiğim tek birşey var o da alıp başımı gitmek için içimde dayanılmaz bir istek olduğu.

4 Eylül 2012 Salı

keşke hep ferdi çalsaydı

Bugün seneyi devriyesi babamın. Kabul artık eskisi kadar canım acımıyor ama özlemi ve boşluğu hiç bitmedi. Hala ve tabii ki ben ölünceye kadar hayatım yarım kalmış bir şekilde devam edecek. Gençken hadi gençken demeyeyim daha henüz yaşını başını almış kategorisinde sayılmam; çocukken diyeyim, ölümü düşündüğümde hep annemle babamdan sonra ölmek isterdim; sırf onlar öldükten sonra yalnız kalmayayım diye. Neyse her zamanki gibi planlar tutmadı.
Geçen hafta havadan gelen tatile çıktığım zaman başladım Mahir Ünsal Eriş'in "Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde..." kitabını okumaya. Uzun zaman kitapçılarda görüp burun kıvırdıktan sonra orda burda okuduğum birçok olumlu yorumun ardından deyim yerindeyse koştura koştura gittim aldım kitabı. İyi ki de yapmışım. İçinde yer alan çok sade, basit ama bir o kadar da akıcı bir dille yazılmış hikayeleri okurken çocukluğuma döndüm. Yazarın başından geçenlerin çok benzeri benim de başımdan geçti. İçim buruldu, büyümüş olmanın acısı çöktü içime. Hiç adetim olmamasına rağmen kitaptaki birçok cümlenin altını kocaman kalın çizgilerle çizmek istedim. O kadar içten ve hani "hislerime tercüman oldu" denilen türde cümlelerdi bunlar.
Pek de birşeyin farkında olmadığımız, o tasasız, mutlu, neşeli, bilinmezliklerin içimizi bulandırmadığı ve en önemlisi de ailecek hep bir arada olduğumuz zamanlar olduğu için değerlidir çocukluk ve bu kitap okuyanı o aslında unutmak istemeyeceğinin farkında olmadan unuttuğu çocukluğuna götürdüğü için güzel bu kitap. İnsana annesi, babası, kardeşi ile birlikte olduğu ve tasasız kahkalarını patlattığı günlere götürdüğü için güzel.
"...haftanın yedi günü, en çok annemi özledim  o zamanlardan bu zamanlara kadar. anne ne güzel şey...Ben çocukluğumdan beri, hayatı annemin ölümüne kadar sanmışım, onu anladım ben de.(...) Şu ağzı burnu yumruklanası 'ölenle ölünmüyor' cular olmasa, farkına bile varmayacaktım annem ölünce, hepimizin ölmüş sayılmadığının."
Böyle yazmış yazar "kadınlar hep olmadık zamanlarda" isimli öyküsünde. Babanın ölümünde ise hayatı yarım kalıyor insanın, bitmeden önce. Keşke hayatımızın sonuna kadar evimizde bangır bangır ferdi çalsa ve biz hiç büyümeseydik.

28 Ağustos 2012 Salı

manikür pedikür

F. benim dört senedir manikürcüm. Nasıl kasabım, bankam, eczanem konusunda tutucuysam kuaför konusunda da tutucuyum ben. Yıllardır gittiğim kuaför E.'nin ortayaş krizi geçirip "evlenmem lazım uleyynnn!!!" nidaları eşliğinde önce internetten tanıştığı Almanya'daki bir hatuna tutulması ardından Almanya'ya gitmesi ama hatunun iki ayda bunu aldatması sonrasında aşkına karşılık bulamayan eski kuaförümün daha da bunalıma girerek dükkanını başkasına devretmesi ve Amerika'ya yerleşmesi ile gerçekleşen bir nevi pembe dizi tadındaki olaylar neticesinde biraz mecburiyetten biraz çaresizlikten ama çokca da tembellikten (ben kuaförde vakit geçirmesini pek sevmeyen biriyim. Belli zamandan sonra oralarda oturmak beni inanılmaz sıkıyor, uykum geliyor, kuaför koltuğunda uyuklamaya başlıyorum. Bu yüzden şu yaşıma kadar saçlarımı hiç boyatmadım. Ayrıca F.'lerin dükkanının evin karşısında olması kuaför için bir de yollarda vakit kaybetmemi engelleyecekti.) evin karşısındaki kuaför dükkanından içeri girdim. Önce saçıma deneme amaçlı fön çektirdim sonra da manikür yaptırdım. Dükkanlarına giriş o giriş, o günden sonra F. hayatımın vazgeçilmez insanlarından biri oldu.
F.'nin herşeyini bilir, ailesindeki herkesi tanırım. Ablası bir ara önce benim eve yardıma, ardından E.'ciğime yardıma gelmiş daha sonra daha iyi bir iş bulunca bizi bırakmıştı. Sonra da gelinleri G. girdi hayatımıza, bir süre de onunla çalıştık ama sonra G. ev işlerini ağır bulunca, yollarımız ayrıldı. Kısacası F. ile bir sürü şey paylaşıyorum. Hayatımın vazgeçilmez kişileri arasında. Sadece manikür pedikür yaptığı için değil benim hayatımdaki önemi. F. bana Maeve Binchy romanlarındaki karakterleri hatırlatıyor. Eşiyle elele verdiler, önce kendilerine bir ev aldılar. Oturuyorlar ay başı; "şuraya şu ödeme, buraya bu ödeme, şu kızın harçlığı bu senin bilmem ne masrafın" diyorlar, paralarını idare ediyorlar. Bu sene başında arabalarını yenilediler. F. planı hazırdı; araba alınacak, F. araba kullanmasını ilerletecek, ikinci bebeği yapacaklar ve F. sadece evlere maniküre gitmeye başlayacak ve böylece bebeğini kendi büyütecek. Planın yarısını gerçekleştirdiler. F. bahardan beri benim de verdiğim gazla (her maniküre gidişimde, 'oooo araba kullananlar senden akıllı mı? Yaparsın sen bu işi, aslansın kaplansın' diyorum.) araba kullanma işini ilerletti. Şimdi sıra ikinci bebekte, o da olur umarım. F.'nin hayatının istikrarlı gidişini izlemek bana iyi geliyor, onlar böyle elele verince ben de neden bilmem gaza geliyorum. Valla hakkaten bana ne oluyor, ben niye gaza geliyorum acaba? Hem bunu hem de olmadık kişilerin insanların hayatındaki olmadık etkileri üzerinde düşünmek lazım. Şu otuz ağustos tatilinde bununla meşgul olmalı.

23 Ağustos 2012 Perşembe

eve dönüş

Annem, artık ne zaman söylediyse, "leyleği havada görürsen, çok gezersin!" dediğinden beri şu yaşıma geldim hala baharda kafam havada dolaşırım. Evet hem baharın getirdiği o aylaklık hem de havada leylek görme sevdası beni iyice kafası bir karış havada moduna sokar. Hesabım basit leyleği havada göreceğim ve bol bol gezeceğim. Bu hesap bu sene tuttu. Baharda koca bir leylek sürüsünü havada görünce "tamam!" dedim "bu sene gezeceğiz!". Hakkaten gezdim bu yaz. Her ne kadar büyük çoğunluk anne pansiyon olsa da yine de iyi gezdim bu yaz. Hatta önümüzdeki hafta dört günlük bir kaçamak daha yapacağım, umarım. Artık herşeye umarım inşallah diyorum çünkü en son yaptığımız bayram seyahati bir felaketti.


Arife günü herkes sanki sözleşmişcesine saat dört beş civarı yola çıkınca normalde bir saat süren Dilovası sapağı oldu dört saat. Eskihisar'dan feribotla karşıya geçme ihtimalini sıranın ucunun bucağının olmaması yüzünden eleyip, körfezi dolaşma fikrine tutunduk ama bu fikrin feribot fikrinden daha kötü olduğunu en kısa zamanda anladık. Biraz gittikten sonra koskoca otoyolun ortasında kalakaldık. Zira o koskoca dediğimiz otoyol uçsuz bucaksız bir araba denizine dönmüştü. İpini koparan demiyim şimdi ayıp olur ama İstanbul'da yaşayan ne kadar insan varsa herkes ordaydı. Sağ şeritten sol şeride geçmek için bile en az yarım saat beklememiz gerekti. Haliyle yol durumu böyle olunca biz geri döndük, bayramı evde geçirelim dedik. Dedik ama içimiz bir buruk. Kardeşimle benim evde oturup birbirimize bakıp aynı soruyu sorduk; "eee ne yapacağız şimdi?". İçimizde bir boşluk hissi..Bütün plan program gideceğimiz üzerine kurulu. Planda sapma olunca bizim bünyeler de saptı. Sonunda bir uyuyalım da karar veririz dedik, uyuduk uyandık. Sosyal medaynın vermiş olduğu "eskihisar'dan hızlı geçiliyor!" gazını alıp, tekrar yollara düştük. Neyse saat akşam dokuz gibi kendimizi ana kucağına attık.
Her olayın insana birşeyler öğrettiği düşünülürse bu olaydan çıkarılacak derlser şunlar:

1. Yazın katıksız, kışın abasız yola çıkmayacaksın. Gideceğimiz yolun o kadar kısa süreceğini düşündük ki yanımıza sudan başka hiçbirşey almadık. Böyle uzun süre yolda kalınca aklımıza yemek derdi, tuvalet derdi geldi. Bundan sonra çantamda daima yiyecek birşeyler bulunduracağım. Ne olur ne olmaz.
2. Böyle bayram tatillerinde yollara ya bir gün önceden ya sabahın iyice kör şafağında mesela iki üç gibi ya da insan gibi normal saatlerde düşmeli. Aksi takdirde böyle bekleriz upuzun kuyruklarda.
3. Bayram trafiği uzun olur, baştan kabullenmeli sonra aksi beklenti bünyede ciddi hasar yapıyor.
4. Erkek tafrası hiiiç çekilmiyor. Yoğun trafikten dolayı direksiyon başında gerçek bir sinir krizi geçiren kardeşim, bütün yol boyunca söylendi. Sayesinde saçlarımdaki beyazların sayısında gözle görülür bir artış oldu.
5. Yolda yemek dışında okunacak birşeyler olması da faydalı. Mesel ben kaşla göz arasında "Tavan Arasındaki Buda'yı" bitiriverdim.


6. Yine anlaşıldı ki plan program, beyhude şeyler. Birşeye niyet et, ya olur ya olmaz, kısmet. Bu yüzden bundan sonra herşeye "inşallah, maşallahi umarım".
7. Bu yolculuğun sonunda da görüldüğü gibi her yolculuğun en iyi tarafı "eve dönmek"

14 Ağustos 2012 Salı

irmik helvası

Ben tatlıcıyım. Tatlı ile aramda derin bir aşk var ama öyle "otursam bir tepsi baklavayı mideye indiririm"cilerden değilim. Seviyeli bir birliktelik bizimkisi. Her yemeğin ardından tatlı birşeyler atıştırmak hoşuma gider(di bir zamanlar. şimdi biraz dikkat ediyorum.malum yaştan dolayı o şeker direk yağ biçiminde vücuduma katma değer olarak geri dönüyor.). Asla hayır diyemeyeceğim, içim tatlıdan bayılsa da kastırarak yiyebileceğim tatlılar var. Mesela dondurma (dondurmaya asla hayır demem. Ama öyle magnum falan değil benim sevdiklerim. Ya tamam onları da buldum mu hiç kaçırmıyorum ama Ali usta, mado vs. gibi gerçek dondurma yapanlar asıl favorim. Ne zaman onlara gitsem dondurma yemeğe, adamlar külaha dondurmaları koyarken, ben kendimi o dondurma dolabının başında elimde kocaman bir kaşıkla bütün dondurmaları mideye indirirken hayal ediyorum. Hani "buyrun dükkan sizin!" deseler, geçicem dolabın başına bir onu kaşıklayacağım bir öbürünü. Böle gözüm dönüyor.) Mesela irmik helvası. Offf nasıl bayılırım, irmik helvasına. Eskiden annemle otururken, kandil falan olunca illa apartmanda birisi yapar getirirdi. Hiç olmadı anneme yaptırır, sıcak sıcak yerdim. Evet irmik helvası sıcak yenilecek. Dumanı az biraz tüterken, ağzı yakmayacak şekilde yenilecek. Birkaç gündür canım arada irmik helvası çekmekte ama "amaan sıcakta kim uğraşıcak şimdi onunla, zaten tek başınasın, şambrel de genişledi, nerene yiyeceksin" diyerek içimde kıpraşan irmik helvası isteğini öldürmekteydim. Ta ki düne kadar.
Kış moduna geçiyoruz ya yavaş yavaş, minik guşlarda düşmeye başladı. "Karga teacher, biz tatilden döndük, okul açılmadan bir ders çalışsak diyoruz" diyerek, yurda dönüş yaptıklarının müjdesini verdiler. Dün yeni kuşa gittim. Annesiyle hoş beş ettik. Tam derse başlamadan annesi "yeni irmik helvası yaptım, yer misiniz dondurmalı" demez mi. Sanırım orda bir fotoğraf makinası olsa, beni gözlerimden kalpler fışkırırken resmedebilirdi. İçimde bir "alllaaaaaah!" nidası koptu. "Hey allahım, ben istedim bir göz sen verdin iki göz.Of of of of hem de dondurmalı!!!!" diyerek resmen için için bayram yaptım. Ama nezaketimi koruyup ve içimde "hayıııırrrr, hem irmik helvası hem dondurma yersen ne olursun biliyo musuuuun??" diye avazı çıktığı kadar bağıran sesi dinleyip, "dondurmasız olsun lüften!" dedim. Aslında "ben tencereyi alabilir miyim?" demeyi çok isterdim.
Tabi helvanın gelmesi ile bitmesi bir oldu. Utanmasam bir tabak daha isteyeceğim ama yok artık. Neyse eve geldim, nasıl bir mide yanması. İnanılmaz. Sanki midem de asit fabrikası var. Böyle bardak bardak asitleri birinden boşaltıp öbürüne dolduruyorlar. Fokur fokur kaynadı midem. "Hey, allahım! Yaw açgözlülükte yapmadım. Niyedir ki bu ceza?" diye kara kara düşündüm bütün gece. Süt içtim olmadı, Rennie attım iki tane olmadı. "Kesin deliyorum ben bu gece mideyi" diyerek ve bütün geceyi fokur fokur kaynayan bir midenin cızırtılarıyla uyumaya çalışarak geçirdim. Ama asitli bir mide bile beni irmik helvası sevgimden asla vazgeçiremez bu böyle biline.

13 Ağustos 2012 Pazartesi

bana hayalperest diyebilirsin

Yine ota boka ağlar oldum. Millet kapı gıcırtısına oynar, ben kapı gıcırtısına ağlarım. Öyle de ters bir kişilik bünyede yer kaplamakta. Dün akşam oturdum televizyonun karşısına olimpiyatların kapanışını seyredicem. Şöle bir düşündüm, ömrümde kaç olimpiyat geçti diye. Kabaca hesaplarsam 35 / 36 yaşımda olduğum göz önüne alındığında, her olimpiyatta dört senede bir yapıldığına göre bu demektir ki şu yaşıma kadar dokuz olimpiyat geçmiş. Bunlardan ne hatırlıyorsun derseniz, bir sürü sırıkla atlayan adam, yunus gibi serbest, kurbağa, sırt yüzen yüzücüler, rüzgar gibi koşan atletler, bir Sergei Bubka, bir Mark Spitz, bir Michael Phelps, bir Nadia Comaneci o kadar. Kabul bilinçli bir olimpiyat izleyicisi değilim. Ama yaşlanınca daha bir etrafında olup bitene dikkat kesiliyor. Oturup olimpiyatta hangi dalda ne yapılıyormuş, kim ne kadar altın almış, hangi sporcunun güçlü yönleri neymiş, daha önce nerde madalya almış diye gazeteleri şöle bir tarıyor insan. Bu sene olimpiyatları ciddi ciddi takip etmeye olay başlamadan karar vermiştim. Hem tatildi de, akşam annemde pineklerken televizyonda izlenecek daha iyi birşey yoktu. Ama kazın ayağı öyle olmadı. Anneme gidince, iftardan sonra sahile gidelim diye tutturdular ve her akşam iftar arkası içilen kahveleri takiben, sahildeki çakılların üzerine gece sandalye yerleştirilmek suretiyle oluşturulan çay bahçesinde oturup, gündüz deniz olan önümüzdeki koca karanlığa bakarak oturduk. Yine şunu anladım ki, insan yaşlanınca böle boş karanlıklara bakmak sıkıcı olmayabiliyor, bir süre sonra bir nevi meditasyon gibi geliyor, transa geçip, üç beş çakranızı açabilmeniz mümkün oluyor (eğer açmayı biliyorsanız, ben bilmiyorum). Neyse her ne kadar planladığım gibi olmasa da birkaç yüzme yarışını, Türk voleybol takımının maçlarının bir kısmını, Bolt'un 'Aaa Bolt koşuyo!' demeye kalmadan koşup, yarışı bitirip, rekor kırışını (hakkaten cümleyi söylemek adamın koşusundan uzun sürüyor.), takımdaşı Asafa Powell'ın hüzünlü bakışlarını (bak final koşusunda geride kalıp koşmayı bırakınca, onun için de ağladım. 'ah! adam koşamadı' diye.), erkekler kuleden senkronize atlama finalini gördüm. Bizzat televizyon karşısına oturup izlediğim müsabakalarda olsun, spor haberlerinde ya da spor programlarında denk geldiğimde olsun beni en çok etkileyen, yarışmacıların hemen antrenörlerinin yanına koşmasıydı. Müsabakada sırasını bitiren sonuç iyi de olsa kötü de olsa annesine sığınan yavru misali hemen antrenörüne koşup, bir sarılıyordu. Bu görüntüye de ağladım. Kimi antrenörün zaferle ve gururla sarılışını kiminin de 'boşver yaw! alt tarafı olimpiyat, koy götüne! Önümüzdeki olimpiyatlara bakalım!' dercesine, sporcusuna sarılışını izledim yüreğim burkularak. Böyle böyle onaltı gün geçti. Dün akşam muhteşem, olağanüstü, süper, harika kelimelerinin kifayetsiz kaldığı bir kapanış töreni izledim. Bu İngizler evet megalomanlar, evet az biraz sömürgenler ama kabul etmek lazım adamlar işi biliyor. Kendilerini en iyi şekilde nasıl pazarlayacaklarını biliyorlar. Hem açılışta hem de kapanışta İngiliz olan ne varsa önümüze serdiler. Gözlerimiz kulaklarımız bayram etti. Bütün töreni tüylerim diken diken izledim, istenirse nasıl da bir arada olunabiliyordu işte. Onun toprağı bunun toprağı diye birbirinin gözünü oymak yerine böyle hep birlikte kardeş kardeşe de birşeyler yapılabiliyordu. Aslında keşke her zaman dünyada olimpiyat ruhu hakim olsa. Evet bizim gibi düşünenlere hayalperest denilebilinir ama hiç olmazsa "Ölen birkaç Mehmet için meclisi toplayamayız" diyebilecek bir dolu şuursuza karşı herşey hayal etmekle başlar.

11 Ağustos 2012 Cumartesi

şehrimden indirim manzaraları

Şimdi artık yavaştan kış moduna geçiyoruz ya, biraz tatil modundan çıkayım insan içine çıkayım, ahali neler yapmakta, şehrimde neler olup bitmekte, ben köyden şehre ya da evden sokağa çıkmazken neler olmuş bitmiş, neler kaçırmışım diye bugün şöööle bir etrafı kolaçan edeyim dedim.
Malum yaz sonu geldi gelecek. Şunun şurasında Eylül'ü de katarsan bir buçuk ay sonra resmen yazın biteceğini söyleyebiliriz. Yaz sonuna yaklaşıyor olmak demek mağazaların yüzde yetmişlere varan indirimler yapması demek. Bu da eğer bu indirimleri zamanında yakalayan indirim kadınıysanız, yani indirimlerde alışveriş yapmak için nakti ve vakti bol birisiyseniz, oldukça uygun fiyatlara bir sürü şeyi evinize götürebilirsiniz anlamına gelmekte.
Bugün spordan sonra, 'hadi biraz daha spor olsun' diyerek ve yukarıda yazdığım ahalinin ahval ve şeraitini merak etme nedenleri ile caddede uzuuun bir yürüyüşe çıktım. Niyetim bu uzuuuun yürüyüşte etrafa bakınıp, az biraz esen havadan faydalanıp, kafayı gezdirip eve dönmekti. Ta ki en sevdiğim mağazanın vitrinine bakıncaya kadar bu niyetim devam etti. Baktım vitrinde %70 indirim. 'Amaaan bir bakar çıkarım, neler varmış görürüm' dedim ama çıkamadım.
Her mevsim yazlık kışlık yaparken kendi kendime hep aynı şeyleri söylerim: 'Kızım elinde bir sürü şey var. Hep aynı şeyleri giyeceğine, değiştir değiştir giy şu giyilmeyenleri, giymiyorsan da ver birine hem değerlensin hem de yer kaplamasın.' Ama sonuçta yine aynı şeyleri giyer, bir de üstüne olmadık bir zamanda olmadık bir yere gidileceği tutarsa, dolap önünde sara krizine tutulmuşlar gibi yerlerde debelenir; "uleeeyyyynnn, ne vardı bilmem neye o kadar para verecek!!! şimdi kartta yer olurdu bu sezon kendime bir sürü giyecek şey alırdım. Yine herşey eski püsküüüü!!! Ah uleeyyyynnn şu paranın gözü kör olsun, yok işte giyecek birşeyim!!!" diye kısaca özetlenebilecek ama aslında gerçek bir sinir krizi olan dolap önü söylenmelerimi eğer evde tek başımaysam bağıra çağıra ama değilsem ufak harflerle gerçekleştiririm. Hele annnem varsa bütün hıncımı ondan çıkarırım. Olay şöyle meydana gelir: ben dolap önünde sinir krizi geçiriyorum. Annem geliyor, garibim kendince bana yardım edecek. Ama öyle bir kombin söylüyor ki benim içimdeki trafik canavarına benzeyen canavar, göğsümü delerek ortaya çıkıyor. Benim sinir krizim annemle ettiğimiz kavgadan dolayı iki kişilik krize dönüyor. Ben ağlıyorum, annem küsüyor, ben olabilecek en sıradan şeyi giyip çıkıp gidiyorum ve istisnasız her dönüşte, arabadan inerken kendime şunu söylüyorum: 'Amaaaan amma dert etmişim, ne giyeceğimi. Herkes giymiş orta karar birşey işte. Bir daha şu kıyafet işini dert etmeyeceğim.
Bu sefer de bu vakte kadar, "amaaan almıcam bir şey işte, bir etek bir tshirt, bilemedin bir kot bir gömlek idare ederim" mottosuyla idare ettim ama bugün favori mağazamda bir baktım, acayip hoş gömlekler, fularlar, elbiseler, pantalonlar, ayakkabılar. Biran ağzım sulandı, çölde vaha görmüş susuz gibi, koştum askılara. Önce elbiselere baktım, kalan beden 42. "Aman" dedim "elbisen çok, elimdekileri giy." Koştum pantalonlara, kalan beden 42. "Aman" dedim "patalonun çok, elindekileri giy." Baktım ayakkabılara, bir tane denedim, numarası 38. İki adımda falloş olur, ayağımdan fırlar. Öbür modeli denedim, numara 36. Zorladım girdi ama oldum mu Külkedisinin kıskanç kardeşlerinden biri. Ayakkabı küçük. "Yaw" dedim "ne kastırıyosun, bu küçük ayakkabıyı giyeceksin de prensle mi evlenicen, bırak! Evde ayakkabı çok, elindekileri giy!". Hüsrandan hüsrana askılar arasında savruluyorum. Eteklere baktım. Kalan bedenler? Evet 42. "Aman be!" dedim "zorla insanı şişmanlatacak bunnar! Memlekette kimse 42 beden değil maşallah. Karatay diyeti işe yaramış olmuş millet 34,36,38." Hırs yaptım, alıcam illa birşey. İçimdeki sesler birbirine girmiş, kimse kimseyi dinlemiyor. Gözümü resmen hırs bürümüş (başka şey de bürüse bu hırs, şimdiye bir yere CEO olmuştum çoktan). Baktım bir beyaz etek, biçimi de tam kafama göre, "42 beden bile olsa alıcam bunu, terziye verir düzeltiririm" dedim. Baktım 40 beden. "İdare eder" dedim aldım. Bir rahatladım ki o kadar olur.
Sonuç olarak, şehrimin hanımları tarlaya giren çekirge sürüsü misali çooooktaaan indirim mallarını talan etmiş. Anlaşılan talan edenlerin çoğu 34,36,38 ve 40 bedenden oluşuyor. Fiyatlardaki indirimler gerçekten iyi. Sezonda hiçbirşey alınmaz. Sezon sonunu ama iyi bir zamanlamayla, hiçbirşey talan edilmeden, beklemek lazım. Bir de indirimde hırs yapmamak lazım, insan bir fena oluyor, kişiliğinin gizli yönleri açığa çıkıyor, kendinden korkuyor.

8 Ağustos 2012 Çarşamba

yaz 2012'den kalanlar

Bugün benim için kış programı resmen başlamış bulunmaktadır. Kendime hayırlı olsun. Bana tahsis edilen yıllık izinlerimin hepsini bünyede eritmiş ve ofise geri dönmüş bulunmaktayım. Sabahtan beri kendime sürekli telkinlerde bulunuyorum; ofisin ne kaddan da güzel olduğunu, kampusun nasıl da çiçekli böcekli kedili köpekli olduğunu, "amanda masanda oturursun da çayını da içersin de, pek hoş pek hoş", nasılsa yeni ergenler henüz değil kapıda ufukta bile gözükmediler, moralini bozmaaa, yürü be koçum, aslansın kaplansın, sen, kimse senin bileğini bükemez, bak otuz saat ders var kışın bu demektir ki önümüzdeki sene için para biriktirebilirsin, buralardan gidersin, sabır sabır...işte böle diye diye sabahtan beri içimden (bilmiyorum belki dışımdan da) söylenip duruyorum.
Sonra geldim işte ofise, masamı falan sildim sonra dedim ki "benim için yaz bitti, daha önceki yazlarda yaptım mı şimdi hiç gerilere dönüp bakacak halim yok, yaptıysam bir kere de bu yaz için yapayım" diye bu yazın bir muhasebesini yaptım. Bakalım neler getirmiş bu yaz neler öğrenmişiz:

*Bir kere şunu bir kere daha öğrenmiş bulunuyorum ki, sayılı gün inadına daha çabuk geçiyor mirim. Yaz başında yaptığım çizelgede bir sürü hafta gözüküyordu, 'vay bee ne kadan da uzun bu yaz' diye düşünmüş, çizelgede işaretlediğim izin haftaları bir türlü gelmek bilememişti. Oysa şimdi bakıyorum çizelgedeki haftaların sonuna geldik. Ben farkına varmadan yine uçup gitmiş kahrolası günler.
*Yine bir kere daha şunu açık seçik öğrenmiş bulunuyorum ki, insanın evi, kendi düzeni gibisi yok. Kendi öz annenin evi bile olsa, üç gün sonra insan altın kafesteki bülbül misali başlıyor 'ah vatanım amanda evim' şarkısını söylemeye. İnsan kendi evinde "istersen yat istersen kalk, ister evini temizle ister temizleme" modunda oluyor, pek de güzel oluyor. Anne evinde düzen senin düzenin değil, 'dolaplarında çok karışık, ne nerede bulunmuyor' desen sanki küfür etmişsin gibi gücenmeler falan filan. Oysa insan kendi evinde olsa yapacaksa stresini, atacaksa atarını kendi kendine yapar, hadi bilemedi hiç olmadı kedilerine stres yapar, trip atar. Anne evinde annenin stresinden sana sıra gelmiyo.
*Bu yaz farkettiğim başka birşey daha yeni moda annelerin, annelikten anlamadıkları. Doğurup salıyorlar ortalığa. Tamam küçük çocuk tatlıdır ama bir o kadar da canavardır. Yeni ebeveynler (babalar zaten 'aha hatun doğurdu, kiloları aldı. Nerde benim o peşinde koştuğum kadın nerde bu. Bir de başıma bu velet çıktı, sürekli cıyak cıyak. Hatun değil kendini çocuğu toplamaktan aciz. En iyisi bunların yanında durmama rağmen tanımıyomuş gibi yapıp, şu hatunları keseyim' havasında; anne desen olmuş selülit yığını, ama hala elinde poğaça, simit. O kadar göbeğe sarkmış göğüslere rağmen giymiş bikiniyi, lombüdük oturuyo sahilde. Çocuğu suyun içinde başka bir çocuğu boğuyor, umrunda değil. Boş gözlerle bakıyor ortalığa, sanki sanırsın uzaylılar beynini emmiş. Tatil modunda ya bırakmış hanımlığı anneliği, otomatik pilota bağlamış günü geçiriyo) salmışlar ortalığa 'ulu aşşklarının' meyvelerini. Bir allahın yeni ebeveyni demiyor ki 'oğlum / kızım ayıptır, günahtır, yapma etme. Öle bağırılmaz, denizde su sıçratılmaz. Küfür edilmez, üç tekerlekli bisikletinle takur tukur yolda gidilmez, üstüne o sinir bozucu korna gecenin saat sekizinde çalınmaz, hadi çaldın diyelim bunun üstüne de o aptal bisikletini sürüp kornayı çalıp avazın çıktığı kadar bağırılmaz. Çocuğum 'We're the world we're the children' da bir yere kadar, edepli ol!' Maalesef bu mantığa sahip yeni ebeveyn Şam'da kayısıdan bile zor bulunmakta.
*Böle deli dana çoluk çocuk görünce, "ağrısız başım kaygısız aşım, ne işim olur çoluğum çocuğumla" fikri daha bir ağır basar hale geldi. Şimdi benim bu saatten sonra veledim olacak, o böle anıracak ben bir tarafını cimciricem o daha da basacak yaygarayı, sonra hadi bakalım skandallardan skandal beğen. Öle Migros'ta falan bağıran tepinen çocukları görünce ben onların anne babasının yerine utançtan kıpkırmızı oluyorum, ne gerek var organik bir tane bağ yaratmaya. Ben böle iyiyim, eteğimden çekenim yok. Annemin dediği gibi "aklımın esenine gidiyorum".
*Bu yaz her ne kadar on sekizlik çıtır gibi gözüksem de (ha bir de bu yaz sonu mottosu: asla gereğinden fazla alçakgönüllü olma, ezik sanırlar! Yok bundan sonra tevazü varsa yoksa oya boya yağlı boya) kondisyonda fena bir düşüş olmuş. Gerçi düzenli yüzmeye başladıkça nefeste ve yüzme hızımda biraz daha artış oldu ama heyhat tatil bitti. Eskisi gibi hem hızlı hem de uzun yüzemiyorum. Bir dalıp çıkıp, iskelenin boyu kadar gidiyorum. Zaten bizim sahili kapatmış jet ski midir, muz mudur garip su oyuncakları yüzünden yüzme keyfimizi mundar ettiler bu yaz.
*Yukardakilere ek olarak bu yaz, her zaman yaz kış, olur olmadık her yerde gördüğümüz pantalonunun ön tarafında kaybettikleri şeyi arayan adamlara ek olarak burunlarının içinde kaybettiklerini arayan adamların türemiş olduğunu farkettim. Hiç sakınmadan çekinmeden birden akıllarına o kaybettikleri şey geliyor ve başlıyorlar bir hışımla o şeyi aramaya. Nerde oldukları, birinin görüp göremeyeceği hiç umurlarında bile değil. Öle bir kendinden geçme hali, sanırsın nirvanaya ulaşacak o kaybettiği neyse onu bulana kadar. Ama söz verdim kendime bir daha o adamlardan görürsem ellerine vurucam, "pis terbiyesiz!" diyip.
Yaaa işte uzun lafın uzunu bu yazdan aklıma gelenler bunnar. Haaa bir de en sonunda yazdan nefret ettiğime karar verdim. Yaz dediğin böle sıcak olmaz kardeşim. Yaz yazlığında çıktı. Oturduğun yerde bile terliyor, yapış yapış oluyorum. En ideal yaz, ne sıcak ne soğuk olacak ya da İngiltere havası gibi olacak. Sabah kalkacaksın kış günü, öğlen ilkbahar / yaz akşama doğru sonbahar. Hep çantanda ya da elinde bir kazak. Serin havaları özledim, pantalonlarımı özledim.

27 Temmuz 2012 Cuma

kabak


Yaz bitmeden yolunuzu Ölüdeniz'e düşürün bence. Hatta biraz daha ileriye Faralya'ya Kabak Koyu'na Kurtuluş ile Serpil'in "Valley Camp"ına gidin. Ağaçların altında tahtadan bungolovlarda cırcırböcekleri eşliğinde ister sahilde ister kampın içinde yayıla yayıla, terliğinizi ayağınızın ucunda sallayarak birkaç gün geçirin. Geri dönmek istemeyeceksiniz eminim. Bir tshirt ve şort hadi bilemedin bir bikini bir havludan ibaret yükünüzü sırtlayıp, buraya huzur bulmaya gelirseniz hiç pişman olmayacaksınız.
Yıllar önce Kelebekler Koyu'na gelmiş, oldukça meşakatli (dağdan inme şeklinde) yollardan denize gidip gelmiş ve bu maceralı seyahatın tadı damağında kalmış biri olarak, Kabak Koyu seyahati denildiğinde hiç düşünmeden kabul ettim. Kabak köyü'ne geldikten sonra isterseniz arazi araçları ile isterseniz işaretli patikayı kullanarak koya inebilirsiniz. Biz patikayı tercih ettik ve araçlardan daha hızlı indiğimizi söyleyebilirim. O kadar sıcağa rağmen kampa vardığımızda bizi karşılayan güleryüzler tüm yol yorgunluğumuzu aldı götürdü. Azıcık hoş beş, Lady'nin yavrularını sevmek derken güzel bir duş ardından lezzetli yemekleri midemize gönderdik ve soğuk biralarımız eşliğinde gecenin geri kalanını tamamladık.
Kaldığımız süre boyunca yaptıklarımız üç aşağı beş yukarı aynıydı ama orası öyle güzel bir yerdi ki ne geçen günlerin ne de geçen saatlerin farkına vardık. Hatta açık havada olmaktan mıdır nedir ne kadar içersek içelim sarhoş olmamız mümkün olmadı ya da ben orada o kadar mutlu oldum ki zaten sarhoştum hiçbirşey anlamadım.
Biz önce çadırda kalmayı düşündük ama kampın terasında uyku tulumunun içinde açık havada yıldızları seyrederek uykuya dalmak o kadar keyifliydi ki, çadırı uyumak için hemen hemen hiç kullanmadık. Evet, burada asıl güzel olan şey, gece olduğunda gökyüzünde bir torbadan saçılmış gibi duran yıldızlardı. Hayatımda hiç bu kadar çok yıldızı bir arada görmemiştim ve sanırım gökyüzünün o görüntüsünü bir daha hiç unutmayacağım. Dedim ya sırf simle kaplanmış gibi duran gökyüzünü görmek için bile buraya gelinir.

26 Temmuz 2012 Perşembe

izmir



İzmir...

Deniz, huzur, dinginlik, neşe demek.
Yolda yürüyenin de parkta oturanında samimiyetle güldüğü, merhabayı, günaydını eksik etmediği bir yer demek.
Nasıl Ankara'ya gidenin en büyük sevinci İstanbul'a dönme ihtimaliyse, İstanbul'da yaşayanın da umudu birgün İzmir'de yaşayacak olma hayali.
İşte bu hayal demek İzmir.
                                              

İzmir...

İki adımda Çeşme'ye ya da Alaçatı'ya gidip bembeyaz bir yelkenlide mavi suları yara yara giderken mutluluktan dört köşe olmak demek.
Her sokağında dolaşırken aslında yaşadığımız şehr-i İstanbul'un ne kadar karmaşık, boğucu, stresli, içine kapalı, üzücü bir yer olduğunu farketmek demek.

Ama hepsinden öte

İzmir...
Sevdiğinin omzuna yaslanıp güneşi batırmak demek.

Kısacası

İzmir...
Aşk demek.










12 Temmuz 2012 Perşembe

karga yollar düşer

Baharda leylekleri havada gördüm, hem de kocaman bir sürüyü. Ondandır bu yaz elde bavul habire gidip geliyorum. Yine gidiyorum. Bu sefer anne pansiyona değil. Başka pansiyona. Başka başka pansiyonları da teftiş etmek de yarar var. Başka başka sahilleri teftiş etmek, şu meşhur selülitlere bir de yakından bakmak lazım. Bu yüzden topladım yine bavulu, abbas yolcuyum ben. Önce otobüs bileti almıştım ama milletin akşam 11'de olan otobüsüne sabah saat 4'te bindiğini duyunca kıydım paraya uçak bileti aldım. Ama bu seferde havaalanına ulaşım sorunu var. Bilgisayarın karşısında otobüs ara, servis ara, helak oldum. Uçak yolculuğu beni hep gerer. Uçaktan falan korktuğumdan değil, uçağı kalktığı kapıyı bulamayıp, uçağı kaçırma korkum yüzünden. Bu da bir çeşit fobi herhalde. Uçak kaçırmak, otobüs kaçırmak ben de fobi. Dün geceden beri uyuyamıyorum. Midem kasılıyor. Yolculuk etmek hem çok zevkli hem de inanılmaz stresli. Gerçi uçağa ya da otobüse binince stres geçiyor ama oraya varıncaya kadar, bana pek yaklaşmayın. Yine aynı şeyi yapıp üç saat öncesinden havaalanına gideceğim herhalde yoksa stresten ölücem.
Yeni sahillerden bildirmek üzere şimdilik hoşçakalın.

7 Temmuz 2012 Cumartesi

observer

20 kusur senelik arkadaşım... Her ne kadar ikimizde kendimizi şu an bulunduğumuz yaşta hissetmiyor olsak, ona baktığımda saçlarımıza yerleşen tek tük beyazın dışında hala orta birde tanıdığım kişiyi görüyorsam ve oğlu arka odadan anne diye sesleninceye kadar hala sınıf dedikodusu yaptığımızı sansam da gerçek şu ki zaman geçip gidiyor.
Bir süredir görüşemiyorduk; hem onun işleri hem benim işlerim bizi uzunca bir süreden beri ayrı düşürmüştü. Neyse dün herkes işini gücünü halletti, buluştuk. Bana öyle şeyler anlattı ki gerçekten de buluşmadığımız zamanda bir sürü şeyin değiştiği ortaya çıktı. Kimi evliler tek bebekten çift bebek sahibi olma yolunda adımlar atmışlar, kimi evliler de ilk bebeklerini kucaklarına alacaklarmış. Bekarlar evlenmiş, evliler boşanmış, evsizler ev sahibi olmuş, evi olanlar ikinci evlerini almış, hem evi hem eşi hem bebesi olanlar başka diyarlarda kısa süreli yaşam macerasına gitmişler, döneceklermiş. Arkadaşımın birkaç sene önce miniminnacık olan oğlu ise koskocaman olmuş, neredeyse belime gelmiş. O bile gittiği yuvanın sene sonu gösterisi ile ilk sahne deneyimini yaşamış. Uzun lafın kısası o anlattı ben anlattım, ikimizde duyduklarımızdan ağzımız bir karış açık birbirimize baktık. Sonunda vedalaştık, arayı açmayalım diye sözleştik ayrıldık.
Eve giderken hep kullandığım yolda bir inşaatın başladığını ve neredeyse bitmek üzere olduğunu, yeni yeni dükkanların açıldığını, eskilerin yerinde yeller estiğini, gittğim spor salonunun yanındaki meşhur pastanenin, hem pastane hem restoran olarak hizmet vermek için hummalı bir tadilata girdiğini gördüm. Gördüklerime hayretler içinde bakarken arkadaşımın anlattıkları beynimde yankılanıyordu.
Kendimi uzaydan gelmiş gibi hissediyorum. Sanki yıllar önce girdiğim komadan uyanmışım, zamana ayak uydurmaya nelerin olup bittiğini anlamaya çalışan biriyim. Kendimi yol kenarından geçenleri ya da etrafta olup bitenleri kenardan izleyen bir observer (gözlemci) gibi hissediyorum. Zaman ne kadar inanılmaz bir hızla geçip gidiyor. Hayat akıyor, gözümün önünden geçiyor, herkesin hayatında bir sürü şey oluyor ve ben kenardan kollarımı kavuşturmuş onları izliyorum. Hiçbirşeye müdahele etmeden, hiç yorum yapmadan hayatın akıp gitmesini izliyorum. Benim dışımda herkes yaşlanırken ben lanetlenerek, hiç yaşlanmamakla ve ebediyen oyun dışında kalmakla cezalandırılmış bir gözlemciyim.
Hakkaten, öyle miyim?

4 Temmuz 2012 Çarşamba

özlemek

Aslında önce sevgiden bahsetmek lazım çünkü birini gerçekten sadece o olduğu için seviyorsanız eğer özlersiniz. Uzun kısa tombul şişman zayıf ince konuşkan somurtkan güleryüzlü neşeli  bilmiş ukala kendini beğenmiş müşkülpesent mülayim her neyse ne farketmez sizin için, odur işte. Niye seviyorsun? sorusuna bir türlü cevap verilemez. Sevilir işte birileri ötesi yok. Bunun bir açıklaması, bir nedeni nasılı niçini yok. Sadece tüm benliğinle hissettiğin o çok sevdiğin kişinin hep yanında olma, ona dokunma, dokunamayınca, sesini duyamayınca sanki birisi boğazını sıkıyormuş da nefes alamıyormuşun gibi nefes alırken boğulma hali sevmek. Sevdiğini özlemek ise bir acı çekme hali. Tasavvuf inancında dergaha yeni gelen müridin, dergahın mutfağında bir sürü ayak işi yaparak, türlü türlü sınavlardan geçip, acı çekerek olgunlaşması gibi özlem de sevginin olgunlaşma dönemi. Sevgiyi olgunlaştıran, ayaklarını yere bastıran özlem içinde yanma.
Öyle illa uzaklarda olmak gerekmiyor sevdiğini özlemek için. Yanındayken de, o başka odadayken de özlenebiliyor sevilen. Sabah saçını tararken onun saç fırçasındaki saçları, elleri, dudağının gülerken oluşturduğu kıvrım, yürürken kollarını sallaması ya da adımlarını atışı, uyurken nefes alışı bile özlenebiliyor. Akşam olsun da göreyim diye günün tüm saatlerinin asırlar gibi gelmesi demek özlemek. O zamanlarda saatin inatla yavaş yavaş ilerlemesi, yirmi dört saatin kırk sekiz saat olup geçmek bilmemesi demek. Özlemek çaresizce beklemek demek.

3 Temmuz 2012 Salı

krallığıma kavuştum

Çokta uzun sürmeyen bir yolculuğun ardından krallığıma kavuştum. Geçen hafta yapmış olduğum dış temcillik ziyareti son buldu. Gerçi önümüzde bir yirmi günlük daha dış temsilcilik ziyareti imkanı var ama herhalde onları krallığımızda geçireceğiz. Zira henüz hiçbir dış temsilikten resmi olarak davet almış değiliz. Hal böyle olunca biz de krallığımızın aksayan işleriyle ilgilenir, ayağımızı krallığımızın derelerine (dere burada küvet oluyor) sokarız.
Evet, dediğim gibi döndük geldik yine kürkçü dükkanına. Bir kere daha anlamış bulunmaktayım ki en güzel dükkan insanın kendi dükkanı ve en iyi yönetim biçimi insanın kendi dükkanını, krallığını yönetme biçimi. Her ne kadar ana kraliçeye gitmiş olsak da topraklar neticede artık bize yabancı topraklar. Ha orada karışan görüşen oldu mu? Olmadı ama ne bir aksiyon ne bir skandal vardı. Demem o ki fazla barış içinde yaşayan topraklar hiç çekilmiyor.
Dün itibariyle krallığımın tebasıyla hasret giderdim, topraklarımızda yokluğumuzu fırsat bilerek üremiş kiri tozu temizleyip, hep birlikte yazlık terasımızı açtık. Bundan sonra yaz boyunca kraliyet ziyafetlerini orada gerçekleştirmeyi düşünüyoruz.
Bu seneki sıcak yaz günlerini de yarılamışken, krallığımın serin havası hiçbir yerde yok, bunu bilir bunu söylerim.

30 Haziran 2012 Cumartesi

Falcı geldi aaaanııımmm

677 sayfa...en heyecanlı yerindeyim...söz vermisim kendime (böyle garip şeyleri kendime söz verme huyum var)bu hafta bu kitap bitecek. Habire okuyorum sahilde...bir ara gözümün kenarına bir karaltı takıldı. 'güzeliiiim' diye dile geldi karaltı. Bir haftadır her sene olduğu gibi sahilde takılan çingene falcılardan biri şemsiyenin altına kuruldu. Kafamı kitaptan kaldırmadan atların sinekleri kuyrukları ile kovması gibi ben de bu falcı teyzeyi elimle kovalarım diye düşündüm, elimi salladım ama o gitmek bir yana elimi havada kaptı. Daha ne oluyoruz demeden elimin üstüne bir karanfil bir beyaz çakıl taşı koydu. 'sende nazar var' dedi. 'biliyoruz bunu geç, daha başka neler var?' dedim. 'donuz yağına basmışın, sen de büyü var' dedi. 'Hadi ordan' dedim 'sen şimdi bana büyü yapmada'. Bunun üstüne cevesinin kısa özetini geçti. 'geçen sene bu kumsalda aylin hanım bana bin lira verdi, baktıklarının hepsi çıkıyor fatma abla diye' dedi. Eyvah dedim kendi kendime, kapıyı bin liradan actı, çüş! Hemen karşı atağa geçtim, 'iyi diyosun da ben de para yok', 'olsun bir kilo kıyma parasına senin büyüyü açarım' dedi. Vallahi yok para mara dedim dinletemedim, elim kadının elinde, tuttu bırakmıyor, suyuna gitmesem oturucaz bütün gün şemsiyenin altında elele. 'tamam' dedim ' anlaştık bir kilo kıyma ne kadar?'biliyorum bir kilo kıyma ne kadar onu denedim, kapıyı kaçtan açtı acep diye. Neyse başladı fatma teyze pısır birseyler demeye, ben bakıyorum ona böle salak salak. Sonra duası bitti, çıkardı naylon torbasından bir tane kesme şeker ve karanfil dedi ki 'bunları suya karıştır ve evinin etrafına dök', 'kaynatıcak mıyım?' dedim, şöle bir derin nefes aldı ' bu şehirli gacılarda tam gerizekalı' der gibi kafasını salladı, 'suya karıştır güzelim' dedi. 'tamam' dedim 'bitti mi?'. 'sen' dedi 'parayı getir, çok önemli iki şey diyeceğim sana' 'sen söyle brn getiricem paranı vallaha tillaha' dedim dinletemedim. Getirdim parayı. Ne mi söyledi? 95'i garantiliyorum. O kadar çok yaşıyorum yani bir de ikizlerin olacakmış. Bunu dedi ben kahkahayı bastım, 'hadi dedim fatma teyze uğurlar ola. Bu da başımın gözümün sadakası olsun. Sen de çok güneş altında dolaşma başına güneş geçmiş' *bu arada geçen sene ki falcı verdiği baklayı saksıya gömdürdüydü, ne oldu ki ona? Bak şimdi aklıma bu düştü.

25 Haziran 2012 Pazartesi

sahil notları/2.bölüm

Yaslanmak Tanrı'dan fena halde kazık yediğini kabul etmeme hali. Zira yaşlanınca vakit bol. Yapılmak istenen herşey için bütün aylar günler uygun. Ancaaak yaş ne olursa olsun hala içi geçmemiş ve dinç kalabilmiş insanın ruhuna bedeni veto verir. 'sen neler neler yapmak istiyorsun ah deli gönül' der beden 'ama ben sana uyanam. Gençken hoyratça kullandin beni. Şimdi kolestrol desen bende şeker desen bende kalpmis romatizmaymış yok yok. Sen koşmak istiyorsun ama benim dizler nanay. En iyisi otur da gelene geçene bak sen.' işte böyle gençken yapmak istediklerimize vakit nakit yok yaşlanınca her ikisi de var ama takat yok. Bunu yapan Allahin da sopasi yok. Neyse her zaman geneli bozan kaideler olduğu gibi güzide tatil beldemizde de yaşım 70 işim bitmemiş diyen yaşlı delikanlılar mevcut. Hem de bolca. Eh hal böyle olunca bana da elimde çiğdem bunları izlemek düşüyor. Efenim bu yaşlı ama ruhları genç hanımlar ve beyler, istisnasız her sabah yürümekteler. Pek güzel ala bir alışkanlık, öbür tarafta sırat köprüsünü gecerken denge lazım. Ama bu hanımlar ve beyler bu işte pek bir kendilerinden geçiyorlar, gözleri birşey görmüyor. Misal; geçen sabahın köründe koskoca yolda yaşlı bir amca görece kendinden genç bir hanım teyzeye kafadan bodoslama daldı. Hayır anlamadım yol gayet geniş yanında yöresinde kimse yok, nasıl görmedi ki teyzeyi? Tabii teyze cırcır cırladı amcaya sabah sabah. Bu spor meraklısı grubun birde toplu jimnastik yapanları var. Bizim evin arkasındaki çocuk parkında her sabah yer jimnastiği yapan bir grup var. Ortada eski bir spor hocası olduğundan şüphelendiğim bir amca diğerleri o ne derse onu yapıyorlarda yanlış yapıyorlar. Amca sol kolunu kaldırıyor digerleri kimi solu kaldıriyor kimi sağı kimi de hicbirsey kaldıramıyor, yerde bir sağa bir sola dönüp duruyor. Bir de sahil Tarzanı yaşlı bey amcalar var. Bunlar önlerine yaş itibariyle monte edilen koskocaman göbeklerini sergilemeyi pek bir seviyorlar. Koca göbeklerinin altında kaybolan şortlarının üstune birsey giymeyip sahilde bir o yana bir bu yana gerim gerim gerilerek yürüyorlar. Sanırsın hepsi bir Alain Delon bir Marcello Mastreoyani... Öyle bir caka. Burda denize abdest alarak giren amcalara değinmeden olmaz. Bizim denizin suyu soğuk girmek için mangal gibi yurek lazim. Bir anda hop diye gireceksin daga vücut ne oldugunu anlamadan. Ama bu amcalar bunu yapamıyor. Once yavas yavas ayak bileklerine kadar girip ordan ısınmaya başlıyorlar. Sonra bellerine kadar suya doğru ilerliyorlar. Önce uc kere sol omuzlarına su döküyorlar sonra sağa sonrada kafalarından asağıya üç kere suyu döküp sonra yallah bismillah allahü ekber suya dalış. Yok canim öyle dipten falan gitmiyorlar. Karabatak stili takılıyorlar. Dal cık dal cık bir var bir yok. Bacaklarına güvenen takıyor paleti Eskihisar Topçular feribotu misali fır diye açıklarda karabatak stilini gösteriyorlar. Ama ne yaparlarsa yapsınlar hala içlerinde gençliklerini yaşattıkları ruhlarını öldürmeyip hayata tutundukları için saygı duyuyorum onlara.

24 Haziran 2012 Pazar

2012 sahil notları

Tatil tatil dedik sonunda anne pansiyona demir attik, ustune iki gun gecti. Ege'nin bu güzide tatil beldesinden iki gun sonunda notlar söyle: * çoook eskiden (bu çooook eski lafı gerçekten çoook eski. "hani eskiden buralar dutluktu yavlum!" sözü bizim buralar için "buralar eskiden bataklıktı" biçiminde söylenmektedir)beri geldiğimiz bu beldenin yıllar geçtikçe yozlaşıyor oluşunu görmek insanı üzüyor. Her sene üç kuruş daha fazla kazanayım diye esnaf türlü icatlar geliştiriyor. Bu sene evin önüne korsan yapılaşan "beach club" lar jet ski getirmisler. Sanırsin Bodrumdayiz da bir ünlüler paparazzilere jet ski üstünde show yapacak. Koca sezon beş bilemedin on kişi binecek diye sahilin yarısını parsellemiş düdük. Ben ki bir jet skinin kafamı koparmasından bir de zıpkınla vurulmaktan tırsarım denizde, iki gündür jet ski korkusuna nerdeyse bebelerle aynı yerde yüzüyorum. Rezalet!! * valla millet kışın boş durmamış. Soğuk havayı fırsat bilip birbirini yatakta ısıtmıs. Sonuc: üç ila dokuz aylık bebek popülasyonunda artıs var. Her yer bebek ve puset ittiren ana baba dolu. * tabii her yer bebek olunca, ağlamaları da eksik olmuyor. Eh bebek bu ağlar ama ağlayan bir bebekten daha kötüsü, sahilde kova kürek kavgası yapan beş ila yedi yaş grubundakiler. Valla öyle tiz çıkıyor ki sesleri, insanı anında etkisiz hale getiriyorlar. Savunma sanayii bu potansiyeli iyi değerlendirmeli bence. * bu veletlerin cirtlak sesi olduğu gibi hinlerde. Güneşin altında kızmışım tam serin sulara atlıyacağım ama önce suya biraz alısmak icin suda duruyorum bu hain veletlerden biri inat gibi arkamdan olanca suyu sıçratarak yüzüyor. Daha doğrusu suda debeleniyor. Kaç kere şunlar etrafta yokken suya gireyim dedim maşallah piranhalar gibi benim suya girmemle bunların arkamda bitmeleri bir oluyor. Bir komplo kokusu alıyorum. * vatanımızın güzide hatunları ki bunlara ben de dahilim tıkınarak geçirmis. Sahilde "senin selülitin benimkini döver yarışması" yapıyoruz. Şimdilik sahillerden notlar bu kadar. Ama burası şenlikli. Devamı pek yakında burada. Bizi izlemeye devam.

21 Haziran 2012 Perşembe

yolculuk

Vakit gelince yollar ufukta gözükünce ya da şöle diyeyim hafiften popo pirelenmeye başlayıp, ayağın altı karıncalanmaya başlayınca pılı pırtıyı toplamak, bavulları yerleştirmek hiç zoruma gitmez. Normalde olur olmadık şeylere üşenebilen, tipik Türk mantığı ile "yaw idare ediver gitsin işte" veya -bu huyumu hiç sevmeme rağmen- bazen "yaw yaptık işte oldu" diye bazı şeyleri geçiştiriveren bir Havva kızı olmama rağmen konu bavul hazırlamak ve yollara düşmekse pek üşendiğim söylenemez. Yeter ki gerçekten yollara düşmek isteyeyim.
Eh, yaz da öyle hemencecik geçiverecek gibi duruyor. Haziran bitti nerdeyse. Daha gagamın ucu suya değmedi. İncecik bacaklarım hala süt beyaz; neyse ki yanık olmak moda değil de durumu idare ediyoruz. Uzun zamandır spora gitmediğim için şambrel belim ve kalçalarım, bu yaz beni kocaman dalgalarda fındık kabuğu misali bir taka gibi bata çıka suyun üstünde kalmamı sağlayacak kadar genişledi. Bu yüzden maşallah, denizden hiç korkum yok. Hani sıksan Pasifik okyanusuna bile açılırım, o kadar kocaman bir şambrel yaptım o uzuuunn ve soğuk kış günlerinde. Baktım bir süredir ofistekileri "zehirlesemde mi öldürsem yoksa işkence yapsam da mı işlerini bitirsem?" diye düşünüp duruyorum, "vakit bu vakittir, sen bir git suya gir, aklın başına gelsin, kendine çeki düzen ver! Hazır fiziki şartları da yerine getirmişsin" dedim, indirdim bavulu aşağıya.
Yarın abbas yolcu! anne pansiyonda on gün nekahat dönemi geçiricem. Amaç şambreli daha da büyütmeden yan gel Osman kıvamında takılmak, kanatlarımın beyaz kısımlarını azcuk kahverengiye döndürmek, aile dedikodusu almak, boş gözlerle balkonda pineklemek, deniz suyu da dahil bol sıvı almak, abartmadan anne yemeklerine gömülmek, bitmeyen kitapları bitirmek ve yeni dizilere takılmak ve tabii yapabilirsem anne dırdırından kısa salvolarla kurtulmak, tüm saldırıları bir düzine "hı hı hı hı hı" ile geçiştirmek, sinir yapmamak. Bakalım yapılacaklar listemizin kaçta kaçını gerçekleştirebileceğiz.
Bu satırları yazarken ofisteki son pinek günümü geçiriyorum. Çıkışta bilumum ufak tefek işi halledip evceğizime koşup, bavulumu doldurup, kedilerimi az biraz mıncıklayıp on günlüğüne kaçıyorum buralardan. Biraz tuzlu su beyin damarlarına iyi gelirmiş. Belki yeterli suyu alırsam daha "akıllı olurum!".

19 Haziran 2012 Salı

kahvaltı


Kahvaltı önemli bir öğünümüz, atlamayalım efenim. Mesela benim gibi ruh hali midesiyle direk bağlantılı takıntılı kişiler mutlaka ve mutlaka sabahları kahvaltı etmeliler. Kendi üzerimde yaptığım sayısız deneylerin bir bölümü kahvaltı ile ilgilidir. Çeşit çeşit kahvaltının bünyem üzerinde olan etkisini test ediyorum yıllardır. Normalde haftaiçi uygun bir zaman diliminde kalkıp, kendime yağlı ballı reçelli bir kahvaltı mutlaka hazırlayıp, iki bardak çayımı içmeden evden çıkmamaya çalışıyorum. Ama bazen uyku daha tatlı geliyor ve kendime farklı kahvaltı şekilleri buluyorum. Buluyorum da bunlar beni pek kesmiyor. Mesela iki poğaça ve çay ile yaptığım kahvaltılar hem bir saat sonra fena halde acıkmama hem midemin deli gibi yanmasına hem de deli gibi selilüt sahibi olmama yol açıyorlar. O yüzden uzun zamandır poğaça yemiyorum. Diyet kola, kaşar ve simit kahvaltısı, yine uykuya yenik düştüğüm, ofise koşturarak gittiğim zamanların ofis kahvaltısı. Hem tok tutuyor hem de lezzetli. Böyle bir kahvaltı ettiğimde keyfim pek bir yerinde oluyor. Ama en kral kahvaltılar pazar kahvaltıları; genelde değil hemen hemen her pazar kahvaltısını kardeşceğizimle birlikte yaptığımdan ve onun da her pazar kahvaltıya mutlaka değişik birşeyler yapmasından (itiraf ediyorum, adam mutfakta gerçekten iyi. Hem yaratıcı -akla gelmeyecek malzemelerle tost ve omlet yapıyor- hem pratik. shame on me! vallahi) dolayı uzun ve keyifli pazar kahvaltılarının yerini hiçbirşey tutmuyor.
Bazen mesela bu sabah olduğu gibi uyduruk, yalapşalap yapılmış tost ile yapılan kahvaltılar bünyemde ağır tahribata yol açıyor. Sabah yine uykuya yenildim, saati 07:15'ten 07:30'a kurdum. Hal böyle olunca reçelli, yağlı ballı kahvaltımı yapamadım. Evde yine ekmek kıtlığı başgösterdiğinden bulduğum dört dilim ile minnak tostlar yaptım kendime sonra ofise yürürken, yol üzerindeki okul büfesindeki simitleri gördüm. 'Bu tostlar beni tutmaz, bir tane simit alayım' dedim. Meğer yanımışım, tostlar tuttu, simitten az biraz kemirdim. Şimdi yarısı masamın üstünde. Çay yerine içtiğim Nestea mideme dokundu ve birazdan midem yanacak galiba. Ne doymuş ne de doymamış gibi hissediyorum kendimi. Ofiste çay yaptılar, içtim ama o da güzel değildi. Yaw uzun lafın kısası aptal bir kahvaltı yaptım ruh halim psikopata bağlamış halde, canım fena sıkkın!

14 Haziran 2012 Perşembe

pes

Geçen haftadan beri buralarda Afrika sıcakları annemizin gözlerinden yaşlar boşandıracak ( türkçe meali anamızı ağlatıyor) denli bastırmış halde. Sabah serinliği diye birşey kalmamış. Akşam desen sıcak yaz günlerine has ot ve nem karışımı koku ortalığı sarmış halde, dal kıpırdamıyor. Sabahtan öğleden sonra dörde kadar Çemberlitaş hamamını aratmayan bir ofiste oturup, Eylül'de gelecek bebelere yeni materyal hazırlamakla uğraşıyorum. (Şu bilgisayar karşısında oturmak pek bi can sıkıcı.) Amma velakin sıcaktan balığa dönmüş, ağzımızı sürekli açıp kapatırken ben boğazlarımı şişirmeyi başardım. Herhalde çok balık taklidi yapıp ağzımı fazla açıp kapadım. Üç gündür yutkunamıyorum. Yaw şu vücut denen şey ne kadar enteresan, bir yerinde minik bir şey bile olsa, bütün dikkatin orda. Bütün işler aksıyor. Mesela daha önce ne kadar yutkunduğumu farketmemişken, boğazım ağrıyınca, aslında habire yutkunduğumu anladım ya da vücudum bana inat olsun diye habire yutkunmak istedi. Orasını bilmiyorum artık. Ama kendi kendime "pes" dedim valla. Sen onca soğuk kış gününü nezle bile olmadan geçir şu Afrika sıcaklarında soğuk su içmeye en ihtiyaç duyulan günlerde şişir boğazını, yutkunama, su içeme. Gel de deli olma. O soğuk su şişesi sanki vitrindeki tek taş pırlanta gerdanlık. Bööle ağzımın suyu akarak bakıyorum ona. Şişeye bakıp içindeki suyu kana kana içtiğimi hayal ediyorum. Durum öle fena yani.
Neyse "daha fazla böyle şişik boğazla dolaşmayayım da en iyisi doktora gideyim, bunun kendi kendine geçeceği yok!" dedim, okuldaki revire gittim. İçeri girdim bir baktım doktorların kendine hayrı yok. Biri obez diğeri ölmüş ama kendi dahil kimse farkında değil, ceset yani. "Geri döneyim, anne ilaçları, nane limon falan yapayım kendi kendimi iyileştiririm" dedim ama o içimdeki nemrut izin vermedi. Obez olana muayene oldum. Oturdum şikayetlerimi anlattım. Zorla kalktı, o tahta spatulayı aldı, "aaa boğazlarınız çok kötü olmuş!" dedi. "hadi ya" dedim içimden. Aslında "bana yeni birşey söyle doktor hanım, bunu ben de biliyorum. Kaç gün ömrüm kaldı mesela bunu söyle!" diye bağrınmak isterdi aslında bünye ama ağzınızda o tahta spatula varken tek yapabildiğim "aaaağğğğğrrrkkkk" gibi anlamsız sesler çıkarmak oldu. Sonuçta doktor abla dayadı iki kutu antibiyotik ve bir kutu ağrı kesici, yolladı beni ofise. Salak kafam hiç çalışmadı yazdırsaydım ya iki gün kafa izni. Amaaa nerde o kafa ben de. Mazı* kafalı karga işte ne olcek.


*Mazı kafa: Annemin en meşhur kızgınlık ani sözüdür. Kardeşimle ben ne zaman burnumuzun dikine gidip yaramazlık yapsak, onun sözünü dinlemesek bize "Mazı kafalılar" diye bağırır.

7 Haziran 2012 Perşembe

iflah olmam

Geçen cumartesi, bir yandan "televizyon karşısındaki kanepede pineklemenin kırk yolu" isimli enstalasyonumuzu gerçekleştirir bir yandan da tweeter üzerinden sosyal mecrada fink atarken, pat diye kucağımıza Metin Zakoğlu Cafe Theatre tiyatrosundaki bir oyuna bedava bilet düştü. Metin bey'i yıllardır televizyondaki çeşitli dizilerde ve oyunlarda izlemiştim. Ayrıca birkaç sene önce ofisteki arkadaşlarımdan biri hemen hemen her hafta onun tiyatrosuna öğrencileri ile birlikte giderdi. Hatta o kadar çok gitti ki Metin bey ile kanka oldu. Beni de her gittiğinde çağırmış olmasına rağmen Metin bey'in tarzına olan önyargım yüzünden gitmedim (O zaman bunun bir önyargı olduğundan habersizdim tabii. Cumartesi oyundan sonra fikrim değişti).
Neyse bedava birşey baldan tatlıdır hesabı, oyuna gitmeye karar verdik. Ayrıca biraz daha koltukta oturmaya devam etseydik, vücudumuz koltuğun şeklini almaya başlayacaktı. Hazırlandık çıktık. Tiyatronun caddede olduğunu öğrendik ama bir türlü yerini bulamadık. Bir sağa yürüdük caddede bir de sola. Tabii boyle deli danalar gibi aranmamızda, benim "ha ben biliyorum orayı" diye hava atmam ve tiyatronun aslında benim bildiğim yerde olmaması da etkili oldu, şimdi doğruya doğru. Meğer Bostancıya doğru Çatalçeşmede cadde üstünde bir cafeymiş.
Sonunda vardık tiyatroya. Aslında buraya tiyatro değilde tiyatro kafe demek daha uygun. Bildiğiniz bir kafenin en arka köşesi minik bir sahneye dönüştürülmüş, siz bir yandan içkinizi içerken bir yandan da oyun izleyebiliyorsunuz. İsterseniz yemek de yiyebilirsiniz, oyun seyrederken. Oyunların hepsi interaktif. Oyun devam ederken oyuncular bir anda oyunu kesip size bir laf atabiliyorlar. İşte benim başımı da oyunun interaktif olması yaktı. Ama kabahat bende, adamın sataşacağını bile bile ne diye gider en öne oturursun ki?
Oyunun birinci perdesi biter ve bizlerde oyuna iyice kendimizi kaptırmışken, Metin bey birden beni çağırmasın mı sahneye. Maksat o bölümü ısrarla oynayamayan bayan oyuncunun rolünü nasıl yapması gerektiğini göstermek. Önce "yok ben almıyım" falan dedim ama adam nuh diyor peygamber demiyor. Mecbur çıktım sahneye. Replikte tam benlik, "Dur gitme!!!!". Böyle romantik olup, giden adamın kolundan tutacağım ve "dur gitme!" diyeceğim. Ohoooooo, emin olun bunu diyecek en yanlış kişi benimdir. Puuuffff. Tam bir Kazdağı ayusu şeklinde, romantizmden ve rol yapma yeteneğinden uzak bir insan olarak, sahnede beş on dakika debelendim. Metin bey baktı benden bir cacık olmaz. Teşekkür etti indirdi beni sahneden.
Bu sahne tozu pek fena birşey, şimdi beş dakikalığına da olsa ben sahnenin tadını aldım, içim bir daha gitmek için gıpraşiiii. İnsan hemen de alkışların bağımlısı oluveriyormuş. yoksa bundan sonra ben de alkışlarla mı yaşayacağım bilinmez ama size tavsiyem gidin ve bir oyun izleyin bu değişik kafe tiyatroda. Hem Metin bey'in oyunları çok keyifli hem de yemekler lezzetli. Haa unutmadan oyundan sonra hemen mekandan ayrılamadık. Konservatuar öğrencilerinden oluşan bir grubun müzik ziyafetini dinledik. Bir yandan biramızı yudumladık bir yandan da bildiğimiz şarkıları bir soprano yorumuyla dinledik. Hesap Cadde kafelerinde gelen hesap gibi diyeyim. Velhasılı kelam ben daha da iflah olmam. Fırsat buldukça gider gider oyun seyreder, biramı yudumlarım. Belki kadrolu oyuncu bile olurum. Kadrolu Kazdağı Ayusu!!!

1 Haziran 2012 Cuma

yaz

Yine koskoca bir sene geçiyor. Sonbahar kış ilkbahar derken biraz kastıraraktan olsa da yaz geldi gibi sanki. Altı ay nasıl geçip gidiyor bilmiyorum ama şöyle bir arkama dönüp baktığımda yaşananların hızı ve çokluğu nefesimi kesiyor. Apartmanımıza yeni takılan asansörde dün sabah yüzüme baktığımda gördüğüm yeni beyaz saçlar ve gülünce gözlerimin kenarlarına yeni eklenen kaz ayakları çaktırmadan zamanın hızını gözüme sokuveriyor. Alçaklar!!!
Hadi beyaz saçları ve kaz ayaklarını falan bir kenara bırakayım onlar benim güzelliğime güzellik katıyorlar, onlar mesele değil de şu altı ayda etrafta olup biten beni asıl yıpratan. Her gün her gün abuk subuk bir gündemin bilerek ve isteyerek yaratılması, geleceğime dair umutlarımı tüketiyor. İçim tükeniyor olan biteni izlerken. Tahammül edemiyorum. Hele şu son günlerde yaşanan kürtaj ve sezaryan tartışması için söyleyecek hiçbir sözüm yok. Nasıl bir abuk subukluktur belli değil. Söyleyecek sözüm yazacak kelimelerim yok. Bu yüzden kafamdan geçenleri gayet güzel bir şekilde anlatmış genç bir köşe yazarının linkini koyuyorum buraya. Okuyun derim. Kısa ve net, bir kadın içtenliği ile olması gerekeni anlatmış. Tüm kalbimle ona katılıyorum.

24 Mayıs 2012 Perşembe

rüyalarım nerde?

Rüyalarım kayboldu. Uzun süredir onları bulamıyorum. Halbuki eskiden sinemaskop tekmili birden film festivalinde arka arkaya üç film izliyormuşcasına uzun, eğlenceli ve aksiyonlu rüyalar görürdüm. Şimdi nerdeyse beş aydır rüya görmüyorum. Deliricem. Durun yalan atmıyım, geçen gün sabaha karşı bir tane gördüm. Ama pek kısaydı. Olay şu:
Evdeki odaları pansiyon olarak kiraya vermişim. Ev bir hayli kalabalık. Bir sürü insan girip çıkıyor. (Rüya görmenin en eğlenceli tarafı; rüyayı görürken bir yandan da bu gördüklerinizin ne kadar saçma olduğunu düşünüyor olmanız. Bu rüyada ben bir yandan insanlarla konuşuyorum bir yandan da 'yaw ben bu kadar kişiyi bu evin neresine sığdırıcam? Nasıl kiraya vermişim ki bunlara odaları?' diye düşünüp, kalacak insanlara yer planı yapmaya çalışıyorum). Aklımda sürekli 'bu insanlara ne yemek pişireceğim?' sorusu var. Sonra birden kapıdan iki erkek ve bir kadın giriyor. Elleri kolları bir sürü askıya asılı gömlek dolu. Benim şaşkın bakışlarımı görüp; 'Biz çok uzun süre kalıcaz burada. Temelliyiz!' diyor erkeklerden bir tanesi. Benim afalladığımı ve ağzımda 'ama'ları gevelediğimi görünce, 'yemekten sonra konuşucağız zaten!' diyor bilmiş bilmiş. Adama çok sinir oluyorum. Sonra koskocaman bir yemek masasının etrafında görüyorum bu insanları. Hepsine yemekleri dağıtıyorum ve o esnada dağıttığım yemeğin arkasından pilav ya da makarna yapmadığımı farkediyorum. 'Eyvah, sadece bu yemekle doymayacak bu insanlar!' diyorum. O sırada çok alakasız bir şekilde öğrencim, Y.M. beliriveriyor arkamda. 'Hocam, bizim okulun orada çok güzel nohut pilav yapılıyor, gidip alayım mı?' diyor. 'Evet, evet! çok iyi olur, hemen git' diyorum. Tam o pilavları getiriyor, ben de sofraya getireceğim ve tabaklara dağıtacağım, bir bakıyorum, sofrada o gıcık olduğum adamdan başka bir iki kişi kalmış. Ağzım açık bakakalıyorum ve saat çalıyor.
En son gördüğüm bu işte. Beş koca aydır gördüğüm rüya bu. Nereye gitti rüyalarım, bilmiyorum ama ben onları özledim. Geceleri çok renksiz geçmeye başladı.