29 Aralık 2011 Perşembe

sonunda hazırız

Ve sonunda her sene olduğu gibi "bir seneni sonuna daha geldik!!" geyiğinin sonuna geliyoruz yavaş yavaş. Bugün Kadıköy'de millet son hazırlıklarını yapıyordu. Nezih kırtasiye çoktan yılbaşı kartlarını bitirmiş, şimdiden sevgililer günü hazırlıklarına başlamış, kart standını sevgililer günü kartları ile doldurmuş bile. Her yer inanılmaz kalabalıktı bugün. Dükkanlar talan ediliyordu. Eh bu son günlerin hazırlıklarının ben de son bir derlemesini yapayım dedim. İşte İzzet no:8'de yılbaşı hazırlıkları.... 


Yılbaşı ışıklarımızı yaktık. Misket bey son kontrolleri yaptı. Bir yamuk yok, her şey kontrol altında. 


Yılbaşı ağacı süslendi...


Yeni yıl kartlarım geldi.....


Her yaş günümde ve yeni yılda yaptığım gibi kendi kendime hediye aldım. (Bu senenin hediyesi Garfield'lı sweatshirt) 
 Ajandamı takvimimi (Takvim komşum ekmekçikız'ın hediyesi. Buradan kendisine tekrar teşekkürler.) aldım.
Eh artık yeni yılı karşılamaya hazırım. Bu sene klasik yılbaşı ptt modunu annemde gerçekleştireceğim. Minik valiz hazır. Kediler iki günlüğüne emin ellere teslim edildi. Birazdan çantamı kapıp, Balıkesir'e doğru yollanacağım.
Şimdiden herkese nar gibi bereketli, kahkahaların evlerden eksik olmadığı sağlıklı bir yıl diliyorum.

bir teşekkür daha

Öncelikle geçen sene bu kart etkinliğini başlatıp sanal dünyanın sevimsiz ve soğuk tebrikleşmeleri yerine eskisi gibi postacı yolu gözlememizi sağladığı için Leylak Dalı'na, daha sonra da beni buradan takip eden etmeyen ama bundan sonra takip edecekleri muhtemel kart gönderen herkese sonsuz sevgiler ve teşekkürler. Hepinizin kartları harika!!
İşte teşekkür listesi:

-ekmekçikız

-lale'nin bahçesi

-defter

-ece's sun

-noni

-kunegond

-düşlerin rengi

-nazpek

-macera kitabım

-incecikten

-kara kitap

-annemahsustan

Listenin dışında postacının sansürüne takılmış olan ve henüz elime ulaşamammış kartların göndericilerine de teşekkürler.

27 Aralık 2011 Salı

otobüs, minibüs, traleybüs, cip, biibiiiiip.....

İstanbul'da yaşıyor olmanın altın kurallarından biri de toplu taşıma araçları kullanımına aşina olmak. Öyle her yere taksi ile gitmek eğer boynunuzda para dolu bir çuval asılı değilse pek mümkün değil. Mazallah cebinizdeki bütün parayı iki adımlık yol için bindiğiniz taksicinin eline sayabilirsiniz. Bunun yerine doldurursunuz İstanbul kartı, sonra bütün otobüs, tramvay artık Allah ne verdiyse sizin. Binin birine gidin istediğiniz yere.
Normalde ev, servis (arada araba), iş, servis (arada araba), ev çokgeninde kurduğum yaşam alanım birkaç aydır Moda'da derse gittiğim velet yüzünden Kadıköy-Moda bağlantılı oldu. Önceleri kolay giderim diye araba ile bu güzergahta giderken, Kadıköy'de arabayı güvenli bir otoparka bırakmak için haftada 7 liradan üç gün ayda bilmem ne kaç lirayı otoparkçılara bayılınca (o kadar para bayılmışım ki daha arabanın sol tamponunu gördüklerinde ellerini ovuşturmaya başlıyorlardı) okul servisi ile Kadıköy'e gidip eve de otobüs ile dönmeye başladım. Bir süre otobüs kullanınca, insanın kendi kendine bulduğu otobüste hayatta kalma kanunları da oluyor haliyle çünkü otobüste bir nevi hayatta kalma mücedelesi veriyor insan. Şimdi bu kurallar çerçevesinde bilinmesi gereken en önemli kural her otobüs şoförünün bir olmadığı. Gerçekten hiçbiri birbirini tutmuyor. Biri boğanın kafasında kapıyı açıp önüne geleni otobüse tıkıştırırken bir diğeri boğanın poposunu geçse bile kapıyı açmayıp, bir sürü insanın tekerleklerin altında kalma pahasına salkım saçak birbirlerini ittire ittire otobüsün peşi sıra koşmalarından büyük bir zevk almakta. Bu tip şoförlerin dizik aynasından insanların koşmasını seyredip çok eğlendiklerini düşünüyorum çünkü gerçekten koşanlar pek bir komik görünüyor. Top gibi teyzeler bir yandan başörtülerini çekiştirirken bir yandan da yuvarlana yuvarlana otobüsün yanında koşup aynı zamanda önlerine geleni ittirerek otobüse yetişmeye çalışıyorlar.
Diyelim otobüse bindiğiniz, tebrikler ilk aşamayı geçtiniz Hugo'lar. Ama asıl yaşam savaşı bundan sonra otobüsün içinde. Eğer şansınız varsa ve oturacak bir yer bulduysanız ne ala. Ama oturacak yer yok ve ayakta kaldıysanız ve de otobüs pek kalabalık değil ise size tavsiyem ortadaki boş alanda ayakta durmanız. Benim gibi orta kapının karşısındaki boş alanda sol ya da sağ karın boşluğunuzu kenardaki demirlere dayayayıp daha sonraki duraklardan binebilecek yolcularla kalabalıklaşacak olan otobüste kendinizi güvene alabilirsiniz. Kendinizi o bölgeye sıkıştırdıysanız ister yolda arabası ile gidenleri izleyin isterseniz otobüsteki diğer yolcuları izleyin. Zaten ayakta olduğunuz için yer vermediğiniz yaşlı yolcuların kötücül bakışları ile karşılaşmak gibi bir durumunuzda olmaz.(Yaşlılara yer verme işi de beni çok geriyor otobüs yolculuklarında. Şimdi yer verme yaşı kaçla kaç arasındadır. Yani 50-85 mi bu yaş arası yoksa benim on yaş büyüğüme de mi yer vericem? Böyle ikilemde kalmamak için genelde ayakta gidiyorum zaten.) Diyelim orta boşluk dolu. O zaman orta kapının karşısındaki direğe tutunun. Hem otobüs şoförünün anlamsız frenleri ile oradan oraya savrulmaz hem de ineceğiniz durağa gelince hop diye inersiniz. Kişisel fikrim yukardan sarkan tutamakları tutmamanız çünkü hem insanı sağlam tutmuyorlar hem de ani frende otobüsün ortasında maymun gibi sallanıyor insan.
Ortadaki direk de olmadı kenarda olmadı kaldınız (mecburen) sarkan tutamaklara. O zaman bacak kaslarınızı bir sörfçü gibi kullanmalı ani frenlerde savrulmamak için kendinizi bacak kaslarınızı sıkarak güvene almalısınız. Olur da bir anlığına elinizi bırakıp bu havalar yüzünden akan burnunuzu silmek istediniz eğer bacak kaslarınzı iyi kullanmazsanız kendinizi yanınızda duran teyzenin göğüslerine yaslanmış ya da sanki oturduğu koltuk pek önemli bir makam koltuğuymuşcasına kasılarak oturan kıllı amcanın kucağında bulursunuz. Böyle otobüsün ortalarında olmak en çok otobüs çok kalabalıklaşırsa sakıncalı oluyor. Yıllar önce bir arkadaşım böyle kalabalık bir otobüse bindiğinde hemen arkasında duran amcanın şemsiyesinin habire onu dürtüp durmasından rahatsız olmuş ve arada ters ters dönüp adama bakmaktaymış. Ancak gerçek amca otobüsten inip elinde şemsiye olmadığında anlaşılmış. Ne zaman otobüse binsem aklıma hep bu hikaye gelir ve kalabalıkta arkayı sağlama almaya çalışırım. Bir de otobüs çok kalabalıksa insan herkesten işkilleniyor. Geçen mecburen kalabalık bir otobüse bindim. Gidiyoruz böyle sakin sakin. Sonra durağın birinde iki tane Libyalı bindi (Yaşlı amcalardan biri Kaddafi geyiği yaptı onlarla da oradan biliyorum libyalı olduklarını). Aksanlı aksanlı Arapça konuşuyorlar, bir de bağıra bağıra telefonla konuşuyorlar. "Ya sabır!!!"derken birden aklıma "ya bunlar canlı bombaysa" fikri geldi. "Ya biraz sonra bombayı patlatırlarsa, kurtulma şansım da yok. Ama belki bu kadar kalabalıkda diğerleri bana yastık grevi görür"diye kurdum da kurdum. Hayır insem ya otobüsten, inat ettim, inmiyorum da. Kendi kendime canlı bomba olup olmadıklarını kontrol ediyorum. Nasıl panik oldum, dua ediyorum. "İnşallah değillerdir, inşallah patlatmazlar kendilerini, vazgeçerler" falan diyorum. Neyse sonunda benim durağa geldik de kurtuldum.
Yaaa işte böyle İstanbul'da otobüs, minibüs, cip farketmiyor. Hepsinde bir hayatta kalma mücadelesi veriyor insan. Minibüste hayatta kalma yazısı azzzz sonra.

20 Aralık 2011 Salı

bu da benim yeni yıl yazım

Bizim katta okuldaki kedi köpek işleri ile ilgilenirken tanıdığım bir Türk Dili ve Edebiyatı öğretim görevlisi yaşını başını almış ama ruhu genç bir hanım var: M. hanım. Reiki, astral yolculuk vs. gibi mistik konularla ilgili kendisi. Ben önce onun gümüş takılarına tav oldum. Böyle koridorda falan karşılaştığımızda gümüş takılarını keserdim. "Şu bileğindeki bileziklerde pek güzelmiş, ben de benimkileri taksam" falan diye düşünürdüm. Sonra köpekleri beslerken gide gele "Gününüz güzel olsunlarla" başladı bizim muhabbet. Geçen sabah koridorda karşılaştık yine. Havadan sudan konuşurken, olay astrolojiye, 2012'nin neler getireceğine, astrologlara, onlara yaptığımız ziyaretlere ordan da hangi astrologun daha iyi olduğuna geldi konu. Kendimizi kaptırmış konuşurken M.hanım oda arkadaşının benim diyen astrologtan daha iyi astroloji haritası baktığını ağzından kaçırınca ben hop atladım."Benim haritama da bakar mı?". O da yaptığı hatayı farketti ama geri dönemedi, "bir sorayım falan" diye mır mır kır kır etti. Neyse sonunda oda arkadaşı P. hanım kabul etti, benim astroloji haritamı çıkardı.
Haritama göre ana burcum terazi, yükselenim oğlak, ay burcum (bu da önemliymiş, ama önemi neymiş diye sormayın aklımda tutamadım) ise balık. Bu demektir ki benim şaftım kaymış. Hepsi ayrı bir grupta. Biri hava biri toprak biri su. Böyle ara ara bunların etkisine giriyormuşum, arada sapıtmam falan bir gruptan çıkıp diğerinin etkisine girmemmiş(demek manik depresif değil, burçlarda grup kayması yaşıyormuşum, eh buna da şükür!!). Sonra böyle herşeyi deli gibi bir anda yapıp bitirmek istemem, her yere acele acele gitmek istemem, sürekli koşturup durmam ve bundan da delice bir zevk almam hep gezegenlerin benim doğum anımda yapmış oldukları açılarla ilgiliymiş. Daha bir sürü (şimdi Allah için) güzel şey söyledi, sıkça "hadi ya!!" dedim ve evet o garip gurup işaretlerle dolu haritaya bakıp, kattaki tuvalette görmesinin dışında benimle ilgili en ufak bir bilgisi olmayan insan beni olduğu gibi tarif etti. Ağzım açık kaldı. Bunun üzerine ben de hevesle o ölümcül soruyu sordum: "çocuğum olacak mı?". Böyle bir büyücü edasıyla haritama yine o garip işaretlere başını eğip, "kesin birşey söyleyemem. Senin o evin zayıf." dedi ve bende film koptu. Ondan sonra söylediklerinin hiçbirini duymadım, böyle uzaklardan bir uğultular geldi ama hiçbirini ayırd edemedim. "Nasıl yani? Hiç mi çocuğum olamayacak?" diye sorunca. "Senin haritanda çocuk ile ilgili evde ikizler var. Bu çocuk açısından pek bolluk gösteren bir işaret değildir. Belki çocuğu olan biri ile birlikte olur ve ona annelik yaparsın. Sana bu konu ile ilgili kesin birşey diyemiyorum malesef" dedi. Bütün konuşmayı benim hiçbir zaman yapmadığım ve asıl öğrenmem gereken şeyi öğütleyip bitirdi. "Sabretmelisin!" dedi. "Sen bunu asla yapmıyorsun. Sabretmeli, içine dönmeli ve içinde asla dinlemediğin o en derindeki sesi dinlemelisin. Bunun içinde yoga yapmalı, meditasyonla uğraşmalısın" (Evet tam benlik şeyler. Yoga ve meditasyon!!!! Ben bunları yapamam ki, beni gülme tutuyor bunları yaparken!!).
Çıktım P.hanımın odasından. Düşünmemeye çalıştım söylediklerini. Ta ki ertesi gün şöyle güzel bir cumartesi sabahında kendime hazırladığım mükellef kahvaltı masasında, eğlence olsun serviste giderken rahat okuyayım diye başladığım PUCCA'nın kitabını okurken, birden bire kitaba damlayan iri gözyaşlarının nedeninin aslında Pucca'nın yazdığı bir cümlenin değil de P. hanımın çocuk meselesi ile ilgili söyledikleri olduğunu anlayana kadar. Beynimin bir yeri sürekli bunu düşünüyormuş demek. Aslında öyle çok çocuk delisi olmamama, yolda milletin bebesine abuk subuk sevgi gösterisi yapıp, hiç tanımadığı çocukları gidip mıncıran, sarılıp duran hatunlarla aramda açık ara fark olmasına rağmen fena halde çocuk istiyorum. Hani deseler bilmem kaç liraya çocuk veriyoruz gidip kredi çekip alacağım bir çocuk o derece. Doğrusu bu değil biliyorum ama kendime hakim olamıyorum. O kahvaltı masasında kitabın üstüne düşen gözyaşlarının bıraktığı ıslaklığa bakarken ben doğarken o açıları yapan gezegenlere de astroloji haritama da bildiğim bilmediğim bütün küfürleri savurdum beni böyle arıza yarattıkları için. O derece nefret ettim kendimden.
Sonra biraz sakinleşince yine aynı şeyi yaptığımın farkına vardım. Sabretmediğimin suyun yolunu bulacağını unuttuğumun farkına vardım. "Dur yahu" dedim. "Vardır her işte bir hayır. Ne zaman birşeyi tuttursan o işte illa bir yamukluk oldu bilmiyor musun" dedim. "Tutturma, bırak akışına, sakin ol" diye diye rahatlattım kendimi .Gerçi bir kırksekiz saat aldı bu sakinleşme olayı ama olsun.
Bu benim yeni yıl yazım. Yeni yılda kendime sağlıktan başka sabretmeyi ve herşeyi akışına bırakmayı becerebilme yetisi diliyorum. Bir de ne olursa olsun yine ayakta kalabileceğimi bildiğimi unutmamak. Tek dileğim bu.

P.S: Bildiğiniz iyi bir yoga okulu var mı?

15 Aralık 2011 Perşembe

denize doğru

Bugünkü haleti ruhiyemi en iyi Bülent Ortaçgil anlatıyor. Bir yelkenlim olsa atlayıp denize doğru giderdim. Giderdim ta ki geri dönmek isteyinceye kadar. Belki hiç geri dönmek istemezdim. O kadar gitmek istiyorum ki ağlamak istiyorum.

Denize Dogru by Bülent Ortaçgil on Grooveshark

14 Aralık 2011 Çarşamba

evdeki hesap yine çarşıya uymadı

2011 yılında yaptığınız en iyi şey ne deseler hemen aşçılık kursunu bitirmiş olmak ve kenarından köşesinden bu dünyaya adım atmak derim. Zaten uzun zamandır kendim için yapmış olduğum  en büyük ve en iyi şey bu iş. Umarım 2012'de bu alanda daha çok şey yapabilirim. Neyse lafı uzatmayayım. Aybaşından beri Cadde'de bilinen bir İtalyan lokantasında çalışıyorum. İşe başladığımdan beri öğrendiğim en önemli şey her mutfağın ayrı bir havası olduğu. Yazın staj yaptığım mutfak ne kadar stresli ve gerginse (bu stresli ve gergin ortama rağmen hayatımdaki en güzel yazdı, bunu tek geçerim), bu mutfak bir o kadar rahat ve sakin. Zaman zaman gerginlikler olmuyor mu oluyor elbet; kan, ter, gözyaşı, stres, yanık, kesik mutfağın olmazsa olmazlarından. Burada günler rahat ve eğlenceli geçerken arada başka alternatifleri de değerlendirmeden edemiyorum. Huyum kurusun illa herşeye burnumu sokup, her denize taş atıcam, belki oltaya birşey takılır hesabı.
Neyse cumartesi yine böyle bir fırsat peşine taaaa Eminönü'ne Nuruosmaniye'ye gittim. Bana randevu veren kişiyle görüşmek için koca Cağaloğlu yokuşunu tık nefes olana kadar tırmandım. Eminönü iyi hoş da ne zaman gitsem beni tedirgin eden bir yer, niye bilmiyorum. Oradakiler bana hep tekinsiz geliyor. Şimdi insan ayrımı yapmak istemem ama oraya ne zaman gitsem kendimi bir sürü azılı katilin peşindeki bir casus gibi hissediyorum. Gizli bir görevim varmış ve benim düşman topraklarında bu gizli görevi başarıyla yerine getirmem gerekiyormuş ve bu yüzden de çok dikkatli, tetikte olmalıymışım gibi hissediyorum. İşte bu ruh haliyle gizli görevimi halletmek için vurdum kendimi yokuşlardan yukarı kan ter içinde oflaya puflaya vardım Nuruosmaniyeye. Sordum birkaç haydut kılıklı adama falanca yer nerde diye, tarif ettiler. Vaaay dedim, şimdi buralarda tek başımayım, biri kesse kim bulacak beni. Kaybolacağım, yok olacağım, hadi ben yok oldum anneme de iş çıkacak, Cumartesi Annesi olacak. Te Allaam. Kızım Karga bitir işini gücünü hallet görevini dön kendi topraklarına hemen dedim, daha da hızlı topukladım. Sonunda buldum aradığım yeri. Amaaaan bir anşante (high society, elit, seçkin) yer ki dedim yaw boşver girme. Ama yok o içimdeki meraklı turşucu bastırdı "gir!gir!" diye, girdim. Kapıda böyle kulaklıklı adam, elleri listeli güzel kızlar, genç ve yakışıklı bir çocuk. Belli karşılamacılar özenle seçilmiş, koymuşlar başvuranları bunlarda geçmişler karşılarına "hmm bunun tipi iyi, bunda ışık var!" diyerek seçmişler teşrifatçıları. Kapıdan giriyorsun ama sanırsın Channel'e falan giriyosun o derece abartılı hareketler. Neyse onlara da merhabayı çektim. Ama öyle yukarıya çıkmak kolay değil. Hödö hödö yürüyüp asansöre ulaşamıyorsun. Kapıdaki görevli sana "Burada ne arıyosun kardeşimin?" nazik, anşante versiyonunu soruyor. Dudaklarını büzdüre büzdüre "Hoşgeldiniz efendim, size nasıl yardımcı olabiliriz? Hmm falanca bey mi? Randevunuz var mı acaba? hmmm demek öyle. Bilmem ne bey size asansöre kadar eşlik etsin?" diyor daha ben yok mok demeye kalmadan "Bilmem ne bey, hanfendiye asansöre kadar eşlik eder misiniz?" diye bağırıyor. Eşlik etmek de şu; ben giriş kapısının ordan asansöre kadar yürüyorum bilmem ne beyde yarı yolda benimle buluşuyor, iki saniyede asansörün oradayız. Bir resmiyet bir resmiyet. Dedim yaptık işi, ne bu yaw. Daha girişte içime fenalık geldi. Neyse çıktım yukarı. Şak asansör bir açıldı, restoranın içindeyim ben. Çıktım dışarı bakınıyorum salak salak. Orada da eli listeli düzgün tipler var, biri beni gördü hemen yanıma geldi, "Buyrun falan filan nasıl yardımcı olalım?" derdimi anlattım, kız kırıldı buruldu dedi ki "Aaaa falanca bey şimdi bir seminere gitti. siz bir buçuk saat sonra gelin." "Neööö! (aynen bu ses çıktı benden, o kadar anşante bir yerdeyim nasıl konuşuyorum yaw! Rezil!!) bir buçuk saat mi?" Çaresiz, çıktım onca badireyle girdiğim kapıdan. Hemen yakındaki bir kafeye oturdum. Açtım kitabımı geçirdim birbuçuk saati öyle böyle. Sonra yine aynı eziyetlerle girdim o kapıdan çıktım yukarı, bu sefer falanca beyin semineri bitmiş, yemek veriyormuş, birazdan gelecekmiş, şöyle buyurmaz mıymışım. Buyurdum. Bekle bekle bekle!!!!Yok falanca bey gelmiyor. Dedim yerim ben böyle işi. Beni karşılayan kıza kaş göz yaptım, ben gidiyorum dedim. O sırada falanca bey de geldi, ama yine bir başka seminere gitmesi gerekiyormuş. Elimi sıktı, sonra konuşuruz dedi. Ha dedim içimden oldu, teeee nerelerden geldim, bütün günüm  piç oldu, sonra konuşalım. Oldu canım!!! İyi dedim ben cvmi vereyim birşey olursa beni ararsınız. Yine bindim asansöre ama o kadar sinirliyim ki ağlayacağım. Çıktım dışarı, kurtuldum o anşante gerginliğinden. Sevmiyorum öyle kasıntı yerleri, herkes bir öhöm öhöm havalarda, kasım kasım kasılıyor. İçte olmayınca anşantelik işte böyle sıkıntıdan kaskatı kesiliyosun. Bari dedim teee buralara kadar gelmişken bir de Nimet ablaya uğrayayım. Belki sıkı para çıkar ve buraya geliş amacım bu bileti ve parayı almak içindir. Verdim yine kendime gazı gittim Nimet ablaya. Amaaaannnn bir kalabalık ki sanırsın bedava veriyor Nimet abla biletleri. Girdim ortadaki sıralardan bir yerden,başladım beklemeye. Bir süre sonra o kadar sıkıştı ki kuyruk "Allah"dedim "bu işin sonunda ben kesin bekar anne olucam. O kadar dip dibeyim at hırsızı gibi adamlarla. Hayır tamam olayım anne de etrafım Biscolata erkekleriyle çevrili değil. Kulağından kıl çıkan mı, saçını abuk subuk tepelere kaldırmış olan mı, tırnakları kirli olan mı, dişleri sarı sarı olan mı dersin nerde olmadık Biscolata erkeklerinin şimşek çarpmışları var o kuyruktaydı. Sonunda sağ salim çıktım o kuyruktan. Aldım biletleri. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Falanca beyle sadece el sıkıştım ama kimbilir belki şans güvercini omzuma konmuştur bu vesileyle.

13 Aralık 2011 Salı

rüya tabiri

Rüya görmeyi çok severim. Herhalde gördüğüm en fiyakalı rüyaların bir macera filmini aratmayacak kadar heyecanlı ve atraksiyonlu geçmesi yüzündendir bu sevgi kimbilir. Rüya görmenin en eğlenceli tarafı da hiç olmadık insalarla bir araya gelebilme ve onlarla birşeyler yaşayabilme durumu. Mesela gördüğüm rüyaların birinde ortaokuldaki arkadaşlarımla birlikteydik. Hiçbirimiz büyümemişiz, çoluk çocuğa karışmamışız ve pikniğe gitmek için biraraya gelmişiz. Ancak pikniğe gittiğimiz yerde başımıza türlü türlü işler gelmiş, Indiana Jones filmlerini aratmayacak şeyler yaşamışız. İşte böyle enteresan şeyleri görebiliyor insan. Bilinçaltı oldukça girift ve oyuncaklı bir yer. Ne kadar sıkıntı, üzüntü, keyif, takıntı vs. varsa halının altına süpürür gibi bilinçaltına süpürüyoruz. Orda kalsın kimseler görmesin, bilmesin, sadece bize ait olsun diye gizliyoruz en mahrem duygularımızı. Ama bir yerde bir şekilde belki rüyalarla bu halının altına iteklediklerimiz çıkıveriyor istemsizce.
Bana bu postu yazdıransa dün akşam gördüğüm ve sabah sabah hatırladıkça beni güldüren Yekta Kopan'lı rüyam. Rüyamda çok romantik bir yerde birisiyle birlikteyim. Önce o kişinin yüzünü göremiyorum, tek bildiğim çok hoş ve romantik bir yerde olduğum. İşin ilginci yerle ilgili bir detayda yok, mekanı görmüyorum ama sadece ortam romantik bunu biliyorum. Nasıl şeyse bu, hissediyorum işte. Neyse sonra birlikte olduğum o kişinin yüzü belirginleşiyor. Aaaa bir bakıyorum o kişi Yekta Kopan. Böyle birbirimize sarılmışız. Tam adamcağız bana romantik birşeyler söyleyecek (bunu da hissediyorum), ben konuşmaya başlıyorum. Şöyle hoş birşeyler söylemem gerek di mi? Yok, tek söylediğim şu:" Yekta, ntvmsnbc'nin sitesindeki 'Çalışma Odam' çok güzel olmuş. Çok beğendim." Tabii doğal olarak rüya burada kesiliyor. Uyanıyorum. Yani bu kadar hoş bir ortamı olmadık bir lafla kesebilme becerisi göstermeme bilinçaltım bile isyan etmiş olmalı ki rüyanın devamı gelmedi.
Şimdi oturmuş bir yandan bu postu yazarken bir yandan da düşünüyorum acaba bilinçaltıma Yekta Kopan'la ilgili ne atmış olabilirim?

9 Aralık 2011 Cuma

dalgaya geldim

Bir gün önce yazdığım posta gelen yorumlardan anlıyorum ki birileri bizimle fazlasıyla kafa bulunur. Bozuk Türkçeli biri -hadi adını da yazalım ama belki bu da yalan dolandır -Birkay Koray- bazı blog yazarlarına bana gelen benzer mesajı göndermekteymiş. Valla fena dalgaya geldim. Kendi sitesini pazarlamak için ilginç bir aslında yaptığı. Neyse şimdilik bu kadarıyla atlattık diyelim. Beni uyarıcı yorumlar için teşekkürler. Sanal dünya iyi hoş da oldukça tehlikeli.
Bu işin bence en komik tarafı, bu beyin / bayanın gönderdiği blog yazarına burcunu sorması. Bir mailde koç burcuyken benimkinde terazi olduğunu söylemiş. İyi de niye bu burç takıntısı?

8 Aralık 2011 Perşembe

teşekkür

Merhaba!


Guzel blogunuz crowsday.blogspot.com icin tesekkur ediyorum.


Çok güzel blogunuz için teşekkür ederim. Birinci post "mezuuun olduuummm!!!" okudum ve bundan sonra memnuniyetle bir saat boyunce blogdaydım:) Her şeyi çok enteresan ve kolay yazılmıştır. En beğendiğim post"acil satılık bir çift kanat".


Jooble şirketinde çalışıyorum, dünyanın dört bir tarafından iş ilanlarına dair teklifleri toplıyoruz. İşim sitemizin bağlantıların eklemesi için blogcuları ikna etmektir. İşimi çok seviyorum çünkü bizde dost ekip ve iyi yönetmenlik var, maalesef, bağlantımızın eklemesi için blogcuları nasıl ikna edebilmek hiç bir fikrim yoktur, bunu yapmazsam işten çıkarılacağımdan korkuyorum:( Şu anda çeşitli bloglara mektuplar yollamasına rağmen bir saat boyunce blogunuzu okudum. Gerçekten, "Turkey" "jooble-tr.com" için bağlantının uygun olacağını emin değilim, ama linkimizi blogunuza ekleyebilirseniz ben size borçluyum!!! Ciddiyetle belirtmeli ki sitemiz çok güzel ve insanların iş bulmalarına yardım eder. İyi çalışmalar dilerim! İyi blogunuz için çok sağ olun. Yeni yazılarınızı sabırsızlıkla bekliyorum!!!!


P.S. Sen "Terazi burcu" burcundan mısın? Ben de "Terazi burcu" burcundanım :)


Dün öğlen mailimde bu yazıyı buldum. Valla ne yalan söyleyeyim, bütün öğleden sonrayı keyiften joker gibi geçirdim. Ama bu yazıyı yazan bay / bayan (kusura bakmayın adınız biraz unısex) benimle dalga mı geçiyor diye de düşünmeden edemedim.

Yukardaki mail vesilesiyle benim yazılarımı okuyup beğenen başta siz olmak üzere herkese teşekkür edeyim istedim. Benim manik depresif hallerimi sabırla okuduğunuz ve ara ara yorumladığınız için gerçekten sizi seviyorum. Yukarıdaki yazıyı okuyup siz de tanıdıklarınıza bu şirketin linkini gönderirseniz belki bir işe yarar.

Herkese güzel bir gün olması dileğiyle.....

*** Bu arada evet terazi burcuyum, yükselenim de oğlak.

7 Aralık 2011 Çarşamba

mezuuun olduuummm!!!

Bazen bazı şeyleri yapamadığıma fena yanıyorum. Mesela araba kullanırken makas atamıyorum, ikiden fazla yabancı dil konuşamıyorum, şarkı söyleyemiyorum, basket oynayamıyorum, beyin ameliyatı yapamıyorum, balerinler gibi havada dönüp parmak uçlarımda duramıyorum, ters takla atamıyorum (eskiden atardım ama o zaman dokuz yaşındaydım), bacaklarımı 180 derece açamıyorum. Hepsi bir şekilde bana lazım oluyor ama yapamıyorum işte. Neyse böyle idare edicez artık ama şu anda parande atabilmeyi çok ama çok isterdim çünkü aşçılık kursunun her iki sınavından da geçmişim. Benden mutlusu yok!!! Bitirdim yaw!! Kendimi Rus boksörden önce dayak yiyip sonra da onu son anda benzeten Rocky gibi hissediyorum. O kadar stres, haftasonu millet evinde, sokakta eşi ya da sevgilisiyle fink atarken mutfakta geçirilen saatler, bir saatte üç yemek çıkarma heyecanı, proje stresi, mide yanması, kafada tilkilerin kuyruklarını birleştirmeye çalışmaca kısacası o kadar kan, ter, gözyaşı....İçimde bir Rocky var fonda "Eye of the Tiger" çalarken "Adriaannnn!!!" diye bağırmak ve sevinçten parande atmak isteyen!!!!
Aferim bana be blog!! Bugün için çikolata renkli şarkıcımız söylesin:
Eye Of The Tiger by The Beat Street Band on Grooveshark

6 Aralık 2011 Salı

acil satılık bir çift kanat

Son birkaç aydır haftanın üç günü Kadıköy'e inmek zorunda olduğumdan haftaiçi ve haftasonu trafiği gibi kavramlar hayatıma girdi. Normalde yaşam üçgenim evim, işim ve çevre sokaklarda bulunan esnaftan oluşmaktaydı ve çok zorunda kalmadıkça halkın -ay pardon!- trafiğin içine karışmaktan çekinirdim çünkü araba kullanmayı çoook sevmeme rağmen bu İstanbul trafiğinde her an içimdeki canavar ortaya çıkıp bir kıyım gerçekleştirebilir.
Özellikle haftasonları inanılmaz hale gelen bu trafiğin kasten böyle kilit hale getirildiğini düşünüyorum çünkü normalde yaya olarak dolaşan bir tomar mal (annem bu lafı kullanmama çok kızıyor ama mutfaktan kaptım ve çok hoşuma gidiyor. Sürekli mal mal mal mal diyesim var) haftasonları; "Yaw yapacak daha iyi birşey yok gidip trafiği karıştıralım" diye arabalarına atlayıp yaya olarak yaptıkları mallıklarını bu sefer arabaları ile yapıyorlar. Arabalarının içinde böööle sağa sola anlamsızca bakıp, hiçbir işaret vermeden zart diye sağa dönüp sonra aniden, tam sağa dönecekken karar değiştirip sola dönüverince, onların arkasındaki biz faniler direksiyon başında ne yapacağımızı bilemiyoruz. Onların yanında yöresinden kaçmaya çalışırken trafiği toptan kitleyiveriyoruz. Zaten tüm yaz boyunca köprü yolunda mutfağa gidip gelirken ve son zamanların Kadıköy ziyaretleri ile iyice artan trafik gözlemlerim bana şunu gösterdi ki İstanbul trafiğinde araba kullanmak Grand Theft Auto'nun (erkeklerin pek bayıldığı bir bilgisayar oyunu. Arabayı çalıyorsun ve polise yakalanmamaya çalışırken deli gibi araba kullanıyorsun.)gerçek versiyonunda rol almak gibi. Sağdan soldan gelen malları savuşturup, bulduğun boş alanlara son hızla girmen, sürekli boş alan kollaman ve kontrollü bir şekilde arabaları sağlaman ve sollaman lazım. Neyse kısacası İstanbul trafiğinde eğer araba kullanacaksanız çelik gibi sinirleriniz veya peygamber sabrınız olmalı.
Baktım ben de bu iki unsur (çelik gibi sinir ve peygamber sabrı) yok, ben de Kadıköy ziyaretlerimi zararsız ve cesetsiz atlatmak için çareyi okulun servislerini ve toplu taşıma araçlarını kullanmakta buldum ki onlarda ayrı bir yazı konusu. Toplu taşıma araçlarının yanı sıra bir de bolca yürümeye başladım. Bildiğin Forrest Gump'ın yürüyen versiyonu oldum. Doktorun dizim için fazla yürüme demesine inat habire yol yürüyorum. Bu salak trafiğe kalmayayım da varsın bol bol yürüyeyim. Hem selülitlere de yarar belki. Ama yine de varsa bildiğiniz satılık bir çift kanat onları da satın alabilirim. Belki gidişte değil de akşam dönerken eve daha hızlı gider yeni başladığım örgümün başına daha çabuk oturabilirim.

4 Aralık 2011 Pazar

bir üç derken yine onikiyi gördük

Yıl başında tarih atarken habire yazıp durduğumuz 01, 03, 04 gibi ay numaralarının bu sene on ikincisini de görmüş olduk. Hayırlı uğurlu olsun!!! Ancak senenin en sevmediğim ayıdır da kendisi çünkii dergisinden televizyon kanalına sosyal medyasından asosyal medyasına kısacası hemen her yerde "yılbaşı gecesi" planı programı ile ilgili haberlerin ve bu konu ile ilgili bütün geyiklerin -doğal olarak- en yoğun olduğu aydır.
Bugün de karportayı düzelttirmek için gittiğim kuaförde elimi attığım her derginin içinde; "Yılbaşı gecesi ortamı siz ısıtın!", "sevgilinizi yeni yılda bu iç çamaşırları ile mutlu edin!!", "yeni yıl öncesi forma girmek için otuz günlük diyet!"", "seksi konuşma klavuzu", "yılbaşı gecesi şıklığı" vb. gibi bilumum başlıklar altında sayısız yazı vardı. Sanırsın haçlı seferine çıkacak millet o akşam. Alt tarafı çatlarcasına yenilecek, şişelerin dibi görülene kadar içilecek, kusmak zaten farz, illa çok şık olunacak, mutlaka seksi olunacak (yaw cosmo kızı olmak hakkaten zor. her zaman her yerde bir seksi olma zorunluluğu. cosmo kızı olanlara allah kolaylık versin valla. yazık canım size) ve en önemlisi bu akşamın olmazsa olmazı deli gibi eğlenilecek. İlla ama illa eğleneceksiniz. Ertesi gün çatlayan başınızla kalkıp "yaw dün gece ne eğlendik di mi?" diyip keh keh gülmeniz gerekecek.
Benim yılbaşı planım şimdiden hazır!! Annemin yanına gideceğim. Zaten istisnasız hiçbir yılbaşım güzel ve deli gibi eğlenceli geçmediği için ben bu yılbaşı içimdeki nineyi dinleyip gayet domestik, tombalalı bir yılbaşı gecesi geçireceğim. Anneannemi ve A. teyzemi tombalada yenmek, 2ltlik coca cola ile sarhoş olmak gibi hain planlarım var. Eeee çoluk çömbeleksiz bir otuzbeş yaşın yılbaşısı da ancak ya anne evinde ya da kendi evinde PTT olur!!!


**** Haa unutmadan şimdiden söyleyeyim; eğer öyle yeni yılda dilek dileyip gerçekleşmesi gibi bir ritüel varsa  sizden ricam kendi dileklerinizin arasına beni de katın ve benim için karşıma gönlümdeki gibi bir adamın çıkmasını ve iki çocuğumun olmasını da diler misiniz???

30 Kasım 2011 Çarşamba

yok ben almiyim!!

Boşanmak evlenmekten daha kolay. Herşey birkaç saniye -evet dakka bile değil, eğer hakim amca geyik geyik sorular sormaz ise- sürüyor. Ne günler öncesinden hazırlık yapman gerekiyor ne de aptal saptal listeler yapman gerekiyor. Haaa tabi bizim gibi paylaşılacak hiçbir malınız mülkünüz ve velayetini kapmak isteyeceğiniz bir çocuğunuz yok ise. Bizim gibi iki kuru kafaysanız iki saniyede boşanırsınız ve eğer benim gibi bir enayi ile de evlenirseniz üstüne para bile alırsınız. İki eski eşime de para verdim. Yok benden boşansınlar diye değil, uzun hikaye belki bir başka yazı konusu. Neyse aslında konumuz kadınların boşandıktan sonra gerçekleştirmeleri gereken bürokratik işlemler. Erkekler için farkeden birşey olmuyor. Sadece "medeni hali" hanesindeki "evli" yazısı "bekara" dönecek o kadar. Ama bizim için bankadan sosyal sigortalara, işyerindeki insan kaynaklarından muhtarlığa bilumum yere değişen medeni halinizi beyan etmeniz gerekiyor. Sırf bu işlemler yüzünden aslında evlenmez insan. Belki sürekli herşeyin inanılmaz hızla değiştiği toplumumuzda artık evlenmeden birlikte yaşamak ve evlilik dışı çocuk sahibi olmak bir an önce normalleşir de biz kadınlar böyle ıvır zıvır işlerle uğraşmayız.
Neyse bu sabah dersim olmadığından okul içinde yapmam gereken bilumum bürokratik işlemleri hallettim. Hiç istemeden de olsa bankaya girdim ama nerdeyse çıkamıyordum. Okulda bize maaşlarımızı ödeyen banka hiç hazetmediğim İş Bankası. Kırk saat belgelerin fotokopisi çekildi, hiç istemediğim halde adıma çıkarılan kredi kartını iptal ettirebilmek için banka görevlisinin önce kendi kredi kartlarının faydalarını anlatan kısa söylevini dinledim, sonra da ben niye onların kredi kartını kullanmak istemediğimi anlatan kısa bir söylev çektim. Tam aman kurtuldum derken bireysel emeklilik uzmanı adam birden yengeç yengeç yanımda bitip, bireysel emeklilik yaptırmamı, haa eğer bireysel emekliliğim varsa o zaman cüzzi ödemeli hayat sigortası yaptırmamı söyledi. Adam konuşurken bir an o kadar koptum ki sesi gaipten boğuk boğuk gelmeye başladı. Sonunda tamam dedim pes. Sen ne istiyosun kardeşim beni sigortalamak mı? Yap dedim yap. Ne istiyosan yap. O da hayatımı sigortaladı rahatladı.
Bankalar böyle işte. Elinizi verince kolunuzu, paltonuzu, bacağınızı kapıyorlar. Bir de işin kötüsü inatla onların sundukları o çoooook karlı işlerin hiçbirisini istemediğinizi anlamıyorlar.
Siz siz olun bankalara işinizi düşürmeyin ya da interneti kullanın.

27 Kasım 2011 Pazar

dumur

Bugün öğleden sonra evde keyif çatarken ve Facebook'ta milletin neleri paylaştığına bakarken, birinin koyduğu bu video beni dumura uğrattı, sonra da çocuğum olmadığı için çok sevindim. Şimdi özellikle 0-3 yaş aralığında çoluk çocuk sahibi olanlar bana bu videoda izleyeceğiniz çizgi filmde niye Pepee diye adlandırılan veletin halay çektiğini?, halay gibi bırakın 0-3 yaş çocuğunun koskoca heriflerin bile beceremediği ve bence bir dans türü bile olmayan şeyin niye bir çizgi filmde yer aldığını anlatabilir mi? Bir çizgi film kahramanının halay ya da zeybek vs. gibi halk oyunlarını oynaması bana çok faşistçe geldi. Doğru mu değil mi? Ben bunun herhangi bir sosyal, psikolojik, pedagojik bir faydasını görememekteyim. Son derece absürd ve faşist bir yaklaşım olarak algıladım ben bu olayı. Yanlış mı düşünüyorum? Beni aydınlatın yoksa çocuk mocuk yapamıcam.


23 Kasım 2011 Çarşamba

çakallaaaarrrr

Erkeklerin bir kısmının çokça çakal olduğu yine tecrübe ile sabitlenmiş oldu!!
Eşim olacak beyefendiden ayrıldığımı sadece burada benim yazılarımı okuyanlar, yakın arkadaşlarım ve dostlar bilmekteydi. Facebook gibi bir mecrada da mıcık mıcık resimlerimiz olmadığından ve "aşkımm", "birtanem" gibi yazıları yazmaktan hiç haz etmediğimden de, olsa olsa bu çakal beyefendiler herhalde çok dikkatli Facebook takipçileri ki benim "married status"mü (şu anda status de hiçbirşey yazmamakta) ve birkaç fotoğrafı sildiğimi farkettiklerinden abuk subuk mesajlar göndermekteler.
Ama en abuk subuğu, bizim kampusteki kedi köpek olaylarıyla ilgilendiğini bildiğimden geçen sene sürekli kedi köpek muhabbeti yaptığımız güvenlik görevlisinin bana tutup yaşgünümde hediye alması ve akabindeki günlerde yengeç yengeç yaklaşıp "ingilizceden özel ders" almak istiyorum demesi oldu.
Oooooffffff ama yaaa!!! değiştirin şu taktikleri artık. En çok kullandığınız yöntem ders almak. Biliyorum ben bu ders alma ayaklarını. Bahaneyle haftada bir bilemedin iki kere ders bahanesiyle benlen buluşucan, havadan sudan muhabbetle bir türlü ders başlamayacak, sonra konuyu "sizden çok hoşlanıyorum, Starbucksta bir kahve içelim mi "ye getireceksin, benim tepemin tası atıcak, kırmadan gücendirmeden bu işten nasıl sıyrılsam diye düşünücem, düşünürken saçım beyazlayacak, saçma sapan birşey için sıkıntıdan beyin hücrelerim deformasyona uğrayacak. Yok abicim! herkes kendi yoluna. Şimdi bu güvenlikçi bey yüzünden sabahları okulun arka kapısından giremez oldum çünkü arka kapıda görevli kendisi mecburen arabayı durdurduğumuz için, illa iki dakka konuşuyor benle. Dün de okuldan çıkarken baktım onun da mesaisi bitmiş, bana el kol yaptı. Dursam atlayacak arabaya, selam verip bastım gaza, fırsat vermedim arabaya atlamasına.
Başka bir çakal daha var. Onu hiiiç yazamıcam, o başlı başına ayrı bir hikaye. O da öğrenmiş artık bekar olduğumu. Habire yemek yiyelim mesajı. Artık "annem var!" bahanesini de yemiyor. Pazartesi attığı "yemek yiyelim" mesajından sonra müsait değilim cevabını alınca, sinirli bir cevap yazmış. Özetle "yemeğe çıkmayacaksan benimle söyle" diye. Anla işte kardeşim, seninle çıkacak olsam çoktan çıkardım di mi. O kadar kastırıyorsun bir de senin yüzünden ben de kastırıyorum. Nasıl bir bahane uydursam diye. Ooooffff!!! Bu çakallar başa bela. Ama şöyle bir kural da var; senin baktığın sana bakmaz, bakmadığın körkütük aşık olur. Geçen gün bankaya gittim, benim bankacı çocuk orda. Beni gördü ama hiç oralı olup, selam verip "Oooo karga hanım hoşgeldiniz!" demedi. E ne yapalım bittin oğlum sen!!

21 Kasım 2011 Pazartesi

her tatil biter

Sayılı gün, bir gün beş gün diye diye geçeeer gider. Her pazar gecesi ben de pazartesi sendromu yaşıyormuşum. Dün kafama dank etti. Dün gece resmen uyuyamadım. Uyumakla uyumamak arasında bir yerde gittim geldim bütün gece. Bugün ne garip ki gece uyumama ve altıda kalmama rağmen pek bir enerji doluyum. Sanırım serviste giderken horlayacağım. Neyse pazartesilere ve çalışmak zorunda (çalışmaya değil bu işi yapmaya) olmaya gıcığım a dostlar. Ama etrafta olan biten bir sürü abukluk varken benim böyle fani şeyleri dert etmem çok ayıp. Bugün bitip doğal koşuşturmaca rutinine dönünce bikbiklenmekten vazgeçeceğim. Söz!! herkese ve kendime.

16 Kasım 2011 Çarşamba

tatil mode: on

Her zaman 80'lerin en abidik gubidik şarkılarını dinleyen üst kat komşum şu anda Müzeyyen Senar'dan "Bakışlarına hayran olayım işvene kurban olayım" şarkısını dinliyor (şarkının tam adını bilmiyorum anladığını gibi) ki en sevdiğim şarkıdır. Kedi olalı bir fare tuttu üst kat komşum. Tebrikler. Şu anki ruh halime pek bir uymakta bu şarkı zira.
Geçen hafta bayram tatilinden beri uzuuuun bir tatil havası bünyemde hüküm sürmekte. Zira bayram nedeniyle yeni ergenleri evlerine postaladık, "zaten kafanız bir karış havadaydı gidin iyice havalanın" dedik. Önümüzdeki hafta gelecekler. Bize de ne olasıya bilmiyorum yönetimden "siz de gidin gözümüz görmesin" dediler, bir hafta tatil verdiler. Hiiiiç şikayetim yok. Pazartesi ve salı temizlikti sokak işiydi falandı filandı bir koşturmacayla geçti. Bugün benim koca kuzu Misket kediye ıslak mama almaya çıkmak dışında evden hiç çıkmadım. Ama bundan sonra bir sponsorum olsa ve beni idare etse hiiiiç sokağa çıkmam. Öyle bir ev kuşu olma modundayım. Nedir Allahım bu evcimenlik? Ama şunuda belirmeden geçemeyeceğim, şu kim olduklarını bilmediğimiz atalarımız yine doğru bir noktaya parmak bastırmışlar. "İşleyen demir ışıldıyor!!!" Evde olmak bence dünyanın en süper şeyi amma velakin evde insanın ruhuna birşeyler basıyor. Beyin hafiften sulanıyor. Çalışırken "to do list"ler sayesinde hemencecik yapılan işler tatil modundayken sündürülüyorda sündürülüyor. Algı malgı hiçbirşey kalmıyor. Gerçi televizyon başında falan oturmuyorum amma yine de evin böyle bir bastırma gücü var işte bilmem katılır mısınız?
Neyse efenim ben dört gün daha evden çıkmamayı planlıyorum. Darısı tatil ümidiyle yaşayanlara.

*Misket efendinin tatil modu benden farklı değil. Kendimi temsilen onun resmini koydum.

4 Kasım 2011 Cuma

günler tepelerden aşağı koşan vahşi atlar gibi

Hakkaten öyle...günler tepelerden aşağı koşan vahşi atlar gibi.... Bir bakıyosun sabah bir bakıyosun akşam...Ay başı derken bakmışsın ay sonu....Bugün araba kullanırken (tam Türk'üm ben; sorunlarımı/ planlarımı ya direksiyon başında ya da tuvalette aklıma gelen fikirlere göre şekillendiriyorum) hiçbir şeyi hakkıyla bilmediğime ya da şöyle söyleyeyim sadece baktığıma/ yaşadığıma, görmediğime/hissetmediğime karar verdim. Ne kadar karışık oldu di mi?
Mesela İstanbul'da yaşıyorum; bu şehrin ne kadarını biliyorum ya da E. benim en iyi arkadaşım ne zaman onun gözlerinin içine şöle derinden baktım acaba? Hoş ben hep insanların gözlerine bakarak konuşurum ama mesela o kişiyi kaybetsem ondan bana ne kalacak geriye. Konuşmasını ne kadar süre sonra unutacağım ya da ona sarılmanın nasıl bir his olduğunu hatırlayabilecek miyim sonra? Yani acaba sarılırken gerçekten sarılıyor muyum yoksa öylesine mi sarılıyorum. Bu şehirde yaşıyorum ama ne demek bu şehirde yaşamak. Kısacası her gün uyanmaya öylesine alışmışız ki bazen yaptığımız şeyleri o kadar otomatik, robot gibi yapıyoruz ki hissetmeyi unutmuşuz. Şööle derinden nefes almak ya da sabah uyanınca şöle gerinip bütün vücudunu kemiklerini hissetmek nedir/ nasıldır unutmuşuz.
Tepelerden aşağı deli gibi koşan atların ardına takılmış nereye gittiğimizi ya da ne yaptığımızı bilmiyoruz.  İyi hoş da nereye kadar? Aniden inanılmaz bir felaketle burun buruna gelince anlıyoruz aslında hiçbirşeyi hissederek yapmadığımızı ya da yaşamadığımızı.
Çok geç olmadan değişmeli...

3 Kasım 2011 Perşembe

kasım, sen de mi geldin?

Ooooo kasım ayını da saymazsak geriye kaldı bir ay. Haldır haldır geçen kokoca bir sene oldu 2011. Aman iyi ki de öyle oldu, yoksa Saturn'nün etkisinde geçen şu son iki sene daha fazla çekilmezdi. Eğer bir aksilik olmazsa çıkacağız 2012 itibariyle Saturn etkisinden teraziler olarak. Ama ülke olarak daha yeni Saturn etkisine giriyoruz galiba. Nedir şu Ekim sonundan beri başımıza gelenler? Hepimizin son onbeş gündür yaşananların şiddetinden tepesi döndü. Gündemin hızına yetişebilmek her zamankinden daha zor. Son duruma baktığımızda insana bu ülkede yaşamak daha da zor geliyor. Bir kör kuyuya ya da çıkışsız bir labirentte mahsur kalmış gibi hissediyorum kendimi. Sonu yok yani bu hissiyatın ve de en acısı böyle hissetmenin çaresi de yok. Bu düzen böyle gelip geçecek ne acı ki. Önümüzdeki maçlar neler gösterecek acaba bizlere.
İşte kasım ayının ilk yazısı böyle kafa ve ruh karışıklığı içinde bölük pörçük anlamsız bir yazı oldu. Kasım ayının geri kalanının daha güzel geçmesi ve güzel yazılar yazdırması dileğiyle, gidip biraz kafa dağıtayım.

24 Ekim 2011 Pazartesi

çaresiz

En çok böyle zamanlarda okuyup doktor olmadığıma hayıflanıyorum. Eğer bir doktor olsaydım dün akşam bir saniye bile düşünmeden koşa koşa Van'a giderdim. Birilerini hayata döndürmek için çabalar, burda böyle eli kolu bağlı yaşlı gözlerle televizyona bakmaktan ya da birkaç parça eşya göndermekten daha iyi birşeyler yapardım.
En çok böyle zamanlarda insan, içinde büyüyen derin çaresizliğin karşısında şaşkın, iki büklüm kala kalıyor. Aklının tüm kıvrımları oradakileri düşünmekten zonklarken, bu olanları engelleyememenin yarattığı acizlik insanı eziyor.
Bir de böyle zamanlarda hala din, dil, ırk gibi anlamsız meseleleri sündürüp, deprem olduğundan beri aptalca tweetleri atmakta sakınca görmeyen beyinsizleri sonsuza kadar bu dünyadan sürecek bir sihirbaz olamadığıma yanıyorum.
Elim kolum bağlı Van'dakiler için ağlıyorum.

18 Ekim 2011 Salı

yağmura selam olsun


Böylesine erken gelen soğuğa ve bardaktan boşanırcasına yağan yağmura ithafen.



16 Ekim 2011 Pazar

bir gün... belki ben de

Bazen gerçek aşk insanın burnunun dibinde durur, insan onu farkedemez bazen de gerçek aşk diye insan olmadık kimselerin peşinde koşar durur sonu hüsranla biter.
Bazen insan gerçek aşkı bulamayacağına dair umutsuzluğa düşer, tüm kapıları kapatır. Ama eğer insan yeterince şanslıysa BİR GÜN gerçek aşk kapısını çalar.
Bu hafta bir şekilde sinemada bu filmi mutlaka ama mutlaka görün. Gerçek aşk ile ilgili umutlarınız tazelensin. Şu yalan dünyada insanı her anlamda tamamlayan, anlayan, destek olan, hem sevgili hem de gerçek arkadaş olabilen birini bulmanın en büyük şans olduğunu hatırlamak için gidin.
Umarım bir gün... belki ben de gerçek aşkımı bulurum.

*ÖNEMLİ NOT: Mümkünse böğüre böğüre ağlayabileceğiniz bir seansa gidin. 






one day fragman | izlesene.com

14 Ekim 2011 Cuma

balkonu yıka

Efenim söylemesi ayıp bir süredir, üçüncü sınıfa giden minnak bir hanım kızımıza yeni başladığı özel okulun ecnebi dilinde başarılı olabilmesi için yardıma gitmekteyim. Şimdi normal insanoğlu ne yapar, dersini verir çıkar gider di mi? Evet! Ama niyeyse ben, herşeyi olduğu gibi bu hanım kızımızı da ne demeye sahiplendiysem, onların evinin kapısından girer girmez "aç mısın? birşeyler yedin mi? Yemediysen önce yemeğini ye sonra derse başlayalım! Ayağında niye çorap yok?  Bak ayaklarını üşütürsen cır cır olursun sonra!" gibi bilumum anne laflarını sıralamaktan kendimi alamıyorum. Hayır bana ne? İster giysin ister giymesin, bana ne oluyor ama kendimi alamıyorum. Bazen hızımı alamayıp sokaktaki çocuklara da böyle laf attığım oluyor.
Sanırım bu genetik birşey. Saç rengi, göz rengi, boy pos gibi bilumum şeylerde olduğu gibi bu da genlerle geçen bir alışkanlık sanırım. Yazları anneannem yazlık evde bizimle kalırken annemden beterdi. Yazın sıcağında denizden dönüp duş aldığımızda sürekli "sırtınıza birşey alın, cereyanda kalmayın, orası esiyor ıslak saçla balkonun o köşesinde durmayın! Evladım esiyor orası, üşüteceksin vs.vs.vs." gibi türlü vıdı vıdılarla zaten sıcaktan bunalmış olan ruhlarımızı iyice baymaktan kendini alamazdı. Şimdi ben de yavaş yavaş ister istemez canım genlerim yüzünden aynı onların kelimelerini kullanarak, birilerini baymaktayım. Sonumun nereye varacağını ise geçen gün anneannemle telefonda konuşurken farkettim.
Anneannemin dönem dönem bana papağan gibi tekrarladığı özlü sözler vardır. Her telefonlaşmamızın sonunda o dönemin favori özlü sözü neyse onu kullanır, hatta bunları kendi aralarında dönüşümlü olarak kullanır. Ancak son birkaç senenin en favori sözü :"akıllı ol!. Sürekli her telefon konuşmasını "akıllı ol" ile bitirmekteydi! Hayır onun demesiyle akıllı olabilseydim çok yakın zamanda nobel adayı falan olurdum. Ancak son olaylardan sonra benim akıllı olacağımdan ümidini kesmiş ve şu anda bana söyleyecek daha iyi bir özlü söz bulamadığından olsa gerek, geçen günkü telefon konuşmasını uzun bir sessizliğin ardından "balkonunu yıka!" ile bitirdi.
O günden beri düşünüyorum, acaba bunun ardında "akıllı ol!" gibi ruhani birşeyler var mı yoksa sadece genlerinin hala ve hala önlenemez bir şekilde uyguladığı klasik anneanne işgüzarlığı mı? Demek sonum pek fena!!!

7 Ekim 2011 Cuma

when the party was over

Yaaaaa işte böyle üç gün üç gece yeme üzerine kurulu 35 yaş şenliği yaparsan gecenin bir yarısı kendini tuvalette aslan ağzı olmuş bulursun. Dün gece tam yatağa uzanmış şöööle deliksiz güzel bir uyku uyumayı planlarken uykuyla uyanıklık arasında gidip gelirken bir anda şiddetli mide yanması ve mide bulantısıyla gözlerim fal taşı gibi açıldı. Biraz yatakta oturup bulantı hissinin geçmesini bekledim ama yok geçecek gibi değil. Doooğru tuvalete gidip yere çömelmemle herşeyin dışarı çıkması bir oldu. Iyyykkkk...
Sonuç rahatlama ve sakin bir uyku. Şimdi sabahın köründe derse gitmeden dün geceki kusmanın şiddetinden tahriş olan boğazımı düzeltmekle uğraşıyorum. E bu da birşey tabii.



*when the party was over: parti bittiğinde (hayır bilmeyenlere de katkım olsun)

5 Ekim 2011 Çarşamba

happy 35!!!!!!!

Yaaaaa işte böyle mirim 35'i de gördük maşallah. Küçükken 35 pek bir büyük gelirdi ama şimdi öyle mi. Her ne kadar biolojik olarak 35'i gösterse de takvimler ruhum hala 25. 35 sene geçmiş şu dünyada. Geçen her sene önemliydi benim için ama şu 30'lu yaşalarımın keyfine diyecek yok. İnsanın en keyifli zamanı 30'larmış. Şimdi yolun yarısına gelmiş biri olarak keyifle geçen 30'larımın diğer yarısını da bir o kadar daha keyifli geçirmek kendime en büyük dileğim. Hadi bakalım Karga daha yapacak çok iş, görecek güzel günlerimiz var. Doğum günün kutlu olsun e mi?!!!!

4 Ekim 2011 Salı

kutlamalar başlasın Sebastian!!!

Eeeee ekimler yine serin ama güneşli bir sonbahar gününü gösterirken sevgili okur, kulağımda California Dreamin çalmakta. Her sonbahar düşen sarı yapraklar ömrümüzden de birşeyler götürmekte. Takvim yaprakları birer birer koparılırken önemli olan günü güzel yaşamak. Cebine güzel anılar ve sevgiler doldurmak. Şimdi çikolata renkli şarkıcımızdan geliyor Alone Again Or......

Sabah sabah içimdeki Sezen Cumhur Onal yazdırdı bana yukardaki cümleleri. Tutturdu illa birşeyler karalayacağım sonbahar ile ilgili dedi. "E buyur yaz" dedim. "Sen de eksik kalma. İçimdeki bütün sesler azıtmışken şu aralar seni mi kırıcam. Dökülün anasını satayım içimdeki bütün sesler. İçimde hep bir ağızdan konuşup kakafoni oluşturacağınıza konuşun burada. Bugün yarın ve öbür gün kutlamalar var. Şunun şurasında insan bir kez 35'ine girer. Üç gün üç gece kutlayacağım 35'imi. E siz içimde bıdır bıdır konuşurken hiçbirinize kulak asmayacağım. Sadece güzel şeyler söyleyip iyi dileklerde bulunanlarınızı (eğer varsa) dinleyeceğim.

Evet Sebastian hazır mı orkestra? Başlasın kutlamalar. Nerde benim şampanyam?


1 Ekim 2011 Cumartesi

sadece beş dakika

Ev, mobilya, gelinlik, damatlık, eşya, düğün yeri, düğün fotoğrafçısı seçmek, anne gönlünü yapmak, kayınvalide gönlünü yapmak derken evlenmek günler süren stresli ama bir o kadar da keyifli bir işken, boşanmak eğer anlaşmalı ise ve çocuğunuz yoksa sadece beş dakika.
Çarşamba sabahı Kadıköy 1. Aile Mahkemesine geldiğimde yaşanacaklara alışık olduğumdan (tecrübe konuşuyor) ve oldukça erken geldiğimden vaktimi etrafı seyrederek geçirdim. Bir kere eğer daha önce mahkemelerde bulunmadıysanız mahkemeler ve mahkeme salonları çok hayalkırıklığına uğrayacağınız yerler olacaktır. Yani öyle Hollywood filmlerindeki gibi mahkeme salonları yok bizde. Devlet dairesi kıvamında oldukça ruhsuz, elde kalmış olan boyalarla boyandığı belli olan insanı daralmışken daha da daraltan yerler mahkemeler.
Bizim mahkeme salonunun yanında bulunan listedeki davaların 28 tanesi boşanma davasıydı. Sabah saat 9:30'dan öğlen 12:00'a kadar 28 boşanma davası, onbeş tane de çocuk davası vardı. Listede boşanma davalarına eğer taraflar anlaşmış ise beş dakika, anlaşmamışlarsa on dakika verilmiş. Sen o kadar gün hazırlan evlenmek için boşanmak için beş dakika yetiyor. O kadar gün süren hazırlıklar, yılların anıları, acıları, sevinçleri vs. hepsi bir anda hakimin iki üç sorusu ile son buluveriyor. Bir anda yıllarca aynı yastığa baş koyduğunuz adam yabancı biri oluveriyor.
Bizim dava eski eşimin dava gününü unutması yüzünden biraz rotarlı başladı. Saat 10:35 de olan dava için adlarımız okunduğunda ben kapının önünde tırnaklarımı yerken eşim evinde rahat rahat işine gitmek üzere hazırlanmakta ve inatla benim telefonlarıma cevap vermemekteydi. Sonunda ona ulaşabildiğimde ve ben onun evinde olduğunu öğrendiğimde, o da davanın o gün olduğunu öğrendiğinde telefonun iki ucunda farklı nedenlerle dumura uğramış insanların o anlamsız sessizliği vardı. Sonunda duruşmaya yetişti, içeri girdik. Hakim elindeki dosyamıza bakıp "ayrılmak istemişsiniz? nafaka talebiniz var mı? paylaşılacak malınız var mı?" gibi klasik sorularını sıralayıp hepsinden ret yanıtı alınca, bilgece kafasını sallayıp "yaaaa çocuk olmayınca işte böyle herkes kendi yoluna" dedi.
Haklıydı beş dakikada herşeyi sıfırladık. Şimdi bu yeni başlayan ayla birlikte her ikimizde yeni bir hayata merhaba dedik. Benim içimde bir garip boşluk. Biten staj biten evlilik, önümdeki belirsizlikler ama içimdeki boşluk, bir nevi tatil hissi. Geçecek. Sular durulacak tekrar her zaman olduğu gibi

28 Eylül 2011 Çarşamba

game over

İki yıl üç aylık macera
Bu sabah 10:35'i biraz geçe
Kadıköy 1.Aile mahkemesinde bitti.
Game over

20 Eylül 2011 Salı

bak şimdi

Bu aralar alınganım galiba. Galiba değil hem de çok alınganım. Gak deseler guk anlıyorum / anlıyor muyum acaba, çok da emin değilim. Neyse olay şu. Ofistekiler cuma akşamı Kadiköye bira içmeye gideceklermiş. Benim dün haberim oldu. Bana söylemiyorlar. Plan yapılmış. Odaya yeni gelen yabancı kıza sordular sana cumartesi uyuyor mu diye, uymuyormuş. Sonra cuma dediler olur dedi. Bana döndüler sordular; "benim boşum yok bu hafta" dedim. Kafalarını çevirdiler. Konu bitti. Şimdi cuma günü gidiyorlar bira içmeye. Bensiz. Dışlandım. Bozuldum. Canım sıkıldı işte. Üzüntü ve muz kabuğu durumu.

19 Eylül 2011 Pazartesi

yine yeniden yeni dönem

Ooooofffff yine yeniden yeni bir eğitim öğretim yılı. Geldi acıklı bakan iri baş kuzular. Bakmayın öyle acıklı acıklı baktıklarına tam bir ayları var, enseye tokat hale gelmelerine. Bir ay sonra çakal olur, beni suya götürüp susuz getirirler.
Amaaaan şu zaman adi birşey yahu. Ne zaman yaz geçti de eylül geldi yeni dönem başladı. Ben daha yeni döneme hiiiç hazır değilim ki. Aslında yeni bir hayat başlıyor benim için ama zaman bu aralar o kadar karmaşık bir harala gürele ile geçiyor ki şöyle sağ salim bir kafayla birşeye başlayabilmem mümkün değil. Neyse olacak ama yavaş yavaş. Adi zaman yine yoluna koyar herşeyi. Sadece bekle ve gör Rocky!!!!

14 Eylül 2011 Çarşamba

yanık

Sağ kolumu yine fırına kurban verdim. Dirseğimin üzerinde şöyle ceviz büyüklüğünde bir yanık izi var. Düşen masanın morarttığı yerin epey üzerinde, tencere yanığının hemen sağında. Sağ kolumla zorum var benim anlaşıldı.
Dün yanık koluma yumurta beyazı sürerken birden hayatın bir yanıktan ya da kesikten pek de farklı olmadığını düşündüm. Hiçbirşey yokken herşey yolundayken hayatta insan yaşadığı rutinden başka birşeyin farkında olmuyor. Ancak rüzgar tersine esmeye başlayıp toz duman olunca hayatımızda herşey o soruna kitleniyor. Vücutta da öyle işte; bir yara ya da kesik olmadığı zaman hiç elin ayağın parmakların vs.nin farkında oluyor muyuz? Yoo dikkat bile etmiyoruz organlarımıza. Ama ne zaman bir yerimiz yaralansa orası zayıf noktamız oluyor. Ona göre dikkat ediyoruz hareketlerimize ve zaman geçip de o yara iyileşene kadar bu böyle devam ediyor. Hayatta da öyle zaman geçip sular duruluncaya kadar bir yerler kanıyor ya da dokununca acıyor. Sadece sabredip yaranın kabuk tutmasını beklemek lazım. O zaman yine herşey eskisi gibi olacak, yine sadece o belli rutinimizde yaşayacağız ve yine yanıklarımıza yumurta sarısı sürüp, onlardan öğrendiklerimizi cebimize atıp yolumuza devam edeceğiz.  

6 Eylül 2011 Salı

vedaların eylülü

Takvimler hayatımdaki bir eylülü daha gösteriyor. Bugün okulun kampüsü her eylül olduğu gibi endişeli bakışlı veliler ve okulumuzun yeni öğrencileri ile dolu. Sadece iki ay sonra buranın çakalı olacaklar ama bilmiyorlar. Şu an tek düşündükleri biran önce şu okula kayıt olmak ve yurtmuş servismiş gibi ıvır zıvırları halletmek. Onlar yeni başlangıçların eylülünü yaşıyorlar. Yeni bir dünyaya yeni bir hayata yeni insanlara yeni bir düzene merhaba diyorlar. Ama bir yandan da vedaların eylülünü yaşıyorlar. Şehir dışında yaşayanlar ailelerinin düzenine onların koruyucu kanatlarına anne yemeklerine lise arkadaşlarına belki lise aşklarına veda ediyorlar. Bir süre sonra bir haftasonu bilemedin bir ay sonra yine dönüp gelecekler ama artık eski onlar olmayacak. Biraz daha büyümüş biraz daha ayaklarının üzerinde duran bireyler olacaklar. Ben anne olsam hem gururlanır hem de biraz burulurdum çünkü benim minik bebeğim artık yuvadan uçmuş kendi kanatlarıyla yol almaya ve kendi doğrularına göre yaşamaya başlamış olacaktı ve bu benden tamamen koptuğu anlamına gelecekti.
Bu eylül benim için de vedaların ve yeni başlangıçların ayı. Ay sonunu biraz endişe biraz merak biraz heyecan ve bolca hüzünle bekliyorum.
Bayram benim için tatil yaparak değil eski eşin eşyalarını toplamakla geçti. Geçen cumartesi de nakliyeciler gelip eşyaları alıp gittiler. Yatak odası sökülürken biten bir dizinin toparlanan setindeymiş gibi hissettim kendimi. Yavaş yavaş söktüler dolapları, yatağı, komodinleri. Koskoca oda filmlerde dizilerde olduğu gibi git gide boşaldı. İyi kötü paylaştığımız herşeyi söktüler götürdüler. Tarih oldu herşey. O, ev için bir varmış bir yokmuş oldu. Herşey resimlerde kaldı. Şimdi ay sonundaki mahkemeyi bekliyoruz. Vedaların eylülünde yirmiki gün sonra hayatımda bir sayfa kapanacak ve sonunu bilmediğim bir hayata merhaba diyeceğim. Kimbilir belki bu sefer hem o hem de ben aradığımızı ve birlikte elele yaşlanacağımız doğru kişiyi bulabiliriz.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

yaz ateşi

Sonunda bu da oldu...Aman yok canım öyle büyük birşey değil. Yaz günü ateşlendim işte. Nasıl becerdim biliyorum. Yazları duş aldıktan sonra saçlarımı kurutmam ben. Dünden önceki gece ıslak saçlarla balkon sefası yapıp hafif rüzgar yiyince, bu arala biraz yorgun olan bünye nakavt oldu. Bu sabah sol tarafımın boyun bölgesindeki tutulmadan müteakip kısmı felç durumuna bir de ateş eklenmiş halde uyandım. Aslında ofiste yarım günüm bugün, arayıp gelemiyorum felç oldum bir de ateşlendim demeyi çok isterdim ama iş var, bitmesi lazım. Şimdi böyle yarım yamalak, boynum tutuk, boğazım ağrıyor, gözlerim varolan uykumdan dolayı ağrır ve başım zonk zonk zonklarken (ben çok affedersiniz) siktiri boktan bir sınavı bilgisayarda yazmakla uğraşıyorum. Halbuki bu beden yatak ister, bir tas sıcak çorbayı içip, televizyon karşısında uyuklamak, kedileriyle yumuş yumuş sarmaş dolaş uyumak ister.

19 Ağustos 2011 Cuma

acemi aşçının ettikleri

Hoş aslında yedi ay öncesinden daha tecrübeliyim ama yine de acemi sayılırım. Arada öyle şeyler yapıyorum ki ben utanıp sıkılırken bulunduğum bölümün şefini geçici dumura uğratıyorum. Son üç haftadır pastanedeyim. Pastane şefi E. çok tatlı ve iyi niyetli bir usta. Benden küçük ama yıllarını pastanelerde geçirdiğinden benden fersah fersah ötede. Özellikle şeker hamurunu çok rahat kullanıyor. Şunu da söylemek gerekir ki çok iyi bir öğretici. Sabırlı ve mahvetme riskinize rağmen size güvenip bir ürün çıkarmanıza ön ayak oluyor. Size güveniyor ve bu güveni hissettiriyor. Geçen gün yaptığım irmik tatlısını pazar günkü brunch masasına koydu. Hatta akşam iftar tatlısı olarak bir tane daha yapmamı istedi. Bir koltuklarım kabardı ki sormayın. Habire mutfaktakilere tatlıdan yediniz mi? diye sordum. Görmemiş durumları işte.
Ama geçen gün öyle birşey yaptım ki pastane olarak ayvayı yiyecektik, direkten döndük. Bizim restoranda sufle gerçek sufle. Bazı restoranlarda sufle diye yutturulan volkan keki falan değil. Bu yüzden ala carte zamanı gelmeden sufleyi vurmanız gerekiyor. Yani suflenin önceden hazırlanana harcını yumurta beyazı ve sarısıyla vurmanız gerekiyor. Böyle büyük bir kabın içinde gerçekten sağa sola çarparak yumurta beyazı ve sarısıyla karıştırmanız gerekiyor. Geçen gün E. benden sufle vurmamı istedi. Ben de işgüzarlık yapıp elime eldiven takıp sufleyi vurdum. Ne yalan söyleyeyim güzel de oldu. İşler hafileyince E., "bakalım nasıl yapmışsın pişir bir tane de yiyelim" dedi. Böyle havalı havalı doldurdum sufle kasesini attım fırına. Eminim güzel olduğuna, zamanı gelince hazırladım tabağımı sundum şefime. Zavallı adam daha tabağı alır almaz şöyle bir sufleye baktı sonra da bana dedi ki "Sen bunu eldivenle mi vurdun?". Ben de bilmiş bilmiş tabii dedim. Ama bir yandan da adam nasıl anladı diye düşünüyorum. "Belli belli" diyerek suflenin içinden birşeyleri çekiştirmeye başlamasın mı. Meğer sufleyi vururken eldivenin bir parmağı kopup hamurun içinde kalmış. Ben de hiç farketmedim eldiveni falan çıkarırken. E. çekti çıkardı eldiven parçasını ve burnuma doğru sallayıp "skandal kadın!" dedi. Ama gözlerinden ateş çıkıyor. Ben utançtan kıpkırmızı. Allahtan bu durumu gören bir ben, bir E. bir de ikimizin de çok sevdiği şoğuk şefi E. Soğuk şefi gülmekle gülmemek arası, Ben kıpkırmızı gözlerim yaşlarla dolmuş, E. kızsın mı kızmasın mı ne yapsın bilmiyor, "Skandal skandal" diye söyleniyor. Tabii bütün sufle hamuru belki eldivenin tamamını da unutmuşumdur diye çöpe gitti. (Yok çıkardım eldiveni elimden hatırlıyorum ama elim kakaodan kapkara olduğumdan anlamadım işte tek parmağın eksiğini. Ne biliyim oldu işte).
Düşünsenize verilmiş sadakam varmış ya müşteriye gitseydi o. Tam skandal. Rezalet hatta. Ne olurdu o zaman? Ohhh mon dio! Düşünmesi bile fena.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

döndüm de gittiğimi bile anlamadım ki

Biliyorum daha önceki dönemlere kıyasla az yazıyorum. Geçen hafta izinliydim. Restorandan başka bir yere de gitmedim. İzin zamanı izin gibi geçmedi anlayacağınız. Bugün ofiste ilk günüm ama dedim ya ben izne gittiğimi anlamadım ki döndüğümü anlayayım.
Restoranda ise ramazan dolayısıyla günler karmaşık geçmekte. Her gün iftar öncesi bir karışıyoruz. Bizde hem iftara rezervasyon yaptıranlar hem de normal ala carte müşterileri olduğu için her akşam saat sekiz ile on arası gerginlik had safhada. Büyük şef yine pos makinasının orda durup taaruz komutanı gibi emirler verip duruyor.
"Oğlum bana beş levrek külbastı, iki piliç, on hünkar beğendi veriyosun. Yalvarıyorum çok rica ediyorum."
En çok şu son cümle hoşuma gidiyor. Komiler, garsonlar veya mutfakta birisi biraz ağır davranıp, işi aksattığında büyük şef, sinirlenip bağırmadan önce oldukça imalı -hadi ironik diyelim- bir şekilde "yalvarıyorum çok rica ediyorum" diyor. bir de büyük şefin "herkes" yerine "herkeş" demesine hastayım. Bunu duyunca ister istemez gülümsüyorum. Birgün neye güldüğümü soracak rezil olucam.
Ev de ise artık tek başımayım. Bir hafta önce giysilerinin bir kısmını alıp annesinin evine gitti. Dün de ev tutacaktı ne yaptı bilmiyorum. Sanırım diğer eşyalarını taşıması yakındır.
İşte böyle piyasalar gibi bana da ramazan rehaveti çökmüş durumda. Yapacak bir ton iş var ama hiçbirşey yapmıyor, suyun yolunu bulmasını bekliyoruz.

5 Ağustos 2011 Cuma

sabah sürprizi

Hayatta bazen karşımıza çıkan minnak ve hiç beklenmedik olaylar bizi inanılmaz mutlu edebiliyor. Cok nadiren olduklarından hem iz bırakıyorlar hem de insana moral veriyorlar.
Bu sabah nadiren ayda yılda olmasa da birkaç ayda bir gittiğim yani en son ne zaman gittiğimi şak diye söyleyemediğim bir bankada uyuyan hesabımı dürtmeye gittiğimde, aldığım sıra numarası ara ara bankoda ara ara başka bölümlerde çalıştığını bildiğim, gördüğüm ilk konuştuğum günden itibaren beni kıllandıran (iyi anlamda; anladınız siz onu) bankacı çocuğun bölümünde yandı. Bankoya gittiğimde söylediğim "Günaydın"a "Günaydın Karga hanım" diye hiç tereddüt etmeden şak diye cevap verince önce bir algılamadım, işimi söylemek için ağzımı açtım sonra biraz durup "adımı nerden biliyorsunuz?" dedim. Sonuçta o şubenin kalantor teyzelerinden değilim, maaş müşterisi değilim, gariban minnak bir uyuyan hesabı olan sıradan biriyim. Normalde adımı hatırlaması mümkün değil (en azından daha önce bankodakilerin hiçbiri hatırlamadığı için burdan bir çıkarım yapabiliyorum. Hatta bir ara gittiğimde uzun uzun saç muhabbeti yaptığım tombalak bankacı kız bir sonraki gidişimde beni tanımamıştı). "Biz biliriz"dedi. Ayy bir hoşuma gitti. Utanmasam yüzümde sırıtık bir gülümseme "hadi yaa!" diyeceğim ama tuttum kendimi. Sadece "hmmm" demekle yetindim. İşlem sırasında peynir görüntümden olsa gerek "tatil ne zaman?" diye sordu. "Haftaya ama buradayım" dedim sonra akıl edip "sizin ne zaman" diye sordum. 15'inde gidiyormuş. "Zaten yaz bitti nereye gidilecek ki" diye topu ona attım akdeniz sahillerini tavsiye etti. "Çok kalabalık" dedim ukala ukala. İşlemlemin bitişiyle birlikte bizim ayak üstü sabah elektriği de bitti. Yüzümdeki gülümsemeyi toparlayabildiğim kadar toparlayıp iyi günler dileyip çıktım bankadan. Ama tüm yol boyunca jokerin ki gibi kocaman bir gülümseme vardı suratımda. Hala da bu satırları yazarken duruyor o gülümseme.
Eh be el oğlu, aferim ulen sabah sabah ne hoş bir şey yaptın bana! Bu gazla bugün süper geçer valla!
Daha mı sık uğrasam ben bu bankaya acep?

2 Ağustos 2011 Salı

ağustos için dileğim


Ne zaman bu şarkıyı duysam arabamla son sürat belli bir rota olmaksızın keyifle gittiğimi ve arabanın açık pencerelerinden giren rüzgarın saçlarımı dağıttığını hayal ederim. Ağustos ayı da böyle çılgın ve keyifli geçsin inşallah.

29 Temmuz 2011 Cuma

yollarımız burada ayrılıyor

Daha önceki dört yıl bu ise iki yıl sürdü. Demek ki benim için üst sınır dört. Bir dördü geçebilsem işler yoluna girecek ama yok bırak dördü geçmeyi bu sefer süre yarısına düştü.
Evet ben evlilik olayını yapamıyorum. Aslında anlayamadım şu: bu evllik olayı benim bünyeme mi ters yoksa evlendiğim beyefendiler mi yanlış seçenek? Hayır bir anlasam işler yoluna girecek ama daha bu  konuda farkındalığım!!! oluşmadı.
Oysa benim istediğim çok basit: biraz ilgi, biraz destek, biraz paylaşım, bol kahkaha, bol gezme, bol eğlence. Şan,şöhret, para, pul değil istediğim.
Şöle aybaşında masa başına oturup kafa kafaya versek plan bütçe yapsak, takvimi önümüze alıp tatilleri işaretleyip "bak bu tatilde buraya gidebiliriz!" diye konuşsak ona göre para biriktirsek mesela ya da akşam işten eve geldiğimizde koltuğa kurulup karşılıklı günümüzün nasıl geçtiğini anlatsak. O, gün içersinde başından geçen ilginç birşeyi anlatsa, ben öğrendiğim birşeyi anlatsam ya da ne bileyim canımızı sıkan şeyleri paylaşsak sonra desek ki "boşver ya ne olmuşsa olmuş, şimdi senin yanındayım ya hayat bana güzel!".
Sonra ev içinde üstünlük kavgası olmasa. "Sen benimle yarışıyorsun! Bana üstünlük kurmaya kalkıyorsun!" cümlelerini hiç duymasam (ne hikmetse her iki evliliğimde de deja vu gibi bu cümleyi duydum. potansiyel bir lider miyim neyim ben yahu?). Beyefendi ev işlerinde bana yardım etmekten gocunmasa yeri geldiğinde cam bile silse. Bunu yapmanın onun erkekliğinden birşey götürmediğini anlasa. Hadi bırak geçtim cam silmeyi (tamam çok uç bir istek oldu) ekmek almak bile zor gelmese. Şööle evini benimsese, evini sadece otel gibi kullanmasa. Evin bir tarafı aktığında ya da tamir edilmesi gerektiğinde, sanki başkasının eviymiş de onlar tamir edecekmiş gibi davranmasa, bir hal çaresi düşünse.
Ama en önemlisi de evliyken "kendimiz kalabilsek". Birbirine yapışık değil birbirine paralel hayatlar sürebilsek ve bundan büyük keyif alsak. Kimse kimseyi değiştirmeye çalışmasa mesela. Birbirimizi sadece olduğumuz kişiler olarak sevsek. Tek taraflı fedakarlık beklemesek, tıngır mıngır yuvarlanıp gitsek, konuşmadığımız zamanlarda sadece elele tutuşup birbirimizin nefesini dinlesek, konuşmadan anlaşsak, bundan da rahatsız olmasak.
Ya işte böyle istemesi kolay ama kazın ayağı öyle değil. Bu ay mahkemeye dilekçemizi verdik. Adli tatil olduğundan daha gün belli değil ama Eylül içersinde bir zaman yollarımız ayrılacak. Ne bileyim içim buruluyor işte. Bu noktaya neden geldiğimizden çok onun bundan sonra ne yapacağını düşününce, içim buruluyor. Yalnız kalacak en çok üzüldüğüm de bu. Ama keşke yürüseydi, keşke sevgili olabilmeyi başarsaydık. Belki o zaman evli olurduk.

27 Temmuz 2011 Çarşamba

belki de güzel bir yerdeler...kimbilir

İlkokul dördün ya da beşin yazıydı. Sıcak bir sabahtı. Sokakta evcilik mi oynasam yoksa yakalamacılık mı oynasam diye düşünmek en büyük derdimdi. Annem balkonda boynunu eğmiş yukardaki komşu ile hararetli hararetli birşey konuşuyor, aaaaaa'lar eeeeeee'ler, ah ah ah'lar uçuşuyordu konuşmanın içinde. Annemin yüz ifadesinin korkunçluğundan ortada çok önemli bir şeylerin döndüğünü sezmek için deha olmaya gerek yoktu. Hemen annemin yanına balkona gittim, "ne olmuş?" soruma verdiği tek cümlelik yanıtı hayatım boyunca unutamadım. "Demet ölmüş!". Demet, benim hem sınıf arkadaşımdı hem de komşumuzun kızıydı. Onlar tatile gitmeden önceki gün fabrikanın sosyal tesislerinde oynamış, birbirimize sarılıp iyi tatiller dilemiştik. Sonra onu en son evlerinin salonunda annesinin büyüttürüp duvara astığı koskocaman siyah beyaz resimde bize gülerken gördüm.
Demet'in ölümü benim "ölüm", kelimesi ya da olgusuyla ilk karşılaşım ve oturup üstüne uzun uzun düşündüğüm ilk zamandı. O zamandan bu zamana benim beynim ölümü algılamıyor. Ölenlere bir daha hiç dokunamayacağımızı, seslerini duyamayacağımızı, kokularını içimize çekemeyeceğimizi, bunlardan geçtim hayatımızda bıraktıkları boşluğun hiçbir zaman dolmayacağını kabullenemiyorum. Ne Demet'in, ne babamın, ne ailede bize veda edenlerin, ne de tanıdık bildik sanatçıların ölümünü içime sindiremiyorum.
Amy Winehouse'un ölümü aklıma bunları getirdi. Pat diye gelen ölümler belki de böyle kabullenmeyi zorlaştırıyor. Her zaman aklınızın bir yerinde o "nassı ya!" duygusu duruyor. Beyin inatla onların boşluğunu kabullenmiyor. Sonra kendini "nefesi bu kadarmış"la teselli ediyorsun. O "nassı ya!" duygusu hep kalıyor ama "nefesi bu kadarmış" sana bir hava deliği oluyor yoksa içinden çıkılmaz birşey bu "nassı ya!". Delirtir insanı. Bunun dışında biz arkada kalanların, eğer içimizdeki yangını hafifletebilirsek, yapacağımız tek şey güzel bir yerde ve mutlu olduklarını ümit etmek o kadar.


Amy Winehouse - Back To Black AmyWinehouse

23 Temmuz 2011 Cumartesi

içimde bir fred çakmaktaş var coşmak istiyor

Herşey halloldu. Keyfim yerinde. Durumu şu anki noktaya getirinceye kadar göbeğim çatladı, üç haftadır ne doğru dürüst uyku uyudum ne de yemek yedim ama çok şükür hallettim. Bu arada kafaya bir şeyi takınca sonuna kadar gidebildiğimi de gördüm. Kendim ile ilgili birşeyi daha keşfettim. Ne bileyim gurur duydum be kendimle blog. Şimdi içimde bir fred çakmaktaş var coşmak istiyor. Çok mutluyum.

21 Temmuz 2011 Perşembe

bunlarsız yaz

Öyle böyle hayatmızın bir temmuzu daha devrilmek üzere. Bugün öyle sıkıntı mıkıntı yazısı yazamayacağım. Zira ruhum sıkılmaktan sıkıldı yorgun, harap ve bitap vaziyette. Koyverdim gitti a...k...herşeyin (mutfaktan geçti ağzıma. herkes herşeye a....k... diyor) dedim. Bıktım didinmekten. Neyse bugün aklımda 40 yaşıma girmeden yapacağım şeyleri yazmak vardı vazgeçtim. Yine plan program yapacağım sonra başıma başka başka şeyler gelecek, umutlandırmayayım kendimi.
Gelelim sadede bugün şu yaz günlerinde görmekten bıktığım, tiksindiğim şeyleri yazmak istiyorum. Zaten hava ısınmış, boğucu bir yaz gelmiş, deniz desen uzak bir hayal bir de üstüne bunları görünce iyice çekilmez oluyor. Neleri mi? Yazayım efenim:

- Koca popolu, göbekli abilerin o çirkin ayaklarına giydikleri flip flopları mesela görmek istemiyorum. Ayakları çirkin, bakımsız, kirli, tırnakları kararmış bu abiler, giydikleri o kapri şortların altına flip flopları giyiyorlar son birkaç senedir. Bunları görünce işte benim imdem bulanıyor. Şöyle üstlerine doğru kusasım geliyor. Bizim Türk standardı erkeklerimiz birer Malibu ya da Hawaii sörfçüsü olmadığı, uzun sarışın dar kalçalı hatırı sayılır baklavaları olan birer ilah olmadıklarına göre beylerimizin bünyesi flip flopları kaldırmıyor. Ama minibüs şoföründen,  simitçisine vs. vs. hepsinde flip flop. Olmuyor kardeşim. Derhal ve derhal Amerikadan ithal bu flip flop modasının sadece bakımlı anşante Türk erkekleri ile sınırlı kalmasını temenni ediyorum.

- Malum bu sene modacılar bir şort modası çıkardılar. Önüne gelen hatun araba yıkayan seksi manken kızların giydiği kısalıkta yani varla yok arası çeşit çeşit şortu giyip sokaklarda arz-ı endam etmekteler. Hayır şöyle selvi boylu ince bacaklıların giydiklerine sözüm yok. Yakışana pek güzel oluyor. Gözümüz gönlümüz açılıyor da ya o tombul bacaklılara ne demeli. Yaw sokağa çıkarken hiç mi aynaya bakmıyorsunuz ya da anneniz "hop evladım, dur bir dakka sen böyle nereye?" hiç mi demiyor. Valla ben gençken sokağa çıkmak için annemin kıyafet onayını almak Habur sınır kapısını geçmekten daha zordu. Tamam herkes kilolu olabilir, kilolarıyla barışık olabilir ama sırf moda diye koca kalın baldırlarınızı o daracık şortlara tıkıştırmaya ne gerek var. Olmuyor yakışmıyor, daha kötü gözüküyorsunuz. Lütfen biraz daha dikkat.

Şimdilik maruzatım budur. Sokaklardan bildirmeye yine devam edicem.

19 Temmuz 2011 Salı

boşluk

Adsız demiş ki "nasılsın?". Valla bugünlerdeki ruh halim kısaca boşluktayım. Bir ay önceki full enerji mutluluk, neşe yerini temmuz başı itibariyle super bir boşluğa bırakmış bulunuyor. Hiçbirşey hissetmiyorum. Ne sıkıntı, ne üzüntü, ne neşe, ne mutluluk. Evet bir sıkıntım var ama yazmayacağım buralara. Bir haksızlığa uğradım ama bende gizli kalsın istiyorum. Zaten çooook büyütülmemesi gereken birşey büyüdü, benim dışımda büyütüldü ve tüm neşemi, mutluluğumu elimden aldı. Artık daha fazla ortalığa saçılsın istemiyorum. Sıkıntım büyük ve bu aniden ortaya çıkan lanet sıkıntı beni bir boşluğa düşürdü. Şimdi tüm kalbimle herşeyin hazirandaki gibi olmasını diliyorum. İçim tekrar dolsun, bu boşluk bitsin istiyorum.
Geçecek biliyorum bu da geçecek ama ben bu temmuzu hiç hatırlamak istemeceyeğim.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

incelik

Kadınlar, bazen çocuğudur kendinin. Bu yüzden herhalde ağladıklarında ne kalpleri kırıldı diye, ne canları yakıldı diye ağlarlar. Kadınlar ağladıklarında, ekseriyetle, "Kıyamam ben sana," diye gizlice kendilerine sarılırlar. Yalnız kadınlar, kendilerine yer yer bu hayatta anne merhameti göstermek mecburiyetinde kalırlar.
Yalnızlıklarına, kadınlıklarına, çocukluklarına, annelerine, hayata...Hep birlikte ne varsa yani, o bütüne ağlanır. Yoksa dizdeki yara değildir ne de kalpteki kırık. Hep kırılmasına ağlanır, hep düşülmesine, hep ama hep aynı şey olmasına...Niyesine ağlanır bunların. Bir büyük trajediye. Her bir küçük yara eklendiğinde eski izlere, bütün bu yara zincirine ağlanır. Her ağlama bu zincire bir anne sarılmasıdır. "Gel bakiiiim sen buraya"dır o, "nasıl kıymışlar benim güzel kızıma?"dır. Bu yüzden sebebi sorulduğu anda hikaye anlatılamayacak kadar uzundur. Kelimeleri birbirine karışmış bir eski keder. Belki de aynaya bakıp, gösterip aynadaki görüntüyü, "Buna ağlıyorum işte," denmelidir, "bunun tamamına!"
Öfkelensek keşke. Bağırıp çağırsak, içimize değdirmeden olup biteni. Öyle ağzımızda olsa öfkemiz. Söyleyince geçse. Ama çoğu kez öyle değil işte. çünkü paldır küldür kırılmaz kalp. Çıt eder, eski, renkli, cam kadehler gibi. Sonra alıp o kırık parçaları yerine yapıştırmaya çalışmaları yok mu? Kaba saba durur artık her çaba, kalp bir kez çıt edip çatlayınca.
Kalp hekimi geçen gün, elektrokardiyomu çeker iken, kalbimi ekranda gördüm. Bir tuhaf, bir acayip hismiş meğer. Öyle canhıraş atan bir şey. Sevesim geldi; "Dur biraz, dinlen," diyesim. Kalbimi, çocuğummuş gibi sevesim geldi; anlatamam. Sonra dedi ki doktor: "Çok cefakar bir organdır kalp." Baktım hakikaten öyle. Atıp duruyor yani, ta doğduğun günden bu yana. Bunları yazarken de atıyor mesela. Sevdim onu tuhaf bir merhametle. Çok çalışkan bir şey olduğu için, minnacık haliyle bütün bedenle başa çıkmaya çalıştığı için, sanki çok yorulmuş da duruverecekmiş gibi görünmesine rağmen hareket etmeye devam ettiği için. Tuhaf ama böyle.
Sonra o zaten minnacık haliyle çalışıp duran şeye kıyıyorlar. Tuhaf değil mi? Hepimizin kalbini kırıyorlar.Ne kıymetli kalplerimiz var oysa. Tek beslendiği bu cefakar şeyin, incelikler. Onları esirgiyorlar. Bütün bedenle yıllardır, hiç durmadan başa çıkabilen, binlerce meseleyle başa çıkarken hep devam eden, hep devam eden o gayretli kasımıza, inceliksiz sözleriyle dokunuyorlar. Durmuyor kalp o zaman. Çıt edip soluyor.
Bir kalbin solmasından daha kötü ne olabilir ki?
Durunca görünüyor ekranda. Solunca görünmüyor. Bu yüzden solmuş kalpler aslında durmuş kalplerden daha acıklı oluyor. Bir gün konuşmamaya karar vermiş çocuklar kadar felaket...

Bu günlerde Ece Temelkuran'nın İkinci Yarısı kitabı var elimde. O da benim gibi ömrünün ikinci yarısına başlamış. Onun da içi benim gibi türlü kırgınlıklarla, pişmanlıklarla dolu. Bu kitaptaki her bir deneme de kendimden birşeyler buldum ama en çok yukarıya yazdığım yazısını beğendim. Alın okuyun derim. Kendinizden çok şeyler bulacaksınız.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

beceriksiz


Çok şey mi istedim ben hayattan? Anne babamın gurur duyacağı hayırlı bir evlat, iki eski eşimin sevdiği, bayıldığı, birlikteyken mutlu olduğu eş, öğrencilerimin sevdiği hoca, kardeşimin dert ortağı, sırdaşı abla arkadaşlarımın dostlarımın canı, başları sıkışınca hemen koştukları kişi, kızını/oğlunu çok seven ilgili, sakin, sabırlı bir anne, hayallerinin peşinden koşup iyi bir aşçı olmak isteyen, kendini bu işe adayabilecek kadar çok seven biri olmak istedim. Ama itiraf ediyorum saydıklarımın hiçbirini yapamadım, hiçbiri olamadım. Şimdi sadece hani çamura yüzükoyun kapaklanırsınız ve her tarafınız çamur olur ya öyle hissediyorum kendimi. Herşeyi eline yüzüne bulaştırmış, o çamur deryasını ortasında oturup kalmış gibi hissediyorum.
Sadece ama sadece gittikçe hızlanan bir trenin ardından elimden geldiğince hızla koşturup o treni yakalamak istemiştim ben. Eğer o trene binebilirsem kadere karşı koyabileceğimi düşündüm. Kafa tuttuğum kadere yenilmeyeceğimi düşündüm. Ama yok olmadı. Alt etti beni kader. Kenarda yüzünde alaycı bir ifadeyle benim neler yapacağımı beklerken ve biliyorken benim onunla başa çıkamayacağımı ayağını uzatıp çelme takıverdi bana. Nefesim kesildi, yere kapaklandım, kalkamadım, bıraktım o trenin peşinden koşmayı. Artık gittikçe uzaklaşırken ve her geçen gün benim yetişmem olanaksızlaşırken, arkasından bakıyorum o trenin. Omuzlarım düşük, ne yapacağımı bilemez halde. Tek şeyi biliyorum ama o da beceriksiz olduğum.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

halı

Bu aralar halı gibi hayatımı silkeliyorum. Üzerindeki bütün tozlar kirler uçup gidecek diye ümitleniyorum. Ama bilemiyorum işte ne olacak bunun sonu. Benim için dua edin sadece. Benimkiler işe yaramıyor belki sizinkiler tutar.

21 Haziran 2011 Salı

baba erkekler / babasız kızlar

"Dün annemi aradım, babalar gününü kutladım. Bilerek de eşimin yanında yaptım, bana ne kadar babalık edemediğini anlasın" diye.

Bu cümle benim yıllardır karşı cinsle olan ilişkilerimde bir türlü bilemediğim, bulamadığım şeyi buldurdu.
Cümlenin sahibi ofisteki arkadaşım D. çok küçük yaşta babasını kaybetmiş. Şehit düşmüş babası Kıbrıs'ta. O bebekken. Annesi yıllarca ona hem analık hem babalık yapmış. Bundandır onun annesini arayıp babalar gününü kutlaması. Ama özellikle eşinin yanında bunu yapması ise eşinin onu bir türlü sahiplenmemesinden dolayı yaşadığı kırgınlıktan, kızgınlıktan, eşinin onu ne kadar yalnız, desteksiz bıraktığını göstermek istemesinden. Mesajı verebilmiş mi? Tabii ki hayır.

Hani o pek meşhur hanım dergileri vardır ya, Cosmo gibi Marie Claire gibi. Her ay oturur kadın erkek ilişkileri dosyaları hazırlarlar. Genelde hep aynı sorular sorulur; "karşı cinste sizi ne çeker? karşı cinste ne ararsınız?" Onlarda annem gibi yemek yapsın, evine sahip çıksın vs. vs. gibi cevaplar verirler. Kısacası erkekler kadınlardan hem bir anne gibi şefkatli olmalarını, hem mankenler gibi alımlı ve seksi olmalarını, hem bir sağır ve dilsiz hadi bilemedin üç maymun gibi davranmalarını, hem bir ahtapot misali herbir işi dört kolla halletmelerini ve onlara yapacak fazladan iş çıkarmamaları beklerler.

Peki ya kadınlar?

Genelleme yapmak istemesem de kendimin vardığı sonuçtan yola çıkarak kadınlar baba gibi erkekler istiyor onu anladım. Hani o küçükken bizimle oynayan, ağladığımızda yanımızda olan ve bize sarılıp herşeyin yoluna gireceğini söyleyen, yaptığımız şeylerle gerçekten gurur duyup mutlu olan, farkettirmeden arkamızda tuttuğu o görünmez ama orda olduğunu bildiğiniz desteği veren babalar gibi erkekler istiyoruz. Ne yaparsak yapalım yanımızda olacağını bildiğimiz, düştüğümüzde bizi tutacak ya da kalkmamız için elini verecek, hayatın kaçınılmaz sorumluluklarının yükünün altında ezilirken bir omuz verip kaldıracak, hep destek tam destek, kendinde kalmışken bizim de kendimizde kalmamıza izin veren, birlikte farklılıklarımızı koruyup bir bütün olabileceğimiz erkekleri istiyoruz.

Böyle baba erkekleri bulanlara diyecek sözüm yok, ne diyeyim Allahın sevgili kulları onlar. Ama biz, hem gerçek babalarını kaybetmiş hem de baba gibi erkeğini bulamamış kızlar, hep bir tarafımız eksik ama kuyruğu dik tutarak yaşamak zorundayız.

17 Haziran 2011 Cuma

karga stajda/ bölüm kaç unuttum valla

Benim kendi mezun olduğum branş dışında başka bir iş yapmışlığım yoktur. Daha doğrusu üç hafta öncesine kadar yoktu. Annemin gazıyla ve doğal olarak eğitim sistemimizin ve yaşın verdiği kafanın bir karış havada olması haliyle seçtiğim lisans programından mezun olup, bu meslekte geçirdiğim yıl sayısı bu sene itibariyle 13'ü bulduğunda geldiğim son nokta, herkes eğer imkanları el verirse kendi branşının dışında ama okurken ama daha sonra başka bir işte çalışsın. Niye mi? Bakış açınız değişir de ondan. Farklı kesimlerdeki insanları tanır, onların hayatlarına dokunur, kendi hayatınıza daha farklı bir şekilde yaklaşırsınız. Şu moda kelimeyi de soyleyeyim hadi tam olsun: farkındalığınız artar.
Bu staja başladığımdan beri mesleki anlamda çok şey öğrendim ama asıl bana tokat gibi çarpan kendi sıradan!!! bulduğumuz hayatların aslında başkaları için ne kadar da super, inanılmaz, ulaşılması imkansız hayatlar olduğu. Ha benim hayatımda ne mi var? Aslına bakarsanız normal standart bir insan hayatı; bir arabam, iki kedim, çok sevdiğim bir evim, bir işim vs. vs. Yani ne yalıda oturuyorum ne de her ay banka hesabımda "saç saç paraları paraları" şarkısını söyletecek kadar bir maaşım var. Ama şimdi staj yaptığım yerdeki çocuklara bakıyorum da benim artık neredeyse külüstür kategorisine girecek hale gelmiş düldül bile onlar için çok önemli birşey. İkide bir "tabii seni araban var!" diyip duruyorlar. Araba almak -belki şu an- onlar için bir hayal. Aslında değil arabam üniversite mezunu olmam bile onlar için yeteri kadar inanılmaz bir durum.
Demem o ki bizim için sıradan olan şeyler aslında onlar için ne kadar önemli. İşe gelmek için taaaa nerelerden kalkıp geldiklerini, iki araç değiştirmek zorunda kaldıklarını öğrenince, gecenin köründe otobüse yetişmek için ne kadar acele ettiklerini gördükçe hem kendi hayat şansıma şükrediyorum hem de onlar için birşey yapamadığımdan içim daralıyor. Üniversitedeki bir hocamın meşhur "Life isnot fair" sözü o zaman için ne kadar birşey ifade etmiyorsa şimdi bu sözü iliklerime kadar hissediyorum. Ve diyorum ki hayatın bu kadar adaletsizlik üzerine kurulmuş olması bile başlı başına ne büyük bir adaletsizlik. Ne haksızlık!!!

14 Haziran 2011 Salı

karga stajda / 3.hafta

Şu meşhuuuur stajımda üçüncü haftaya başladım dün. Aslında dün pazar günü restorandaki brunchı anlatacaktım ama araya RTE girdi (parazit gibi) yazı kaldı. Bu pazarı yazarım artık. Ne de olsa bu pazar babalar günü ve geçen haftaki brunch gözlemlerime babalar günü brunch'ı gözlemlerini de eklerim.
Bu hafta stajıma pastane devam edeceğim. Dün itibariyle gördüm ki mutfağın en ama en zor yeri pastane. Bir kere hata kaldırmıyor. Görselliğe kesinlikle önem vermeniz gerekiyor çünkü diğer yemeklerde müşteri zaten çok aç olduğundan önüne gelene dikkat etmiyor, hoop tabağa yumuluyor ama tatlı kısmında öyle değil. Karnı doymuş olan kişi(ler), keyif yapmak için tatlılarını söylerler ve aç olmadıklarından da önlerine gelen tabağa daha bir alıcı gözle bakarlar. Bundan dolayıdır ki tatlı tabaklarınızın afilli olması, müşteriye "vawwww!!!! Mamma Mia!!!" dedirtmesi gerekir. Bizim restorandaki pasta şefi de işinin ehli bir usta. Zaten tatlı hastası bir tip olarak ustanın hazırladığı tabaklara geldiğimden beri kesikler atıp, kaşla göz arasında tatlılardan götürmekteydim ama dün servis için tabakları hazırlamaya başlayınca, işin ne kadar zor olduğunu anladım. O krema torbasını kullanmak ne kadar zormuş öyle. İkiye bölüp kullanmazsan ve elini çabuk tutmazsan bütün krema bir tatlının üstüne dökülebilir. Zira dün akşam ben ikiye bölmeden kullanırım sandığım krema torbasındaki tüm kremayı dört profiterol topunu üzerine boşaltmak üzereyken şef koştu geldi ve krema torbasını ve dolayısıyla servise çıkacak tatlıyı benden kurtarabildi. Hele bir de sosları kalem denilen birşeyle incecik çizmek var ki o en büyük bela. Ben daha önce böyle birşey yapmadığım için ve henüz elim kırılmadığından dün o çizgileri çizemedim. Anlayacağımız dün akşam restoranda bana pek bir güldüler. Ama olsun zaten ben de kendime çok güldüm. "La daha biraz önce elime aldım elime bunu, yapacağız elbet" diyerek onları püskürttüm. Bu akşam programda soğanlı, zeytinli ve kepekli ekmek yapmak var. Bak bunları becerebilirim. Yani sanırım...

13 Haziran 2011 Pazartesi

2023

Eeeee aziz Türk milleti bunu da yaptın işte! Demek herşeyden memnunmuşsun. Kabadayı bir üsluptan, giderek polis devletine dönüşen bir ülkede yaşamaktan, doğanın tarihin cahilcesine katledilmesinden, özgürlük diye sunulanın aslında büyük bir kandırmaca olduğundan, "özgürlük, adalet, eşitlik" diyenlerin terörist, rejim düşmanı diye adlandırılmasından, "istikrar, refah, hizmet" gibi kelimelerin sadece onlara yakın olan kesime, yandaşlarına yaramasından, bizim gibi onun aksini düşünenlere bir faydasının olmamasından, başa geçtiğinden beri özellikle de düşük gelirli kesimin hayat standardında bir değişiklik olmamasından, azınlık hakları diye birşeyin giderek azınlık düşmanlığına dönmesinden mutluymuşsun demek. % 50 oy ne demek yahu! Hiç mi vicdanın sızlamadı ey halkım? Ne düşündün de oy verdin bir anlayabilsem! Zaten geminden kurtulmuş at gibi dörtnala fütursuzca giden bu adama ne demeye "daha da hızlan biz senin arkandayız, bizi de götür istediğin yere" dedin. Onun İsraile ya da Amerikaya falan "hop dedik" dermiş gibi gözükürken aslında arka kapıdan "yaw kardeş pardon, biliyorsunuz böyle yapmam lazım" diyip her bişeyleri (telekom, limanlar, sahiller gibi şeyleri) satmasına razıymışsın demek. Eh gözün aydın artık Türkiye, istediğin oldu. İsrailin arka bahçesi, Kürdistan'nın kapı komşusu, Amerika'nın yeni eyaleti oldun, artık seni 2023'te zirve yapacak güzel, refah dolu günler bekliyor. Sen bu cahil uykunda uyurken / uyutulurken cumhuriyet diye birşey kalmayacak çok yakında ama sanırım sen hiçbir zaman bunun farkında olamayacaksın.
2023 Cumhuriyet'in sonu, Badem bıyıklar İmparatorluğunun kuruluş yılı olacak.

9 Haziran 2011 Perşembe

fillerin dümdüz ettiği

Lafta sabah altıbuçukta kalkıp spora gidip iki haftadır gitmediğim spora dönüş yapıp, kendimi ciddi bir programa sokacaktım. Ama sabah gözümü açtığımda bütün vücudum üzerinden bir fil sürüsü geçmiş gibiydi. Hani çizgi filmler de olur ya, kahramanın üzerinden filler geçer, kağıt gibi dümdüz olur kahraman hah işte sabah o kıvamdaydım ben. Kedi kızım ve oğlum dört gözle kalkmamı bekledikleri ve yatağın yanında nöbet tuttuklarından bir gayret kalktım. Hep böyle hissedecek miyim acep yoksa mutfak hamlığından kurtulacak mıyım? Zaman gösterecek....Şimdilik fillerin dümdüz ettiği çizgi film kahramanı kıvamında ve havadan sudan şeyler yazarak takılıyorum. Belki akşam eve dönünce kendimi bilgisayar karşısında oturacak kadar iyi hissedersem daha ilginç şeyler yazarım.

5 Haziran 2011 Pazar

karga stajda / bir haftanın ardından

-Abla memleket nere?
-Senin asıl işin ne?
-Yaş kaç?
-Çoluk çocuk?
-Abi ne iş yapıyor?
-AAaa karga hanım bana da ingilizce öğretir misiniz?
-Abla sen niye bu kadar geç evlendin?

Eğer bir yerde staj yapıyorsanız sanırım size sorulacak sorular üç aşağı beş yukarı böyle olur. Yurdum erkekleri en az kadınları kadar meraklı ve sanırım benim staj yaptığım yerdeki beyler de az biraz dedikoducu. Aralarında kura çekip sırayla biri bir soruyu soruyor ve verdikleri çay molalarında da benim cevabım diğerleriyle paylaşılıyor. Bir haftanın sonunda staj yerimdeki kıdemli şeflerle giderek artan samimiyet oranında bana sorulan sorular sırasıyla yukardaki gibiydi. Dönüp dolaşıp laf arasında genelden özele doğru yengeç yengeç yaklaşıp vurdular son soruyu. Ama yaşımı hiiç göstermediğimi söyleyerek benden on puanı kaptılar. Aslında en çok merak ettikleri ve bir türlü anlayamadıkları benim niye temiz ve saygın ve tatili bol mesaisi az bir işte çalışırken onların ki gibi stres diz boyu, yağ, koku, kir, gürültü dolu, çok çalışılan, az tatil yapılan bir işe soyunmam. Dönüp dolaşıp laf arasında habire bu soruyu sokuşturup duruyorlar. Kafaları yatmadı benim orada olma nedenime. Yemek yapıp mutlu olmak istediğime bir türlü inanamıyorlar. Ve sanırım kendi aralarında benim ne kadar dayanacağıma dair bir iddiaya bile girdiler.
Neyse stajda bir haftayı bitirdim. Şimdilik asayiş berkemal ve kalamar tavada artık oldukça yol aldım. Bu hafta beş çeşit risottoyu, tereyağlı karidesi, karides güveci ve dakkada on köfteyi yapabilecek kadar hızlanmayı hedefliyorum. Haaa bu arada çarşamba günü gelecek Vedat Milor ve yabancı konukları için büyük şefin verdiği yemekte büyük şefin tercümanı olursam ortalığı batırmamayı da becermek istiyorum. Protokolden hiiiiç ama hiiiiç anlamayan ben umarım dangalakça birşey yapmam. Bana şans dileyin.

31 Mayıs 2011 Salı

karga stajda / day 1

Kadınla adam restorandan içeri girerler. Yazın geldiğini müjdeleyen sıcak ama insanı bunaltmayan limonata gibi bir havanın hüküm sürdüğü güzel bir akşamda şööle Boğaza nazır, leziz balıklar yiyerek birbirleriyle keyifli zaman geçirmektir niyetleri. Son derece nazik bir garson yanlarına yaklaşır siparişlerini sorar:

Kalamar tava
Karides güveç
Gelincik Böreği
Levrek Buğulama
Deniz ürünlü risotto
Tatlı tabağı

Garson teşekkür eder ve siparişleri mutfağa göndermek üzere pos makinasına yaklaşır. O sırada mutfakta gelen yirmi kişilik grubun beşamel soslanacak krepleri hazırlanmış fırına konulmak üzeredir. Bir kenarda ise yine aynı grubun soğuk meze tabakları servis edilmek üzere hazırlanmış, banketin üzerinde beklemektedir. Yıllarını mutfağa vermiş ağır, oturaklı ama konuşunca içindeki çocuğu hemen dışarı salıveren büyük şef (mutfak diliyle executive şef) banketin dışında ordusuna doğru zamanda saldırı emrini vermeye hazırlanan bir komutan edasıyla misafirlerin yerleşmelerini, içecek servislerinin yapılmasını bekler. Zaman gelince emri verir:"Grubun soğukları gitsin. Servis!!!". O andan sonra mutfakta herşey birbirine girer. Sürekli zili öten pos makinasından siparişler yağmur gibi yağmaya başlar. "Yıldıııız iki duble kalamar tava, iki tereyağında karides, levrek buğulama. Pastacı grubun profiterollerini hazırla."
30 metrekarelik mutfakta bir koşturmaca başlar. "Krepler hazır, domatesler nerde, kalamarlar çıktı mı? Ablacım bak kalamarı atınca çok sallamıcan tamam mı? Sonra unu dökülüyor birşeye benzemiyor. Tabakları silin. Tatlı tabakları hazırlansın. Servis!!!!"
Banketin dışında durup, mutfakta olan biten herşeyi sanki kontrol etmiyormuş gibi gözüküp aslında tüm olan bitene hakim olan büyük şef, bir kartal edasıyla giden tabakları kontrol eder. "Veysi, masa 17'nin fenerini servis ettin mi? Risottoyu unutmayın ha! Kim bakıyor kuzu kola? Düğün menüsünü tadacaklara hazırlandı mı pilaki. Hadi bakiyim."
Saat altı ile on buçuk arası mutfaklarda hava işte böyleyken, dışarda oturanların hiçbirşeyden haberleri olmadan, havadan sudan, başlayan ilişkilerinden, ilişkilerinin gidişatından, ilişkilerinin bitişinden, borsadan, pazardan, manavdan, mağazalardaki indirimlerden, Mine hanımın yeni bluzundan, Ayşe'nin geçen gün kaçan çorabından, "ah benim iki yaşındaki kızda da aynı şey şekerim, illa tutturuyor birşeyi. Yapmayınca da avazı çıktığı kadar bağırıyor. İki yaş sendromu diyorlar. Seninki nasıl?"dan, Fener'in şampiyonluğundan, Aziz Yıldırım'ın büyüklüğünden, havanında bir türlü ısınamamasından ve daha pek çok şeyden konuşurlar da konuşurlar. Halbuki tüm bu misafirler bilseler restoranın kalbi mutfakta neler neler olmakta, o koca harlı ocakların başında ne terler atılmakta ve görseler bir anda ortalığı kaplayan stresin elle tutulacak kadar somut birşey haline geldiğini tabaklarında yemek bırakırlar mı hiç?