31 Aralık 2010 Cuma

mutlu yıllar!!!



Bana 2009 hatta 2010 yılında şans ve para sözü veren mesaj zincirlerini gönderen tüm arkadaşlarıma;
işe yaramadı
Bu nedenle 2011 yılında nakit göndermenizi rica ederim…

30 Aralık 2010 Perşembe

biliyodum böyle olacağını

Biliyodum gözyaşlarımın yanaklarımdan yağmur gibi ineceğini, bir dolu sümüklü mendilden oluşan minik bir dağ oluşturacağımı. Ama inadım işte oturdum izledim "Yaprak Dökümü"nün son bölümünü. yok öyle beş senedir izlediğim bir dizi falan değildi. Sadece geçen seneden beri her çarşamba televizyon başına oturup izliyordum ama zaplarken gördüğüm gelecek hafta fragmanları sayesinde hakimdim önceki bölümlerine. Evet biraz abartılı bir diziydi, Tekin ailesinin başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmedi ama yine de herkes kendinden birşey buldu işte bu dizide. Dün akşam ki bölümü izlerken tıpkı onlar gibi babasız kalan bize ağladım durdum. tam herşey yoluna girmişken Ali Rıza gibi aniden gidiveren ve o gittiğinden beri yarım kalan halimize ağladım. Kalbimin tam ortasında yumruk gibi birşey var ve her geçen gün ağırlaşıyor. Geçecek diye bekliyorum ama nafile. Uzatmayacağım lafı daha fazla. Zaten Aydan Atlayan Kedi hissettiklerimi benim yerime gayet güzel açıklamış. Fazla lafa gerek yok. Gerçekten de "biz bir dizi izlemedik aynaya baktık."

29 Aralık 2010 Çarşamba

hadi çözün bakalım: on bilinmeyenli denklem

Pazartesi gayet sıradan bir gündü. Ta ki Allianz sigorta şirketi beni arayana kadar. Olayı en baştan anlatacağım çünkü size sunacağım bu on bilinmeyenli denklemi çözmeniz için bütün verileri bilmeniz gerekiyor.
Şimdi vakti zamanında yani 2002 yılında Allianz sigorta şirketinden sadece operasyonlarda ve doğumda kullanılacak bir sigorta poliçesi edindim. O zaman çalıştığım yerin bana sigorta anlamında bir katkısı olmadığı için zamanı gelince gerekir diye bu sigortayı edindim. Neyse o zamandan geçen seneye kadar bu sigortayı hiç kullanmadım. Kullanmadığım içinde poliçemde hasarsızlık yüzünden belli bir indirim oldu. Yani ödediğim taksitler azaldı. Ancak geçen senede bebiş gelmemeye karar verdiği için olduğum tahliye operasyonu yüzünden yıllardır ödediğim bu sigorta poliçesini kullandım. Hasarsızlığım bozuldu. buraya kadar herşey tamam. Ancak olay bundan sonra karışıyor. Pazartesi arayan acenta görevlisi bana hasarsızlığımın bozulduğunu bundan sonra ödediğim taksit miktarının artacağını söyledi. Buraya kadar da tamam. Ben de artık şeytan mı dürttü nedir "önceden ne kadar ödüyordum şimdi ne kadar ödeyeceğim?" diye sordum. "Önceden aylık 80 liralık taksitler ödüyordunuz şimdi 168 lira ödeyeceksiniz. Hasarsızlığınız bozuldu" dedi. "Tamam da" dedim. "Niye bu kadar fark var?" Efendim benim ödediğim poliçenin miktarı 560 küsürlükmüş. Olduğum operasyon ise 1200tl'likmiş. Yani olduğum operasyon ödediğim poliçe miktarından fazla olduğu için bu sene onların belirlemiş olduğu bazı oranlar yüzünden benim ödediğim miktarda iki katı gibi bir artış oldu. Şimdi benim anlamadığım şu ben yıllardır gıkım çıkmadan bu poliçeyi ödemişim. Kullanmadığım için poliçe indirime uğramış ve sen de beni ödüllendirmek için indirim yapmışsın sonra da diyorsun ki "e senin poliçenin miktarı bu kadar. Olduğun operasyon ücreti ödediğinden fazla. " Burada sakat bir durum yok mu?.Zaten operasyonlar pahalı. Ben ne diye bu sigortayı yaptırdım ki. Şimdi ben doğum yaptığımda bu poliçeyi kullanacağım ve tabi ki doğal olarak benim poliçe miktarımdan fazla tutacak doğum masrafları. O zaman bir sonraki sene benim ödeyeceğim prim miktarı daha mı fazla olacak. E öyleyse ben niye sigorta yaptırdım. Sen benden o parayı zaten bir şekilde alacaksan ben ne diye sigorta yaptırdım. Paşa paşa öderim cebimden. Bir yerde bir sakatlık var sanki ben bilemedim. Ofistekiler de diyor ki bizim okulun ayakta tedaviyi kapsayan sigortasına doğum teminatını da ekle, bu poliçeyi iptal ettir diyorlar. Ben de buna pek sıcak bakmıyorum çünkü bu işyerinde ne olacağı belli değil. Ne zaman doğum yapacağım (hatta yapıp yapmayacağım) belli değil. bir de bu poliçede ömür boyu sigortalı yaptılar beni. Yani allah korusun kanser olsam benim masraflarımı karşılayacaklar (ama nasıl karşılayacaklar).
Ya durum işte böyle ben çkamadım işin içinden. Şeytan diyor seni kazıklıyorlar iptal ettir şu sigortanı. Öbür ses diyor ki yapma öde zaten herkes bir şekilde geçiriyor. Ben bilemedim bir de size sorayım dedim. Ne yapayım ne dersiniz?

22 Aralık 2010 Çarşamba

muhasebe

E herkes geçen yıln muhasebesini yapıp, bu yeni yıl için dileklerde bulunup duruyor. Ben de yapıcam benim neyim eksik. Biraz önce geçen yılbaşında yaptığım planları okudum hatta hızımı alamadım daha önceki senelerde neler yazmışım diye bütün günlüklerimi, kenara köşeye yazdığım en ufacık parçaları bile okudum. Tabii ki her zamanki gibi kendime verdiğim sözlerin hiiiiçbirini yerine getirmemişim. Bu yüzden bu sene için kendime sadece bir konuda söz vereceğim o da "takma kafana tokdan başka birşey". Gittim bir dolu toka aldım kendime. Sözümün yarısını tutmuş oldum şimdiden.
Eh geçen yılın muhasebesini yapmadan bitirmeyeyim bu yazıyı.
2010 (Allah daha beterinden saklasın ama) hayatımın en ama en kötü yılıydı. Resmen bu sene beni ezdi geçti. Kendimi bu aralar televizyonda yayınlanan bir sigorta reklamında gösterilen kafasını kaldırmaya çalışıp da üzerinden araba geçen tavuk gibi hissediyorum. Bu sene aynı o şekilde üzerimden geçti. Oysa 2010 için ne kadar iyi dileklerim, hayallerim ve niyetlerim vardı. Ama aksi gibi 2010 en büyük hayalkırıklıklarını, şokları ve üzüntüleri hissettiğim sene oldu. Ayrıca kendimi en yalnız hissettiğim sene de bu seneydi.
Bütün bu sene içinde yaşadıklarımdan tabii ki birşeyler de öğrendim. Beni ezip geçerken, sağlı sollu kroşeleriyle darmadağan eden bu kara sene kafama da bazı şeyleri dank ettirdi. Mesela artık kimseyi kendim gibi bilmeyeceğim ve kimseye yüzde yüz güvenmeyeceğim. Bıktım kazık yemekten. Sonra hiçbirşeyi ertelemeyeceğim, hiçbirşeye üşenmeyeceğim ve hiçbirşeyden vazgeçmeyeceğim. Kısacası aklıma koyduğumu yapacağım ve son olarak birşeye karar vermeden önce uzuuuun uzuuuun düşünüp, tartıp sonra harekete geçeceğim. "Ay o üzülürmüş bu kızarmış şu şöyle dermiş!" takmayacağım. Kendi içimdeki o mantıklı ses ne diyorsa onu yapacağım. Son olarak da hiçbirşey ya da hiç kimse için büyük beklentilerde bulunmayacağım.
Bunların dışında  2011'den hiiiiiiç ama hiiiiiçbirşey beklemiyorum. Gölge etmesin başka ihsan istemem.

21 Aralık 2010 Salı

izzet bey malikanesinde yılbaşı

Ne zamandır izzet bey malikanesine yılbaşının geldiğini yazacağım bir türlü olmadı. Bu senede "çam ağacı süsleme" ekibinin iki değerli üyesi çok çalıştı. Her zamanki gibi önce ağacımızın hala kullanılabilir olup olmadığını test edip onayladılar. 


Baktılar ağacımız bu senede gayet sağlıklı ve kullanılabilir, sevinçten deliye döndüler. Sevgi dansı yaptılar. Tabii bu dans gösterisinde bazılarımızın coşkusunun ölçüsü azıcık! büyüktü.


bütün gece durup dinlenmeden çam ağacını süslemek için çalıştılar. Süsleri ağacın dallarına astılar. Yaptıklarını bir türlü beğenmediler, bir daha bir daha içlerine sininceye kadar süsleri taktılar çıkardılar.

Bu yoğun çalışmanın sonunda yorgunluktan bitkin düşüp, derin bir uykuya daldılar.
Ertesi gün bütün gece uğraşıp ortaya çıkardıkları güzelim yılbaşı ağacının önünde gururla poz verdiler.

20 Aralık 2010 Pazartesi

cumartesi, amirigumi, dostluk vs. vs. vs.

(soldaki üstadım Sndrfknella'nın bilge geyiği sağdaki benim çömez geyik)

Uzun yıllar önce gecenin bir vakti artık  aklıma ne estiyse -şimdi hatırlamıyorum- bakkala gitmek ya da arabadan birşey almak için evden çıkacağım tuttu. Öylesine pijamalarımın üstüne paltomu geçirmiş gayet paspal bir halde apartmandan çıktım ve göz göze geldik. Aaaaa karşımda Sndrfknella. (O zaman ben şimdiki işime yeni başlamışım, ne nedir bilmiyorum, herşey oldukça karmaşık gözükmekte, işyeri çakalı olmamışım gayet toy, ortama alışmaya çalışıyorum. Yani henüz kimseyle enseye tokat kıvamına gelmemişiz. "Öhöm öhöm afiyettesiniz inşallah!" havalarından çalıyorum. Aynı şey Sndrfknella içinde geçerli. O koskoca koordinatör asistanı yani sultanın veziri gibi bir pozisyonda, odasına birşey sormak için girerken ceket düğmesi falan ilikliyorum.) Neyse gecenin bir vakti ööle birden pat diye karşıma çıkınca, "aaaa ne alaka siz burda" gibilerinden bir konuşma geçti aramızda ve o gece anladık onun bana iki apartman uzakta oturduğunu. Sonrası örgü söküğü gibi geldi. Sabahları servise birlikte binerken, aynı koltukta sabahın köründe o dizi bu dizi, o kitap bu kitap konuşup dururken hayatta pek çok ortak noktamız olduğunu keşfettik ve bu ortak noktalar hem bizim dostluğumuzun temel taşları oldu hem de birçok keyifli şey yaşamamıza yol açtı.
İşte bu cumartesi de bu keyifli günlerden biriydi. İkimizin de ne zamandır ilgilendiği Japonların tığdan oyuncak örme sanatı olan amiriguruminin Hamarat Atölyede bir kursu olduğunu öğrenir öğrenmez soluğu burda aldık. Atölyenin sahibi Enhar hanımın yarattığı kendi gibi sıcacık ve sevimli bu güzel atölyede nerdeyse tüm cumartesiyi geçirdik. Tatlı ve çok sabırlı hocamız Duygu sayesinde de amirigurumi bir geyik ve kalp yapmasını öğrendi(ler)k. Ben geyikten sonra pes ettim çünkü örgü ve tığ işlerini gevşek yapamayıp, elimi çok sıktığımdan elime ağrı girdi ve (tamam doğruyu söyleyeyim) bu işe alışkın olmadığımdan bana daral geldi. Bir ara "sana geliyorum Allahım" nidası attığımı hatırlıyorum. Ha bu arada yanlış anlaşılmasın bu amirigurumi işi sıkıcı olduğundan bana darallar gelmedi. Sıkıldım çünkü elim alışkın değil. Yemek yapmak gibi değil ki bu örgü ve tığ işi. Azıcık elin kırık, alışkın olması gerekiyor. Ben de henüz o yok. Hal böyle olunca ikide bir bir örgü ve tığ ustası olan Sndrfknella'yı dürtüp, "üstadım şimdi iki mi batıcam bir mi?" diye sıkıştırıp durdum. O da gözlüklerinin üstünden bilgece bakışlar fırlatıp, "sen bırak ikiyi biri, sök onu sök, çok sıkı olmuş" diyip durdu. Bu arada bizim dört saatte bitiremediğimiz geyiği kendisinin bir saat içinde çıkardığını da açık seçik ifade edeyim.
Ben insanların birbirleriyle tesadüfen ya da öylesine karşılaştığına inanmam. Eğer bir insanla tanıştıysak hele de arkadaş dost olduysak bunun evrenin bir ayarlaması olduğuna, bu kişi(ler) ile kurduğumuz ilişki sayesinde birçok şey öğreneceğimizi / öğreteceğimizi düşünürüm. Arkadaşım Sndrfknella'da benim en kıymetlilerimden biri. Bana tığ, örgü vs. vs. yani Derya Baykal dünyasının güzelliği göstermekle kalmayıp, pek çok konuda farkındalığımın artmasını sağladı. Ama herşeyden önemlisi de hastalıkda sağlıkda, iyi günde kötü günde yanımda olacağını bilmemi sağlayacak dostluğunu verdi. E daha ben ne isteyeyim di mi ama.

(kursun tüm geyikleri toplu halde)

17 Aralık 2010 Cuma

palto,yağmur,kar,soğuk,üşüme vs. vs. vs. yani kışa dair herşey


O kadar söylendik, "gelmediii, gelmediiii, amanin yoksa dünyanın sonu mu? ne bu sıcaklar?" diye diye söylendik durduk. Ve sonunda kış bir geldi ki pir geldi. Geçen hafftadan beri bu ne soğuk mirim. Geçen servise yürürken giydiğim paltonun sol kolundan girip sağ kolundan çıkan soğuk, sırtımı ürperttirince ve yaptığım hesap kitap sonucu da giydiğim paltonun on senelik olduğu gerçeği ile yüzleşince spordan çıkışta soluğu en yakın giyim mağazasında alıp, kapıyı bir Kadir İnanır edasıyla açıp, "Verin uleyn en iyi, en sıcak tutan paltonuzu hiheytttt!!!!" dedim. Bir iki denemenin sonunda biraz cebime dokunan ama beni çok sıcak tutmakla kalmayıp, koskoca kapşonu ile Starwars'un Darthvader'ına benzeten siyah, pufuduk ve uzun bir palto aldım. Şimdi çok şükür karnım tok sırtım pek. Ama yine de sokaktakiler için pek bir üzülüyorum. Parklarda, bahçelerde hayatlarını geçiren onca evsizi, yakacak odun almak için parası olmayanları ya da yetmeyenleri, kedileri, köpecikleri düşününce keşke diyorum söyle ılıman bir iklim olsaydı da kimse üşümeseydi. Ancak böyle dertlenmek ya da hayal kurmak onlara bir fayda sağlamıyor. Bence herkes elinden geldiğince etrafında yaşayan sokakta yaşamak zorunda olan hayvanlar ve insanlar için küçük de olsa bir şeyler yapabilir/ yapmalı.
Bütün bunların dışında şimdi ben bunları yazarken hafiften attıran kar tanelerine bakarak dönemin bitmesi sevinci ve mutluluğunun yanısıra öğrenci milletini bir süre görmeyecek olmanın rahatlığı içinde kahvemi yudumluyorum.

14 Aralık 2010 Salı

av mevsimi


Biliyordum böyle olacağını. Bir yanım "aman hemen git, sonunu kimse söylemeden izle" diyordu, öbür yanım ise "amaaan şimdi bütün film başrollerdenhangisi ölecek diye gerim gerim gerineceksin, izlem" diyordu ama ben birincisini dinledim. Kimin öleceğini öğrenerek gittim Av Mevsimine. Tabii ki o malum sahne gelinceye kadar da "ha şimdi ha şimdi!" diye koltukta gerginlikten şiştim.
Benim şahsi gerginliğimin dışında film bir gerilim filmi miydi? Bence hayır. Kan davası, organ mafyası, cinayet masasında çalışmanın aile kurumuna etkisi, uyuşturucu bağımlılığı, evlat sevgisi vs. vs. gibi her konudan bir parça birşeyler alınmış, ortaya karışık bir polisiye gerilim filmi yapılmak istenmiş. Bir nebze başarılmış, Yavuz Turgul'a olmamış demek haddimize düşmez. Ama filmin oyunculularından sadece Cem Yılmaz bir fark yaratıyor. Komedyen Cem Yılmaz kimliğinden oldukça farklı bir oyunculuk göstermiş. Zaten bir tek Cem Yılmaz kendini aşmış. Diğer herkes hazırdan yemiş. Ne Şener Şen, ne Okan Yalabık ne de Çetin Tekindor bana vaaaay dedirtecek bir oyunculuk gösteriyor.
Ben de bu filmden geriye Cem Yılmaz'lı muhteşem "Haydeee" sahnesi ve filmin bazı karelerindeki çarpıcı görüntülerdi. Sadece görüntü yönetmeni Uğur İçbak'ın, Nuri Bilge'nin görüntülerini hatırlatan görüntülerini görmek için bu filme gidilir.

9 Aralık 2010 Perşembe

koleksiyoncu

"Koleksiyoncu" aşık olduğu kadını kaçırarak bir zindana hapseden kelebek koleksiyoncusu ile kurbanı arasında geçen bir öykünün anlatıldığı John Fowles'ın en etkileyici romanlarından birinin adıdır. Biriktirmenin biraz saplantılı bir iş olduğunun en iyi örneğini ise "11'e 10 Kala" isimli Pelin Esmer'in senaryosunu yazdığı ve Nejat İşler'in başrolünde olduğu biraz karanlık ama çok etkileyici Türk filminde görebilirsiniz. Bu sayfada görecekleriniz ise Karga'nın koleksiyonlarından birkaç örnek.
Çocukken koleksiyon yapmaya peçete ve pullarla başladım. Babamın çalıştığı fabrikaya gelen Japon mühendislerden biri hediye olarak bir pul defteri getirmişti. İçinde çok güzel Japon pulları vardı. O gün o pul defterini almamla pul koleksiyonu yapmaya başladım. Ama öyle filateli servisine falan üye olmadım. Pul biriktirme sevdam o zamanlar pek moda bir iş olan mektup arkadaşlığı olayı sayesinde yurtdışındaki mektup arkadaşlarımdan gelen mektupların pullarını çıkarmakla sınırlı kaldı. Uzun zamandır o işe el sürmüyorum. Ancak peçetelerim öyle değil. Bir sürü peçetem var. Gidilen yerlerden, yemek yenilen restorantlardan kısacası değişik, ilgi çeken peçetelerin olduğu her yerden alınmış sürüyle peçetem var. Hala da nerde güzel, değişik peçeteler görsem hemen bir tanesini çantama atarım. İleride peçetelerimle yapacağım bir işle bir bienale katılmak gibi hayalim var. Bakalım ne zaman gerçekleşecek.
Son yıllarda yapmaya başladığım ve henüz emekle safhasında olan koleksiyonlarım ise mug (kupa), magnet ve çorap koleksiyonları. Peçeteler gibi gittiğim yerlerden mug ve magnet topluyorum. Böyle bir koleksiyonum olduğunu bilenler de gittikleri yerlerden bana magnet ve mug getirir oldular. Şimdilerde çorap da biriktirir oldum. Valla cumartesi günleri gittiğim pazardaki çorap tezgahlarında gördüğüm çoraplar o kadar güzeller ki kullanıp eskittiklerimi atmaya kıyamıyorum. Şimdilik değişik ve farklı olanlar bir kutunun içinde birikmekteler. Sndrfknella, bu gidişle 11'e 10 Kala'da biriktirdiği herşeyle birlikte yaşayan o yaşlı amca gibi olacağımı söylese de bu koleksiyon işinde o kadar ileri gideceğimi sanmıyorum.

8 Aralık 2010 Çarşamba

yorgan

Her zamanki gibi toplanacak bir ev, yazılacak bir tez, okunacak sınav kağıtları, yıkanacak kirliler ve dolayısıyla yapılacak ütüler, pişirilecek yemekler, mecburen konuşulacak insanlar vs. vs. vs. var. Keşke çooookkk mutluymuşum, "hayat ne güzel tralaylom" diye diye ortalarda dolaşabilseydim. Ama içimde birşeyler kaçtı gitti. Yapamıyorum, "tralaylom" diye diye dolaşamıyorum. Sabahın körü olduğundandır belki ne bileyim. Şu an tek istediğim kocaman yatağımda yorganın altında sıcacık yatmak. İşte o zaman "hayat ne de güzel tralaylom" diyebilirim.

7 Aralık 2010 Salı

geç

Bazı yerlere geç kalındığı gibi bazen bazı insanlara da geç kalınabiliyor. Geç de olsa kafanıza birşeyler dank ediyor ama iş işten geçmiş oluyor. Bazen de "kaderlerimizle arzularımız hemen hiçbir zaman bağdaşmıyor."*


*Haftasonu bitirdiğim André Maurois'in "İklimleri"nin son cümlesi anlatmak isteyip de anlatamadığım herşeyin özeti.

3 Aralık 2010 Cuma

heyheyler

Ben bıktım bunları konuk etmekten onlar bıkmadı gelmekten. Yine heyheyler tepemde misafir. Sabah işe arabayla sahilden gelirken zor tuttum kendimi çünkü benim salak şeytan dedi ki "hadi gidelim nereye olursa! Hava güzel, yoruluncaya kadar sürersin arabayı!" Dinlemedim bu sefer onu ama aklım kaldı.
Bir gün şeytancım merak etme gideceğiz buralardan.....

1 Aralık 2010 Çarşamba

aralığın biri


Hani küçükleri kandırırlar ya; "yatcaz kalkcaz yatcaz kalkcaz, o gün gelecek" diye. Benimki de o hesap. Yattık kalktık yattık kalktık senenin sonu geldi. Sene sonu demek bütün bir yılın muhasebesi, yılbaşında yeni kararlar almak demek. Ama şu an tek dileğim, beni Rus rakibi Ivan'dan fena halde dayak demiş ringin ortasına iki seksen uzanmış Rocky Balboa'ya benzeten şu 2010 senesinin bu son ayında bana daha başka arızalar çıkarmadan geçip gitmesi. Artık önümüzdeki senenin maçlarına bakıcaz.

29 Kasım 2010 Pazartesi

kovmanın dayanılmaz ağırlığı

Farkında değiliz ama çok yakınlarımızın haricinde aslında ne kadar çok insan hayatımızın içinde. Mesela benim hayatımın içinde kapıcı Nevzat, servis şoförü Sinan, E.'ciğimin bakıcısı Suna, manikürcüm Fatoş, kuaförüm Tuna, bizim katın temizlik görevlisi Şerif, ekmek aldığım fırındaki çok bilmiş üç kız, arada kedi bebelerime mama aldığım pet shopun sahibi sarı lepiska saçlı, koca burunlu adam, evin karşısındaki sevgili veterinerim, yan bloğun kapıcısı Kemal bey, öğrencim Denizlili Merve vs. vs. var. Bunlar benim ilk hatırladıklarım biraz daha kassam daha kimler kimler çıkar.
Nevzat abi, kızı kaçıp evlendiğinden beri daha bir hüzünlü bakar oldu. Fatoş, zehir gibi kız. Her adımını düşünerek atıyor, örnek alınacak insan. Kat görevlisi Şerif, sonunda ehliyet sınavından geçti. Odacak pek sevindik. Servisi şoförü Sinan bayramdan önce ameliyat oldu, bizi üzdü. Ama şimdi iyi. Fırındaki çok bilmiş kızlar saçlarındaki eşarplarını her gün farklı bir şekilde bağlıyor, işin sırrı ne bulamadım, en kısa zamanda sorucam. Demem o ki aslında bu insanlardan "bana ne!" olması lazım di mi? Ama bende olmuyor. "Bana ne!" diyemiyorum. Hepsinin derdi benim derdim, hepsinin mutluluğu benim mutluluğum oluyor. Bu gruba biri daha dahildi ama ben bu gece onu sildim. Evet bir anlık birşey, bir tesadüf, şans artık her neyse bardaktaki son damla oluverdi ve ben bu gece hafta sonları eve temizliğe gelen Gülperi'yi bu gruptan çıkardım.
Cumartesi sehpanın üstündeki koca lekeyi silmeyip sildim dediği ve "ben sildim ama kediler yine yapmıştır" diyip kedilerime bok attığı, mutfakta fırını, tezgahı silmediği, gardırobun üstünün tozlarını almadığı için sildim onu defterden. Açtım telefonu "artık seninle çalışamayacağım" dedim. Dedim de nedir akşamdan beri mideme oturmuş bu sıkıntı? Niye oturup "şimdi bu kadın aldığı ikinci evin kredisini nasıl ödeyecek?" diye ben dertleniyorum? Acaba iki kere daha mı oturup düşünseydim. Ama yakın bir arkadaşıma ve onun kayınvalidesine de gidiyordu, dün konuştum onların evlerindeki işlerini de sallıyormuş. Bir bakıma onların yorumları da bana gazı verdi, Gülperi'nin ipini çektim. İyi halt ettim mi bilmem. Akşamdan beri arpacı kumrusu gibi düşünüp duruyorum. "Ya bu kadın bana ilenirse? Ya ahını almışsam? Ya bu kadına yaptığım bir şekilde bana dönüp gelirse (karma olayı)? Acaba bu hareketim başka hangi taşları oynatacak ve onun karmasına nasıl zarar verdim?" diye kurup duruyorum.
Birini kovmanın dayanılmaz ağırlığı altında eziliyorum....

26 Kasım 2010 Cuma

biri aptal bir dizi diğeri aptal hissettiren bir dizi


Ezel 43.Bölüm 5.Kısım
Yükleyen babeyn7. - Filmler ve diziler Dailymotion'da
Aslında televizyonda yayınlanmaya başlanacağı duyurulduğu zaman ilk bölümün fragmanlarını izlediğimde "Küçük Sırlar"ın aptal bir dizi olduğunu anlamış ve paşa paşa hiiiç televizyonun karşısında oturup Sinem Kobal'ın nasıl da oynayamadığını seyretmemiştim. Bu kararımdan dolayı da kendimi bir tebrik etmiştim ki sormayın. Geçtiğimiz cumartesi gecesi bezgin bir şekilde koltuğa yayılmış ve öylesine televizyonda zap yaparken, bana tüm kötü ve anlaşılmaz kararlarımı verdirten sol tarafımdaki şeytana uyup, oturdum Sinem Kobal'ın nasıl da abuk bir oyuncu adayı olduğunu bir kere daha izledim. Oyunculuğu kendine kariyer olarak seçmiş biri bu kadar mı kendini geliştirmez, birinci bölümden onsekizinci bölüme kadar bir diziye oyunculuk namına birşey katamaz. Valla ben diğer genç oyuncuların yerinde olsam isyan ederdim. Ondan bin kat daha iyi oynayanlara yazık oluyor. Sinem Kobal'ın magazinel olaylarla ön plana çıkması, asıl fark edilip gerçekten iyi bir oyuncu olarak kariyer yapabileceklerin önünü kesiyor. Dizinin yapımcı ve yönetmenine sesleniyorum; "onsekizinci bölümü çekerken Sinem Kobal'ı senaryo gereği sarhoş (sarhoşu oynayamıyor ya neyse. biz izlerken sarhoş olduğunu farzettik) bir halde gittiği fotoğrafçının evindeki o koca tuvalin önünde yaptığı o garip hareketlerin anlam ve önemi nedir? İzleyenlere saç baş yoldurmaksa bravo başardınız on numara, tebrikler.
Dizilerin eziyeti "Küçük Sırlar" ile sınırlı kalmadı. Uzun süredir bana "ben aptal mıyım da bunların neyden bahsettiğini anlamıyorum?" sorusunu sorduran pazartesi gecelerinin vazgeçilmezi "Ezel" geçtiğimiz pazartesi tavan yaptı. Geçen sene "Ramiiiz Dayıııı" diye ölüp biterek izlediğimiz dizi bu sene psikopata bağladı. Ben oturup canla başla gözümü kırpmadan seyretmeme rağmen dizideki karakterlerin neden bahsettiklerini anlamıyorum. Birşeyden bahsetmeye başlıyorlar "tamam" diyorum "çaktım köfteyi" ama iki dakka sonra anlamsız bir sürü laf kalabalığı. "E hani falancadan bahsediyordun? N'oldu?". O Eyşan fettanının söylediklerinin nesi ipe sapa gelir? Varsa bir bilen beri gelsin. Bu akıllı, işini bilen kadın örneği mi? Normal hayatta var mı böyle başıyla sonu birbirini tutmayan diyaloglar? Benim bu dizideki olayları düşünerek kuracağım diyaloglar aşağıdaki gibi olurdu:
(Ben Eyşanmışım mesela): Bak oğlum Ömer / Ezel sen benim kardeşimi öldürdün. Seninle işim olmaz. Bir daha burada da öbür dünyada da yüzüme bakma, semtime uğrama, şeytan görsün yüzünü. Pis katil. Sevgili dedik bağrımıza bastık, gittin kardeşimi öldürdün. Alçak seni. Şimdi senin azılı düşmanınla birlikteyim ve seni tenhada kıstırıp defterini düzmezsem bana da Eyşan demesinler. Bak buraya da yazıyorum.
Ama dizideki diyalog şöyle:
Bir kafede oturmakta olan Ezelle Eyşan uzun bir süre yandan yandan bakışırlar, sonra Eyşan şöyle der:
"Bugün alışveriş yaptım. Kendime bir elbise aldım. Görmek ister misin? (elbiseyi gösterir) Gidip giyeyim mi? (Kafenin tuvaletinde elbiseyi giyecek. Bak bak bak!!! Karizma yerle bir) Sana bir sır vereceğim Ezel. (Nefesleri tuttuk bekliyoruz. Ne diyecek diye?) Ben yemek yapmasını bilmem. Hepsi kitaptandı.
Ezel: Olsun dışardan söyleriz.
Eyşan: Hadi eve gidelim. Hem belki birşeyler söyleriz.
Sonra ayağa kalkarlar. Telefon çalar. Ezel telefona bakar, Eyşan telefona bakar.
Eyşan: Nasıl anladın? der ve saç saça bir kavgaya tutuşurlar.
Valla ben bu diyalogların niye, kim tarafından yazıldığını anlamadım. Dizinin senaristlerini de tebrik ediyorum. İşleri arap saçına döndirmesini pek iyi beceriyorlar. Arada da böyle kendileri de ipin ucunu kaçırıp zaten alakasız olan diyalogları daha da alakasız hale getirebiliyorlar.
Oturdum bir de belgelerini buldum sizler için. Şimdi lütfen sabırla sizlere delil olarak sunduğum video parçalrını izleyin ve söyleyin haksız mıyım?

Küçük Sırlar 18.Bölüm 11.Kısım SON
Yükleyen findikci. - TV dizilerini ve programlarını online izleyin.

25 Kasım 2010 Perşembe

tchibomania


Geçmiş günlerde bir gün herşey birkaç saniye ile oldu. Yürüyen merdivenlere doğru yürürken bir an göz göze geldik. O ve ben çok kısa bir süre bakıştık. Oradaydı, iki adım ötemde. Yapabilirdim gidip ona yaklaşabilir, onun sıcaklığını, kokusunu içime çekebilir, ona dokunabilir, onu hissedebilirdim. Yaptım. Sıcak kumlardan serin sulara hatta çikolata dolu bir havuza atlamak gibiydi: Tchibo'nun kapısından içeri girdim.
Raflarda asılı duran ürünlere; gömleklere, ıvır zıvıra, iç çamaşırlarının yumuşak kumaşlarına dokundum. Zaten ne olduysa bundan sonra oldu. Sadece bir paket ile çıktığım o ilk gün, şeytan kasanın yanında duran gelecek haftanın ürünleri kataloğuna uzanmam için beni kandırdı. Uzandım, kataloğu aldım ve delirdim.
Gelecek haftanın (yani bugünün) konsepti "yılbaşı konsepti". Amaniiin!!! Neler var öyle! Ben diyeyim battaniye, mug, kurabiye kalıbı, eşofman takımı, çorap siz diyin pijama, don, ekmek sepeti. Hepsi kırmızı, beyaz. İçimde yılbaşı kuşları uçuştu. Ama beklemek lazımdı. Gelecek hafta çarşamba demek benim için geçmek bilmeyen saatler, dakikalar demekti. Tabii ki çabucak geçti  ve bugüne o beklenen çarşambaya gelindi.
Bugün Tchibo günüydü. Katalogdan seçtiğim ürünleri almak için iş çıkışı en yakın Tchibo'nun yolunu tuttuk sevgili Sndrfknella ile. Eeee geldik de ne oldu? Hiçbirşey. Ülkemin ve şehr-i İstanbul'un güzide, eli açık ev hanımları Palladium Tchibo'yu talan etmiş. Katalog elimde "o ürün var mı?" diye soruyorum "yok, sabah bitti!" diyorlar. "Yaw zaten sabah çıktı bu ürünler hangi ara kapışıldı?" dedim, çalışanlar "valla ürünleri ellerimizden kaptılar. Pijamalar, yılbaşı çorapları, eşofmanlar kapış kapış gitti! Sabahtan beri çok kalabalıktı burası" dediler. Kulaklarıma ve hatta gözlerime inanamadım. Canım İstanbul'um ne kadar Tchibo hastasıymış. Bu ne büyük açlıkmış. İstanbullu hanımlar meğer yıllardır bir H&M'i  bir Tchibo'yu beklerlermiş. Gazetelere televizyonlara H&M çılgınlığı gibi yansımayan bir de Tchibo hastalığı varmış demek. Abooovvvvv ddedim ben bu işe ve şaşkınlıktan bir karış açık ağzımı kapatıp, evin yakınındaki Kozzy Tchibo'ya gittim. Sonunda pijamalarıma ve donlarıma kavuştum. Rahatladım mı? Rahatladım. Ama artık ben de "hadi leyn buradan da birşey alınır mı? Kıytırık şeyler satıyorlar" diye burun kıvırdığım bu yerin hastasıyım. Çarşamba'dan çarşambaya Kozzy Tchibo'da bir deli karga görürseniz bilin ki o benim.

24 Kasım 2010 Çarşamba

e gün benimse dileklerimi söylüyorum

E gün biz eğitim neferlerinin günüyse o zaman şunları diliyorum. Okuyup da yapan olur belki.

1) Geç oldu ama günün geri kalanının tatil ilan edilmesini,

2) En kısa sürede karın yağlarının eritilmesini öğreten rejim listesini ya da pilates cdsini,

3) Koskocaman bir tabak leziz bir yemek ve ardından beş top dondurma,

4) Sıcacık doldurulmuş bir küvet ardından masaj ve aromatik kremlerle bakım,

5) Harcadıkça çoğalmayan kredi kartı ile sınırsız alışveriş,

6) On saat kesintisiz uyku,

7) Her zaman evi derli toplu tutan akıllı robot,

8) Mutfakla ilgili bütün bilgileri ve tarifleri bir dokunuşla aklıma kaydeden beyin çipi,

9) Bir çuval dolusu çikolata, şeker ama yedikçe bitmesin ve tabii ki ben kilo almayayım,

10) Bütün kedileri ve köpekleri alabilecek koskocaman bir çiftlik

11) Yukardaki çiftliğin içinde büsbüyük bir sera ve binlerce çiçek

12) Bir de daha daha başka dileklerim olur diye işimi sağlama almak için Aladdin'nin lambasını istiyorum.

E hadi bakalım dilemesi benden....

21 Kasım 2010 Pazar

her tatil bitmek için mi var?

Teeee günler hatta aylar öncesinden takvimi alıp bu uzuuuuunnnnnn tatilin hayalini kurmuştum. Onu bunu yapacak belki şuraya buraya gidecektik. Takvime bakınca şöööleeee uzun bir alan koyu gri renkte tatil olduğunu gösteriyordu. Du da ne oldu? Göz açıp kapayana kadar o oooonnnnn (rakamla 10) günlük tatil aha şıpbadanak bitiverdi. Hayır ben ne güzel gittikçe evdeki kanapenin, yatağımın ya da çalışma masamın formunu almaktaydım yani bir on gün daha olsa üstün/doğaüstü güçleri olan bir Heroes karakteri gibi evdeki bu eşyaların biçimine girecek ve hayatımın geri kalan kısmını bir yatak, koltuk veya çalışma masası gibi geçirip gayet mutlu mesut yaşayacaktım. Oldu  mu? Nerdeeeee!!!!!

(çok iyiydik biz böyle!!!)

Yattık kalktık yattık kalktık yattık kalktık, kalktığım her sabah kendi kendime "kaç gün kaldı?" sorusunu sordum, parmaklarımla hesap kitap yaptım, "oooo daha iki gün var!" cevabını bulana kadar herşey iyiydi. Ama iki günden sonra dehşetdengiz planlar yapmaya başladım. Birinci plana göre ayağımı kırılmış gibi gösterebilirdim. Nerden baksan üç hafta kafadan rapor almak demek olurdu bu. Hadi biraz insaflı olsam ikinci plana göre zehirlenebilirdim ama bu en fazla iki gün daha kazandırırdı bana. Sonuçta öyle ya da böyle yine bir şekilde sabah erken kalkıp servis yakalamak zorunda kalacak ve o iş yerinin demir kapısından girecek miydim işe? Eveeeet girecektim. Daha kesin ve temiz bir çözüm bulmam lazımdı. Bu ruh hali ile dooooğru benim lotocuya koştum ve süper lotoya da sayısala da tüm kolonları oynadım. Sonuçta çıktı mı? Çıkmadı ama evrene sinyal vermeye devam (zaten ona sinyal vere vere parotonere döndüm orası ayrı ya neyse) ediyorum. 4 milyonun nasıl ve ne zaman geleceği belli olmaz.
Ama şimdi söyleyin bana "niye her tatil bitmek için var ve hayat niye adil değil?"

17 Kasım 2010 Çarşamba

bayram istanbulu

Bayramda insanın kendi evinde olması gibisi yok. Her ne kadar planladıklarımın üçte birini gerçekleştiriyor olsam da evimde olmaktan inanılmaz mutluyum. İstersem yemek yapıyorum istersem tezime bakıyorum ya da hiç birşey yapmayıp homini gırtlak tumba yatak şeklinde takılıyorum. İstediğim herşey elimin altında ohhh umrumda mı dünya (evet umrumda fena halde hem de).
Bayramın ikinci günü itibariyle İstanbul'da bayram notlarım şöyle efem:
*Her ne kadar bilmem ne kaç kişi İstanbul dışına çıkmış olsa da İstanbul'da insan bitmiyor anacım. Yine her yer dolu, köprü ve bütün toplu taşıma araçları,  bütün avm'ler, bilumum yerler insan dolu.
*Hava da insanların bayramı keyifle geçirmek istemesine yardım etti. Utanmasak bazalardan yazlık elbiseleri çıkaracağız o kadar güzel bir hava var bugünlerde. Ama bayram sonrası kış gelsin please!!!
*Yavaş yavaş vejeteryanlığa doğru  geçiş yapmaya çalışsam da dün pek güzel bir kokoreçci keşfettim. Çengelköy'de tarihi simit fırının yan sokağında akşamları tezgahını açan pek leziz bir kokoreçci var. Adı "On Numara Kokoreç". Gerçekten on numaralar. Çıtır ekmeğin arasında sıcacık pek lezzetli kokoreç yapıyorlar. Meraklısına duyurulur.
*Bayramda hava sakinken sahilin tadı bir başka güzel oluyor.

15 Kasım 2010 Pazartesi

pek bayram değil bu bayram ama hadi neyse

Valla Satürn'nün yol açtığı bir tembellik mi yoksa üşengeçlik mi nedir bilemediğim bir sebebten dolayı bu oooonnn günlük bayram tatilinde buralardayız yani yollara düşen 80 bin Beyaz Türklerden değiliz. Yaptığım bütün baskılara, şirinliklere vermeye çalıştığım bütün rüşvet tekliflerine rağmen annem de buraya gelmek istemeyince kardeşimle kura çektik ve kısa çöp onun elinde kalınca (ha ha hah aslında bütün çöpler kısaydı) anneyi bayramda ziyaret etme ihalesinin sahibi de o oldu. Aslında bayramda seyranda anneden ya da aileden uzak olma fikrine hiç sıcak bakan bir insan değilim ama dediğim gibi bir tembellik ve tez stresi üstüme çöktüğünden oturup hem dinleneceğim hem de tezimi yazacağım. Azimliyim (yani umarım yazarım).
Sabah yatağı düzeltirken anneme gitmesek bile bayram havasını yaşamamız gerektiğine karar verip öğlene doğru dışardaki işleri bitirip bir buket çiçek alarak eve döndüm. Yaptığı turşu ve revani tariflerini devlet sırrı gibi saklayan bir önceki kayınvalidemden allem kallem edip öğreniverdiğim revani tarifini çıkarıp biraz önce evimin bayram tatlısını yaptım. (Birazdan burada yayınlayacağım).
Aslında bu bayram kesilen / kesilecek olan koyun ve danalardan dolayı bana pek bayram gibi gelmese de yine de aile büyüklerini hatırlamak ve onlarla olmak güzel. Bir dahaki bayramlarda annemi hiç bırakmayacağım ne olursa olsun. Bunu da buraya yazayım. Neyse şimdiden herkese mutlu, keyifli bayramlar. Yollara dökülecek olanlar ise sağ salim gidip dönsünler.

10 Kasım 2010 Çarşamba

on kasım


Ne söylesek ne yazsak boş. Hem ne diyeceğiz ki. "Yapamadık Atam, senin ilkelerini koruyamadık. Ülkeyi talan ettirdik, bütün sahilleri limanları, doğa harikası vadileri sattırdık. Her yer ona buna peşkeş çekilirken, AB üyesi olacağız diye elin İsraillisi, Amerikalısı ülkede elini kolunu sallarken biz sindik, hiçbir şey yapmadık Atam" mı diyeceğiz. Basiretsizliğimizi yine Anıtkabir'e gidip örtmeye mi çalışacağız. Herşey yolundaymış gibi senelerdir içi boşaltılmış, aynı sözleri mi söyleyeceğiz. "Çok özlüyoruz." İyi de özlemek işe yaramıyor ki. Ülke elden gitti. Biz arkasından bakıyoruz. Zaten artık söylenebilecek çok da fazla birşey kalmadı ama yine de söylenebilecek bir iki güzel şeyi Yılmaz Özdil yazmış Burda ve burda.

9 Kasım 2010 Salı

şerefe

Kaç gündür canım balık istiyordu. Bu benim için hiç de hayra alamet birşey değildir çünkü balıkla pek aram yoktur. Neyse işte bilinmeyen bir nedenden dolayı kaç gündür canım balık istiyordu. Akşamüstü sporda koşu bandında bir yandan terlemeye çalışıp bir yandan da "yemekteyiz" programını seyrederken Neşe Erberk'in menüsünde patlıcanlı fener balığı olduğunu görünce canım daha da bir balık istedi. Arabayla eve doğru giderken sürekli "balık mı? pırasa mı?" gibi kocaman bir ikilemin içinde gidip gelmekteydim (ne büyük sorun di mi?) ve nitekim kazanan balık oldu. Direksiyonu bizim evin yakınındaki minik ve nedense bana avm gibi değilmiş de mahallelinin buluşma noktası gibi gelen avmdeki Migrosa çevirdim. Balık satılan tezgaha geldim. Hedefim belliydi; bir adet palamut. Aklımda pazarda gördüğüm kırmızı solungaçlı palamutlar. Ama benim gördüklerim bordo solungaçlı palamutlar. "Bunlar taze mi?" diye soruyorum. Biliyorum aslında cevabı pek taze değiller ama nedense ben kendim  ve balık reyonunda çalışan gençten çocuk elbirliği ile bana biraz beklemiş bu palamutları satmaya çalışıyor. Bile bile lades durumundayım yani. Birden çocuğun ve bordo solungaçlı palamutların önünde kendimi çok çaresiz hissediyorum. Canım balık istiyor ama palamutlar beklemiş, çupra pişirmesini bilmem, tekirle uğraşamayacak kadar yorgunum ve çinekop benim için Fransızca gibi birşey, hiç alakam yok, somon hem kocaman hem de yağlı. Canım balık istiyor ama seçeneklerimi nasıl değerlendireceğimi bilmiyorum. Satıcı çocuk bana bakıyor ben palamutlara bakıyorum. On bilemedin on beş dakika bakıştık birbirimize. Birden gözlerim doldu. Telefon açıp "benim canım balık istiyor, ben balıkları alsam bana pişirir misin anne!" diyebilmeyi istedim. Baktım yaşlar yuvarlanacak yanaklarımdan ve satıcı çocuk benim balataların durumunun iyice vahim olduğunu anlayacak hemen atladım irice bir palamutun üstüne. "Kes" dedim "halka halka olsun". Çocuk palamutu keserken balığın kanı tezgahın karşısındaki duvara sıçrayınca benim yaşlarda yanaklarımdan süzülmeye başladı. Hazır çocuk arkasını dönükken "ben başka şeylerde alıcam, siz hazırlayın" diyip, patateslerin olduğu sebze reyonuna seyirttim. "Hadi kızım Karga, kendinden başka kimseden fayda yok sana!" diyerek önce patates, hazır domates çorbası, diş macunu ve sonunda da balıkları alıp, çıktım Migros'tan. 
Eve gelince balıkları yıkayıp, bol soğan, limonla karıştırıp sulandırılmış salça eşliğinde tepsiye dizdim. Kotanyi'nin karışık biber değirmenini de bu karışımın üstünde gezdirip 45 dakikada pişsin diye balığı fırına verdim. Bu arada domates çorbası ve patateslerde ocaktaki yerlerini aldılar. Kısa bir duşun ardından sofrayı hazırlayıp, kuruldum pişmiş bordo renkli solungaçlı palamutların karşısına. Bir de yanına bir bardak beyaz şarap koydum. Kendimin şerefine kadeh kaldırdım. Fonda da Yonca Lodi benim için söyledi: "Düştüysek Kalkarız"


Yonca Lodi - "Düştüysek Kalkarız"
Yükleyen musicplay. - Yüksek çözünürlüklü video keyfini yaşayın!

8 Kasım 2010 Pazartesi

haftasonu

Hayatımın bir haftasonu daha geçti gitti. Ne mi yaptım? Koskocaman bir hiç. Aslında kendime haksızlık etmeyeyim cumartesi burdaydım ve bunları yaptık. Çok keyifli bir gün geçti ama pazar tam anlamıyla kayıp bir gündü. Bütün gün dışarda aval aval dolandık. Ben böyle tüm günü dışarda geçirmekten pek hoşlanmıyorum. Tamam hava çok güzeldi, evde oturmak olmazdı ama kardeşim akşamın bir körüne kadar da dışarda gezmenin ne alemi var di mi?
Günün bir kısmı caddede turlamakla diğer yarısı da sinema bileti alma uğruna bir avm'nin içinde geçti. Ben bu insanlara inanamıyorum. Zaten bütün haftayı evin dışında geçiriyorlar niye çoluk çömbelek avmlerde tüm günü geçiriyorlar. Valla birkaçını takip etsem cumartesi de avmde görürüm onları. Hayır gezmeye gelmişler tamam da suratlar niye asık onu bulamadım. Mesela bir aile anne, baba, iki çocuk. anne başka yere baba başka yere bakıyor. Çocuklar azgınlığın doruğunda. hoplayıp zıplıyorlar. Anne ya da baba çocuğun elini tutmuş ama lalettayn yani öylesine. Çocuğun elini bıraktı bırakacak. Herkesin kafa bir yerlerde. Çocuklar hem azgın hem tutturuk. İlla birşey aldıracaklar ya da sıkılmışlar; "Bu aktivite bitti, sıradaki" demekteler. Belki saatlerdir o avmdeler. Öylesine günü öldürüyorlar. Sorsan aile saadeti, birlikte vakit geçirmece. Ama herkes ayrı telden çalıyor.
Kısacası pazar günü bana avm bastı. Hangi dangalak bu avm olayını başlattı bilmem. Zaten çok matah birşeymiş gibi bulunan en küçük boşluğa avm dikiliyor. Yakında bütün boşlukları kapatıp insanları da bu avmlere tıkacaklar. Koskoca bir boşluğun etrafında boş gözlerle dolanıp duracağız. Bir daha haftasonu avm mi? Asla!!!!!

4 Kasım 2010 Perşembe

sabah monologları

Kasım....4'ü olmuş bile çoktan. Bu ayın dört günlük bilançosu oldukça yüklü. Sevegili işe girdi evdeki daha doğrusu koltuktaki mona lisalık günleri sona erdi. Ama her zaman olduğu gibi kafası iş güç meseleleri ile dolu olduğundan artık başka bir gezegenden bildiriyor. Biz ev ahalisi onun etrafındaki uydular şeklinde dolanıp duruyoruz. Yapacak birşey yok.
İş yeri desen aynı cadı kazanı değişen birşey yok. Değişme umudu ise hiiiiç yok. Bu yüzden ben değişmeye karar verdim. Üç maymun olucam...Görme, duyma, konuşma. En iyisi. İşini yap çek git evine sen mi kurtarıcan.
Hava bir öyle bir böyle. Pazartesiden beri kısa kollularla geliyorum okula bunun sonu nezle bilemedin grip.
Ha bir de hergün minik notlar yazdığım bir günlüğe başladım. Çok geç alınmış / akla gelmiş bir fikir. 20'li yaşlarımda gelseydi bu fikir ne güzel olurdu. Her gün ne olduğu ile ilgili minik bir bilgi. Diğer tuttuğum günlükler böyle gün gün değil. Neyse bu da birşey.
Kısacası Kasım'ın 4'ü olmuş bile. Bir sene daha bitiyor ama değişen hiçbir şey yok.

30 Ekim 2010 Cumartesi

cumhuriyet bayramınız hayırlı!!! olsun

Eniştem kendimi bildim bileli hem kalp hem de şeker hastasıdır. Doktorlardan ve hastanelerden nefret ettiği için -sanırım- en son, yıllar önce kendisine kalp ve şeker tanısı konduğu zaman doktora gitti, mecburiyetten anlayacağınız. O zamandan bu zamana hep perhizde ama o da yalandan. Yedi tatlıları, pilavları ardından da bir kase yoğurt. Aklınca dengeledi şeker seviyesini. Ama geçen sene bahar başında ayak parmağında minik bir çatlak gördü. Krem mrem idare etti, aklınca geçer sandı. Yara gittikçe büyüdü büyüdü, yaz sonunda ayak parmaklarını kestiler. Bir türlü ölmeyen bir bakteri yemiş bitirmiş ayağını, bir seneye yakındır habire antibiyotik verip duruyorlar. Teyzemle birlikte yazın o cehennem sıcaklarında bir ay boyunca Şişli'deki Özel Diyabet Hastanesinde kaldılar. 30 metrekarelik bir odanın içinde iyileşme ümidiyle vakit geçirdiler. Bir ayın sonunda doktor, baktı yara iyileşecek gibi değil, şekerden damarlar tıkalı, sağlam damar kalmamış eve postaladı bunları. Daha doğrusu postalamış şimdi anlaşılıyor çünkü "iyileşiyor, yara kapanıyor, enişten kilo aldı" diyorlardı. Meğer tüm vücudu ödem yapmış. Kilo almamış şişmiş vücudu. Bugünlerde Çapa'dalar ayak demeye bin şahit isteyen artık tendonları bile erimiş bir et parçasını, iyileşmeyen bir yarayı daha beter olmadan, kangrene çevirmeden neresinden kessek de kurtarsak diye bakıyorlar. Minik çatlak eniştemin ayağına mal oluyor. Doktorun biri geliyor biri gidiyor. Türlü türlü bacak anjiyoları, ilaçlar vs. vs. Dizin üstünden bir yerlerden kesecekler bacağı ve "bundan sonrası için kaliteli bir yaşam sunacaklar !" enişteme ama eğer kalbi bu kadar ilaca, sıkıntıya ve strese dayanabilirse.
Diyeceksiniz ki "başlıkla eniştenin hastalığını ne alakası var?" Güzel ve de yalnız ülkemizde herşey aslında eniştemin hastalığı gibi başlamadı mı? "Aman bu RTE'den birşey olmaz, çıksın meydana, seçilmez" diye destek vermedi mi Antalyalı. Minik ve zararsız gibi görünen çatlak, nasıl koskocaman bir tehlikeye dönüştü. Şimdi ülkemizi, cumhuriyeti tehdit eden bu tehlike karşısında elimiz kolumuz bağlı, çaresizce izliyoruz olanları ve başımıza gelecekleri bekliyoruz. Vakti zamanında eniştemin hastalığını hafife alması gibi biz de hafife aldık bu tehlikeyi. Eniştemin şekeri gibi yavaş yavaş nüfuz ettiler memleketin damarlarına, sistemine. Akıllıca, sabrederek, örgütlenerek, planlı bir şekilde geldiler sezdirmeden. Önce sabırla elemanlarını yetiştirdiler. Hatırlarım ben üniversitedeyken bunların sohbet toplantıları olurdu, harçlığı sınırlı öğrencileri akşam yemeklerine davet eder, yemeğin ardından da sohbet toplantıları başlardı. Birinci sınıfta ağır rockçı olan bir kız arkadaşım yaz tatilinden sonra türbanla üniversiteye gelmeye başlamıştı. Alın size sohbet toplantılarının ana fikri. Yetişmiş, kalifiye elemanları devlet dairelerine sızdı önce. Diğer yerler sırayla geldi. Planlı bir biçimde onlardan olmayanların geleceğini, gençlerinin içini boşaltılar yavaş yavaş. Oyun basit. Zaten 80'lerden itibaren apolitize edilmiş, siyasetten öcüymüş gibi korkan, tarih okumayan, çevresinde ne olup bittiğine duyarsız gençler yetişmişti.  Bunları ve çocuklarını değiştirmek basitti. Çıkarttılar ortaya bir "televole" programı, bütün işimiz gücümüz futbolcuların, sözüm ona sanatçıların ve mankenlerin, (normal, kafası çalışan, üniversite bitirmiş ya da bitirmemiş namusuyla parasını kazanan insanların sıksalar ömrü hayatlarında göremeyecekleri) paraları nasıl bir duyarsızlıkla havalara savurttuklarını izlemek oldu. Hipnotize olduk, başka şey düşünemez olduk. Artık amacımız kısa zamanda köşeyi dönmek, mümkünse bir köşe kapmak oldu. Ne kitaplar, ne siyaset, ne de başka birşey umrumuzda oldu. Biz böyle kendimizi köşe kapmaya kaptırmışken geleceğimizin içinin nasıl boşaltıldığını göremez, bilemez olduk. Ne kendini adamış öğretmenler kaldı okullarda ne de namusuyla iş yapıp para kazanmak isteyen çalışanlar / iş verenler. Böyle boş ortamda kolaydı artık at koşturmak. Kılıf da iyiydi zaten hazırdı. Laik islam cumhuriyeti. Herşey daha şeffaf, huzurlu, mutlu bir ülke için Allah adına. Bu kılıfın altında allem ettiler, oy çaldılar, oy sakladılar, anayasa değiştirdiler, yalan söylediler, adam kandırdılar, beğenmiyorsak anamızı alıp gitmemizi söylediler ama biz tınmadık. Zaten tınamazdık ki çünkü damarlar işlemiyor artık, şeker girmiş heryere, tıkamış. Ne yargı, ne asker, ne mualefet. Hepsi şekerden felç. Kafasını kaldıran, "kral çıplak" diyenin sonu malum. Ülke talan edilmiş, limanlar satılmış, güneyde her arazi yabancıların elinde, doğu desen zaten çoktan Kürtlere verilmiş de açıklamak için yavaştan ortam hazırlanıyor, eli kulağında gizli gizli görüşüp açıklamak için uygun zaman belirlemeye çalışıyorlar. Oysa çoktan Kürdistan Cumhuriyeti kurulmuş. Kuzeyde Karadenizde güzelim yaylalarda, doğal sit alanlarında, biyolojik çeşitlilik açısından dünyanın sayılı yerlerinde inanılmaz bir talan yapılmakta. En son İkizdere vadisi için verilen sit alanı kararı ve yapılması planlanan 22 Hes'in önüne geçilmesinin ardından peşkeş sözü verdiği kişilere mahçup olacağını düşünen RTE, ağzına geleni söyledi ve bununla yetinmedi, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun 'sit alanı ilan etme yetkisi'ni elinden almak için meclise tasarı gönderdi. Bu da demektir ki yine allem kallem edip o 22 Hes'i bir şekilde kurduracak, paraları cukkalayacak, tabiatmış, doğal güzellikmiş ne gam. Gözleri dolar dolar bakan, kalpsiz, ruhu bozuk, ağzı bozuk birinden insanlık beklemek yine bizim gibi akılsızlara vergi. Atarlar yine ortaya bir türban meselesi o da yemezse futbolda alırız bir tarihi başarı onu da yemezsek çıkarıverirler Kılıçdaroğlu'nun bir videosunu arada kaynatırlar İkizdereyi talanı, yıkımı. Nasıl Allianoi'yi gömdüler çimentoların altına, buraları da gömerler ne olacak alt tarafı iki böcek üç ağaç.
Bugün Cumhuriyet bayramı. Aynı geyiklerle kutlandı yine bayram. Ellerine meşale alan attı kendini sokağa, klasik "Onuncu Yıl Marşı". Facebooklara yazılmış "Ben Cumhuriyet Kadınıyım. Hep özgürdüm, özgür kalacağım" diye. İçimden kocaman bold harflerle "nah!" yazmak geldi. Artık bizler özgür Cumhuriyet kadınları değil, türban takmadığımız için ilerde bize bir baskı olup olmayacağı konusunda güvence istenen varlıklarız. Özgürlükmüş bunlar palavra. Acaba sokağa çıkıp, bırakın işe gitmeyi markete gidebilecek miyiz onu düşünelim. Vakti zamanında "kral çıplak" diyenler Silivriye gönderilirken, göz göre göre Hrant Dink vurdurulurken, vatan ona buna peşkeş çekilirken, oylarınız çalınıp yalan yanlış seçim sonuçları yayınlanırken bunlara karşı çıkmak için ellerinize meşaleler alıp caddelere, sokaklara dökülmemişken şimdi Cumhuriyet bayramı diye elinizde meşaleler Kılıçdaroğluyla sokaklarda yürümüşünüz ne gam. Bugün yaptınız bu klasik Cumhuriyet Bayramı geyiğini, yarın umrunuzda değil Cumhuriyet falan. Merak ediyorum kaçınız kaşla göz arasında yapılan içki ve taşıt zamlarına karşı çıkmak için yarın da ellerinde meşalelerşe çıkacak sokaklara. Sizler / bizler işte böyle geyik adamlar olduk! Veriyorlar bize ara gazları "vatan millet sakarya dere tepe dümdüz yat aşağa!" idare ediyoruz. Önümüzde on kasım var. Yine verecekler bir ara gaz; "emanetinin bekçiyiz, rahat uyu Atam!". Aslında alt anlam şu; hepimiz hıyanet ettik de itiraf edecek cesaretimiz yok be Atam.
Ya işte böyle güzel ve yalnız ülkemin hipnotize olmuş boş beyinli güzel insanları. Bugün iyi kutlasaydınız bayramı, iyi baksaydınız köprüden atılan havai fişeklere (48 bin adet, parası bizim alın terimizden çıkan, aslında havada değil bizim popolarımızda patlayan havai fişeklere) çünkü kanımca bunlar son Cumhuriyet bayramlarıdır. Bundan sonra değil Cumhuriyet bayramlarını ismi lazım değil birinin ülkeye adım attığı günün, şekerden yok olup giden ayağımızın kesildiği günün yıldönümünü kutlarız. Tekrardan Cumhuriyet Bayramınız Hayırlı olsun!

27 Ekim 2010 Çarşamba

ptt


Saatlerimize bakıyoruz... Evet an itibariyle yarım saat sonra mesaim bitecek, ben zincirlerimden boşanacam ve dört günlük koskocaman bir tatile merhaba diyeceğim. Ooooohhhh gel keyfim gel! Bu dört gün bir seyahat planı yapmadım. Malum kocamızın iş durumları sakatta bu sıralar. Ayağımızı yorgana hatta ve hatta yatağın ortasına kadar uzatmak, ekstra harcama yapmamak durumundayız. Neyse zaten hal böyle olmasa da benim hiçbir yere gidesim yok! Yarım saat sonra işten çıkıp, sevgili, kadim arkadaşım a.'da bir çay içip evimin sınırlarına girdiğim andan itibaren pembe pijamalarımı giyip bütün dört günü bu pjamaların içinde, evde uyuyup, çay içip, kitap okuyarak, tezimle ilgilenerek ve film seyrederek geçirmek niyetindeyim. Evden zoraki bir durum yoksa çıkmayı pek düşünmüyorum. Ruhum tam ptt (pijama, terlik, televizyon) havasında. içimde bir uyuşuk var uyumak istiyor.
Son 15 dakka...sonrasında Karga kaçar....

26 Ekim 2010 Salı

aklıma düşenler

bu havada ne yapacağına karar veremedi bir türlü.o da mı bunalımda acaba?yine geldik ofise,neyse bugün sadece sınav veriyorum çocuklara,gün çabuk bitecek.amaaan yine spor.gitmesem? ama dün de gitmedim,olmaz şimdi.gitmezsem daha büyük dert.akşam şu tezimin başına oturayım artık.yeter,kaç aydır sallıyorum.ağustostan beri üç aydır hiçbir şey yazmadım.niyeyse elim gitmiyor bir türlü.bakalım bu akşama niyet ama plan yapmayayım yine birşey çıkar.aslında herşeyi bırakıp gidesim var.bir uçağa bir otobüse atlayıp,gitsem.nereye olursa.ne çok ayak bağımız var.bu şey gibi olmadık yerde ve zamanda uykunun gelmesi gibi.uyumak için ölürsün ama uyuyamazsın.herkes böyle hissediyormu acaba?yoksa ben de mi bir arıza var.çevremde iki hamile daha var.keşke ben de olsam.ne biçim bir dilek oldu bu.şey gibi.herkesin dondurması var,ben de alsam gibi.çocuk bu,zamanı gelince olur,belki de olmaz.düşen yaşasaydı şimdi bir aylık olacaktı.keşke gitmeseydi.muhtemelen şimdi sıcacık evimde onunla sarılıp oturuyor olurdum bu aptal ofiste pineklemek yerine.gözlerim yaşardı,bak şimdi,hadi toparlan bir gören olucak.zaten şu ofiste kimse gerçek arkadaş değil.hep bir arkadan iş çevirmece.hele iki kişi var ki,dönen dolapları biliyorlar ama o kada rketumalr ki hiçbirşey söylemiyorlar.onlar da muhtemelen dönen dolapların bir parçasılar da ondan.hiiiç birşeyimi söylemeyeceğim onlara.herkesin sırrını bilip, kendileri ile ilgili hiçbirşey söylemiyorlar,söyledikleri hep yüzeysel şeyler.onlara dikkat. vallahi sıkıldım.acaba herkes mi böyle?herkes mi yüzeysel,en yakın arkadaşım dediğin bile mi yüzeysel senle.yoksa yüzüne gülüp arkandan o da mı iş çeviriyor?acaba iyi arkadaş hatta dost dediğim birileri var mı?var(dı) eeee nerde?meşgul. herkes gibi.neyse vakit gitme vakti.şu çocukları bir sınav yapayım.valla yazık onlara da. neyse herkese yazık, bana da.ufffff saçma sapan yazı oldu bu da.ama aklıma düşenler bunlar işte.aklımdan ne geçtiyse ellerim onları yazdı.bak şimdi mr.koordinatırım gidelim diye bana bakacak,ben görmezden gel(emi)cem.

20 Ekim 2010 Çarşamba

yeşil böcek

Selam annemin blogu,
Annemin hararetle "Yaprak Dökümü"nü izlemesini fırsat bilerek yine oturdum bilgisayarın başına. Ne keyifli şeymiş buraya yazmak. Annem "ileri de okuruz, oturur güleriz" diyor ya ben de kendimce birşeyler eklemek istiyorum buraya.
Havaların inanılmaz derece ılık gitmesi laf aramızda Kara hanımla bana yaradı. Bütün günümüzü balkonda güneşlenip, etrafa bakınarak geçiriyoruz. Bahçeye beyaz bir kedi gelmiş, yukrıdan onu kesiyorum. Annem her sabah ve akşam ona mama veriyormuş. "Kilo aldı, pek bir güzel oldu" dedi geçen gün. Benim Kara'dan güzel olamaz yine de. Kara hanımda evimize geldiğinde pek bir minikti. Şimdi o da kilo aldı, boyu uzadı, güzel bir hanım oldu. Zaten benim de en büyük eğlencem akşamları onu kovalamak. Haaaa akşam dedim de dün gece annem, ben ve Kara pek bir eğlendik. Dün gece hani "bok böceği" denilen şu minik yeşil böcekler var ya onlardan bir tanesi eve girmiş, oturma odasının kapısından Kara ile bana nanik yapmakta. İkimizde çok sinirlendik. Hopladık zıpladık ama ona yetişemedik. Anneme seslendim ama o da oralı olmadı. Ama sonra tam yatma vakti geldiğinde annem farketti böceği. Hemen yakalayıp önümüze koydu, sanırım yeşil böcek anneme de nanik yaptı. O da sinirlendi ve olayı bize havale etti. Kara ile kafakafaya verip bu böceğe nasıl haddini bildiririz diye düşünüp durduk.

Ancak hain böcek biraz ninja çıktı. Tam biz hamle yapacakken pıııır diye uçup lambanın içine kondu. Kara ile onu oradan nasıl çıkarsak diye epey düşündük, planlar kurduk, havalara bakıp düşünmekten boynumuz ağrıdı.
Ne yaparsak yapalım onu oradan indiremedik. Hatta ben onun dilinden konuşup, göz dağı bile verdim. "Yeşil toparlak, erkeksen gel de kozumuzu aşağıda paylaşalım, öle yukardan nanik yapmak kolay" dedim ama yemedi. Annem yine imdadımıza yetişti. Ama bu sefer de onun yufka yürekliliği tuttu, aldı böceği camdan dışarı bıraktı. Ne güzel bize eğlence çıkmıştı, aşkolsun ama anne! 

19 Ekim 2010 Salı

mızıkçı

Hayatımda hiçbir oyunda mızıkçılık yapmadım. Anneme de ne zaman sorsam benimle ilgili ince fön fırçasına kardeşimin saçlarını dolamam ve çocuğun saçlarının kesilmesi dışında kayda değer bir yaramazlık hatırlamaz. Anlaşılan uyumlu ve uslu bir çocukmuşum. Büyüyünce de öyle oldu. Çalıştığım her yerde ve bütün arkadaşlarımla uyumlu ilişkilerim oldu, bana uymayanlarla zaten çalışmadım. Ama şimdi / artık mızıkçılık yapmak ve oyunu bozmak istiyorum. Toptan oyundan çıkmak istiyorum çünkü ben bu oyunu sevmedim. İlk ve tek mızıkçılık hakkımı bu saçma sapan sürekli kendini tekrarlayan anlamsız bir rutine dönmüş, kendimi bir laboratuar faresi gibi hissetmeme yol açan hayatımdan çıkmak için kulanmak istiyorum. Mümkün mü?

17 Ekim 2010 Pazar

düzen, düzensizlikten doğarmış

Eskiden de böyleydi. Ders çalışırken odamı delicesine dağıtırdım. O kitap burda şu defter orada durur, ortalık kağıttan geçilmezdi. Herşeyin darmadağınık durması pek bir hoşuma giderdi. Şimdi de öyle, ofiste bir iş yaparken masamın üstünü bir dağıtıyorum pek güzel oluyor. Sanki kafam daha rahat çalışıyor. Ama dağıtırken nasıl zevk alıyorsam toplarken daha da bir keyif alıyorum.
Bu hafta sonu zevkten dört köşeydim diyeyim o zaman zira evde kapsamlı bir yazlık kışlık düzenlemesi yaptım. Yorgunluktan hala sırtım ağrıyor ama ayakkabılık ve giysi dolapları tamam. Herşey renklerine göre (evet ben de o takıntılılardanım. herşey renklerine göre ayrılacak. tüm kazaklar, gömlekler renklerine göre açıktan koyuya göre dizilecek.) düzenlendi dolapta. Fazlalıklar verilmek üzere bir kenara ayrıldı. Çok kalın kazaklar hurca kaldırılmak üzere katlandı. Bu sene de çok soğuk olmayacak anlaşılan. Önümüzdeki haftasonuna çorap çamaşırı ve mutfak dolapları kaldı. Eh onları da yapıveririm çarçabuk.
Nasıl hafifledi ruhum, nasıl iyi geldi bu dolap yerleştirmece bilemezsiniz. Bunun psikolojik bir açıklaması var mı bilmem ama sanki dolaplar düzelince hayatımda düzeldi, tüm sorunlar halloldu. Halbuki öyle birşey yok ama kendimi hafiflemiş hissediyorum işte.
Düzensiz dolapların düzeni hayatımın düzenini ne kadar süre sağlayabilir acaba?

14 Ekim 2010 Perşembe

tören hazırlama klavuzu

Bu gözler ilk gençlik çağlarından beri sabahın köründe kalkıp Oscarları, Emmy'leri, Altın Küreleri izlemiş gözlerdir ama yine aynı gözler bu sene oturup Altın Portakal Film Festivali'nin açılış ve kapanış törenlerini de izlemek bahtsızlığına erişti. 2010'da AB üyesi olmaya çalışan bir ülkenin, "uluslarası" diye adlandırılmış ve diğer ünlü festivallerle aynı kefeye konulması düşünülen bir festivalinin açılış ve kapanış törenlerinin ilkokul müsameresini andırmasının ardında herhalde mahalle manavı, kasap, sütçü ya da belediyenin sosyal etkinlikler müdürü falan olsa gerek. Zira ancak böyle bir grup bu kadar acemice bir organizasyon hazırlayabilirdi. Şimdi ben, tamamen bilinçli bir vatandaş bilinci ile bu acemi organizasyon grubuna naçizane bir tören hazırlama klavuzu sunmak istiyorum.

1) Festival zamanı gelmeden bir sene önce o senenin ve bir önceki senenin Oscar ve Emmy törenleri izlenir, yapılacaklar listesi çıkarılır. Önceden bir aksiyon ve faaliyet planı oluşturulur ki herkes işini gücünü ona göre hazırlasın sonradan yamuk yapılmasın. Yani organizasyon işleri sebze meyva alımına, turist kafilesi gezisine ya da et kesim zamanına denk gelmesin.
2) Törenin yapılacağı salona acilen yeni koltuklar alınsın. Nerdeeee oturunca insanı kaplayan kırmızı sinema koltukları nerde bu seneki salonun o beyaz, saten örtülerle giydirilen sandalyeleri. Bizim okul yolundaki Fındıklı'nın ikincisınıf düğün salonları bile bıraktı öyle sanadalye giydirme işini. Sandalyeleri öylesine dizmişler, arkadakiler sahneyi görmek için ayağa kalkmak zorunda kalıyorlar.
3) Acilen bir kareograf alınsın. Böyle törenlere muhteşem dans gösterileri, alengirli ışık ve ses gösterileri şart. Olmazsa olmaz bir madde yani. Bu sene ne sunucular ne de ödül vermeye gelen yerli yabancı konuklar sahneye nerden ne zaman gireceklerini biliyorlardı. Ne bir zamanlama ne de kareografi, hiç ama hiçbirşey yoktu. Yabancı bir belgesel yönetmeni ödül vermek için sahneye geliyor, ne ışık değişiyor ne de konuklar gelenin farkında. Anlamsızca yükselip alçalan müzik izleyenlere "hah önemli birşey oluyor" galiba dedirtiyor. Bir de ödül vereceklerin lütfen hepsi arkada sıralansın. İki kişi ödül vermeye çıkacaksa biri sahnenin arkasından diğeri izleyicilerin arasından gelmesin. Bir düzenleyin bu işi canım. Yok mu önceden prova, sahne akış planı falan.
4) 2010 yılındayız. Devir teknoloji devri. Dijital atraksiyonlar, ses, ışık gösterileri, projeksiyonlar vs. vs. daha bir sürü janjanlı şey var çok şükür memlekette. Şimdi ne diye sahnenin önüne anlamsızca oturtulmuş, her tarafları griye boyanmış iki figür açılış töreninde geçen sene ölen ünlü yönetmenlerin resimlerini ellerine tutuşturulan kartonlarda kaldırıp kaldırıp gösterdiler. Bu yönetmenlerin filmlerinden yapın bir kolaj gösterin sahnede projeksiyonla ya da başka birşeyle. Ne o öyle 19 Mayıs gösterisi gibi karton kaldırmalar. Kimin fikriydi bu merak ediyorum doğrusu.
5) Hazır o sahne önündeki anlamsız figürlerden söz açılmışken. Allah aşkına onları kim akıl etti? Böyle zihni sinir bir fikri bulup kabul ettiren müthiş beyni öpmek istiyorum. Hele de kapanış töreninde öndeki erkek figüre her ödül anons edildiğinde Kemal Sunal'ı taklit etmesini, onun gibi sevinmesini kim söyledi çoook merak ediyorum. Ne gerizekalıca bir şeydi o öyle! Rezalet!!!!!!
6) Lütfen ama lüften sunmasını bilen sunucular seçilsin! Bahse girerim sunucular, sunum metnini törenden birkaç saat önce ellerine alıyorlardır. Neyi, neden, nasıl sunacakları ile ilgili en ufak bir fikirleri, heyecanları ve ilgileri yoktu. Olaya kesinlikle hakim değillerdi, sallan yuvarlan, durumu idare etmeye çalıştılar. Ebru Akel, kendini kurtarsın da ne olursa olsun, "ben en güzelim, zaten festivalinde yüzüyüm, oooohhh çatlasın dostlar, Abdullah gör bak sana neler edeceğim!" havasında (hele Claudia Cardinale ile telefonda konuşmak için İngilizcesini konuşturması!!!! "Hello! Hello!" kısmı törenin en absürd kısmıydı), Engin Altansallanyuvarlan ise "of be, bitse de gitsek" diyormuş gibi beş karış suratla sundular bütün töreni. Buna da kocaman bir rezalet!!! Nerdeee Oscarı coşkuyla, sanki kendileri Oscar almış gibi sunan sunucular ve konuklar.
7) Festivalde herkesi zorla mı jüri üyesi yaptılar bilmem. Bütün jüri üyeleri beş karış suratla ödül alanları sundular. Neydi canlarını sıkan merak ettim?
8) Niye bütün kategorilerde sadece ödül alanlar söylendi? Neden diğer adayların isimleri anılmadı, onlar onore edilmedi? Kazananı söyleyelim, töreni kısa keselim mantığı mı bu?
9) Madem festival uluslararası bütün konuklar Türkçe mi biliyordu? Niye simültane tercüman yoktu? Yabancı konukların sunumları ve yorumları niye Ebru Akel'in yalan yanlış ve eksik tercümesine bırakıldı?
10) Kesinlikle dress code (giysi zorunluluğu) getirilmeli. Ödül alanlar özellikle de erkekler neden smokin giymiyorlar. Sonuçta bu uluslararası bir ödül töreni. Birçoğu yataktan kalkmış kotlarını da yeni çamaşır makinasından çıkarmış da giymiş gelmiş gibiydiler.
11) Son soru; niye bu festival için özel besteler, müzikal düzenlemeler ve işini bilen ses ve ışık teknisyenleri alınmadı. Törende abuk subuk tören şarkıları çalındı, banttanmış gibi. Bir de arada ses teknisyeni müziği nerde gireceğini bilemedi.
Yaaaa işte böyle. Festival öle yapılmaz böle yapılır. Bilmiyorsanız bir bilene danışılır, izleyene fenalık geçirtilmez. Bu da böyle biline.

13 Ekim 2010 Çarşamba

aradaki farkları bulun


Wikipedia'nın verdiği bilgilere göre Şili, Arjantin'in batısında And dağları ve Büyük Okyanus arasında kuzeyden güneye uzanan 16 milyon kişinin yaşadığı bir Güney Amerika ülkesi. Tüm ülkenin nüfusu İstanbul kadar. Yine Wikipedia'nın verdiği bilgiye (ve bize de tüm eğitim öğretim hayatımız boyunca ezberletildiği üzre) Türkiye, üç tarafı denizlerle çevrili, siyasi ve jeopolitik açıdan oldukça önemli stratejik bir ülke. Şili, 69 gündür toprak altında kalan madencilerini kurtarmak için gösterdiği çabayla aslında kendinden kat be kat büyük bir ülkeden ne kadar daha cesur, azimli, yürekli ve umutlu olduğunu gösterdi. TSİ ile 5.00'den beri yerin 700 metre altındaki maden işçilerini tekrar yeryüzüne çıkarmaya çalışıyorlar. Televizyonda ve nette gördüklerimiz karşısında içimizi dolduran coşku, hayranlık ve sevinç gözyaşlarımızı tutamıyoruz. 33 madencisinin hayatını kurtarmak için çırpınan, kurtarma çalışmaları sırasında oldukça zengin bir altın ve gümüş madeni olduğu da anlaşılan, çok fazla göçük gerçekleştiği ve "madencilerimizin hayatı buradan elde edeceğimiz paradan daha değerlidir, bizim buradan gelecek paraya ihtiyacımız yok" diyerek bu madeni bir daha açılmamak üzere kapatacaklarını açıklayacak kadar vatandaşını seven bir başbakana sahip bir ülke bu Şili. Bizde aynı durumda neler olabileceğini söylemeye gerek yok. Elimize her geçen fırsatta ne kadar şöle iyi böle iyi olduğumuzu söyleye söyleye böbürlendiğimiz ülkemizde ne yazık ki değil insana değer vermek, masum, savunmasız bir hayvanı öldürebilecek kadar vicdansızlar ceza almak şöle dursun komik denilebilecek bir miktar para ile yaptıklarının üstünü örtebileceklerine inanıyorlar. Aradaki farkları bulmak o kadar da zor değil di mi?
Burdan bir kere daha kendi çapımızda Şili'li madencilere ikinci hayatlarında mutluluklar dileyip, kocaman yürekli insanların yaşadığı minik ülke Şili'ye sevgilerimizi gönderelim.

12 Ekim 2010 Salı

soğuk havada gezi keyfi

Evet bu geç kalmış bir haftasonu gezisi yazısı ama herhalde soğukta gezmekten olacak, iki gündür sol gözüm yerinden çıkacakmış gibi başım ağrıyor. Değil bilgisayarın önüne oturup bloguma döktürmek yerimden kalkamadım. Bu yüzden cumartesi sevgili ile yaptığımız Body Worlds, Baylan ve Kırıntı gezisini ve mutfağın yazısını yazmak bugüne kaldı.
Geldiği ilk günden itibaren görmek istediğim Body Worlds sergisine geçen hafta cumartesi gidebildik.  O kadar sıcak günün ardından mevsimin en soğuk gününde atladık arabaya geçtik karşıya. Herhalde soğuk havanın etkisinden olacak, yollarda kimsecikler yoktu. Normalde 45 dakika sürecek köprü geçişi 20 dakika sürdü. Zaten serginin yapıldığı yeri bildiğimizden kısa sürede Antrepo No:5'ten içeri girdik. Gunther Von Hagens, plastinasyon yoluyla birer anatomik heykele dönüştürdüğü ölen kişilerin vücutları ile sergiyi gezenlere, ceninden başlayarak insan vücudunun her bir parçasını gerçek boyutuyla gösteriyor. Serginin bence en ilgi çekici bölümü hafta hafta plastinat haline getirilmiş ceninlerdi. 8 haftalık ceninin ince parmaklarını, kollarını ve bacaklarını görmek çok etkileyiciydi. Ayrıca serginin bazı sitelerde yazıldığı gibi ürkütücü ve iğrenç bir sergi olmadığını aksine insan vücudunun ne kadar inanılmaz bir şekil yaratıldığını gözler önüne serdiğini de belirtmem gerekir. Fotoğraf ve video çekimi yasaktı ve ben de girer girmez hipnotize olduğumdan fotoğraf çekememenin yanısıra sergi duvarlarında yer alan ünlü kişilerin söylediği özlü sözleri yazamadım. Kısacası en kısa zamanda gidin ve insan bedeninin inanılmazlığına tanık olun.

Sergiyi gezdikten sonra Eminönü'nü gezeriz diye planlamıştık ama hava çok soğuk olduğundan planımızda ufak bir değişiklik yapıp rotamızı Bebek'e çevirdik. Uzun zamandır gitmek istediğimiz Bebek Kırıntı'da beef steakli salata ve carpacciolu pizzayı mideye indirdikten sonra kısa bir yürüyüş yaparak Bebek Baylan'da kup griyeleri de yiyerek salata ve pizzanın üstüne cila çektik. Hava soğuktu falan ama üşenmeyip gerçekleştirdiğimiz bu kısa İstanbul gezisi pek bi hoşumuza gitti.

7 Ekim 2010 Perşembe

şşştttt!!! evren sana diyorum!


Evrene bu resmi göndersem,bu resimdeki gibi bir kız çocuğu bana gönderir mi acaba? Kedi(ler) var zaten.

P.S: Bu tatlı kız Soule Mama'nın kızı. Resmi ondan ödünç aldım. :)))

5 Ekim 2010 Salı

unutma!

Bazen kara bulutlar kaplasa da içini, hayat ağır bir yük gibi gelse de, ara ara "onu da yaptık, bunu da yaptık; eeee yapacak daha ne kaldı ki?" diye düşünsen de, 35 yaş sana çooook büyük bir sayı gibi gelse de unutma daha yapacak çok şeyin, gidecek çok yerin ve yaşanacak bir dolu şeyin var.
Bir de böyle içini karalar bağladığında, umutsuzluk perisi usul usul kulağına üflemeye başladığında....

          lezzetli yemeklerini mideye indirmeyi bekleyen minik! bir kocan ve


   
eve gelesin de onları sevip okşayasın diye bekleyen iki minik! kediciğin olduğunu


 iyi gününde kötü gününde yanında olan, seni arayıp soran, bebeklerini(zi) beraber büyüttüğünüz ya da büyüteceğiniz bir dolu dostun

              ve ayrıca hayatında sana böyle komik pastalar hazırlayan öğrencilerin olduğunu,
 
 
dalgalanan suların elbet bir gün durulacağını ve tüm yaz açmasını beklediğin ve sonunda sonbaharda açan balkonadaki bu çiçek gibi yeni umutların, güzelliklerin yeşereceğini UNUTMA!!!
 
Doğum günün kutlu olsun Karga'cım. Ben olarak seni çok seviyorum. Hayatının bundan sonraki 35 yılı ve daha fazlası hep güzelliklerle, umutla, sağlıkla ve mutlulukla dolu olsun emi!

bir ızgaranın düşündürdükleri

Evin beyi bir süredir geçici tatil modunda evde takılmaktadır. O gün eve evin hanımından az önce girer. Tavuk, köfte almıştır.
Evin hanımı ne hikmetse! bu geçici tatil moduna hiçbir zaman girememekte (hadi şöyle söyleyelim; loto çıkmasını ve öyle bu moda girmeyi beklemektedir!) ve yine yoğun bir iş gününün ardından yolunun üzerindeki "göbek üstüne kat çıkan yağları eritme merkezi"ne de uğradıktan sonra yorgun argın ve bir spor çantası, bir materyal hazırlamak için kullanılacak kitap torbası, yemek çantası, sokakta beslenen kedinin mama çantası, arabada unutulan bir poşet toprak, el çantası, tamir çantası, bilgisayar çantası, gözlük kılıfı, zincir kutusu vs. gibi bilumum çantayı yüklenmiş halde ayakları birbirine dolanarak eve gelmiştir.
Evin hanımı kapıyı açar. İki minik aç kedi "miyavvvvv geç kaldın! hani bize mama!" diyerek onu karşılar.Üzerindeki yükü kapının arkasına yığan kadın, evin beyine "merhaba!" diyerek minik aç kedicikleri doyurmak için mutfağa seyirtir. Mamalarını afiyetle mideye indirmek için mama kabına yumulan minik aç kedileri orada bırakan evin hanımı, duş almaya gitmeden önce tortellini yapmak için koca tencereye 2,5 litre su doldurur. Duşa girer. Saçlarını bile kurutmadan hemen salatayı yapmaya koyulur. Salata yapılırken, tortellini pişecek, soğuması beklenirken tavuklar ve köfteler kızartılacaktır. Kadının hesabı budur. Ancaaaak devreye evin beyi girer. İçerde bir mona lisa edası ile yattığı koltuktan binbir güçlükle kalkabilen evin beyi uzun uğraşların ardından güç bela mutfağa ulaşmıştır. Bu zaferini tavukları ve köfteleri ızgarada pişirerek kutlamak ister. Evin hanımının hesapları ve bütün iş akışı değişir. Beyin zafer kutlamasını bozmamak için "peki" der. Evin beyi koskoca mangal edasındaki ızgarayı dolabın derinliklerinden günışığına çıkarır. Izgarayı fişe takar ve on dakika ortadan kaybolur. Izgaradan kokular yükselmekte ancak evin hanımı zafer kutlamasını bozmak istememektedir, işine devam eder. Bu arada evin beyi yine ortaya çıkar. Tavukları ve köfteleri büyük bir başarı ile ızgaraya koyar. İlk sorusu şu olur: "Bunları çevirmek için birşey versene!", hanım elindeki işi bırakır, beyin önündeki çekmeceden bir spatula verir. Bey: "Ocaktakine bakıyor musun!" dedikten sonra aldığı cevaptan tatmin olmuş olacaktır ki keyifle ızgaranın üstündekilere daha şevkle bastırır. Bu arada kadın haldır haldır havuç rendelemekte, roka, marul, kırmızı biber, domates, salatalık, taze soğan doğrayarak salatayı tamamlamaya çalışmaktadır. Aynı anda da tahrik edici kokulardan lezzetli bir parça kaparmıyız diye ortada dolanan minik aç kedileri bertaraf etmeye çalışmaktadır. Tam herşey hazırdır, sofraya oturulmak üzeredir, domates sosunun saniyeler içersinde yapıldığını düşünen evin beyi "tortelliniye domates sosu yapsaydın bari" der ağzını azıcık büzerek. Bu konuyu çarçabuk geçiştiren evin hanımı başka bir atak gelmesin diye hemen sofraya oturur. Masadaki herşey çarçabuk yenilir ve kalkılır. Sofrayı toplarken birden kadının aklına ızgara yaparken etrafa sıçrama ihtimali olan yağlar gelir ve şeytana uyup yere eğilir. Izgaranın yapıldığı tezgahın önünü eliyle sıyırır. Dadadadaaaaannnnnnn! İşte acı gerçek ortaya çıkmıştır! Yerler vıcık vıcık yağ olmuştur. Kadın birden niye ızgarayı dolabın derinliklerine attığını hatırlar. Yerden yavaş yavaş kalkar ve tezgahın üstüne, yağ şişesine, tuzluğa, su ısıtıcına, tezgahın hemen üstünde duvara asılı duran bıçaklara bakar. Hepsi ama hepsi vıcık vıcık yağla kaplıdır. Tabii yağdan gözükmeyen ızgarayı söylemeye gerek yoktur.
Vücudu yorgunluktan sızlayan kadın, mutfak halısını toplar çamaşır sulu yer temizleyicisi kovaya boca eder, eline limon kokulu cifi alarak başlar mutfak yerlerini silmeye. Yerler bitince tezgahın üstündekiler ve ızgara yapılan alanın etrafındaki bilumum dolap, dolap kapağı, ocak, fayans, tezgah üstü vs. silinmeye başlanır. Bu sırada zafer kutlamasını çoktaaaaan bitirmiş mona lisanın yatar pozunu almadan önce mutfağa şöööle bir uğrayan evin beyi sihirli kelimeleri söyler: "Daha çayı koymadın mı?"

3 Ekim 2010 Pazar

çıplaklık özgürlüktür

Oh oh ne güzel yılın en güzel ayındayız da aynı zamanda yılın en problemli zamanındayız da denilebilir. Havaların sağ gösterip sol vurma zamanı olan bu zamanlarda "ne giyeceğim ben şimdi işe giderken?" sorusu, hayatta süregelen pek çok problemin yanında evet kabul çok ama çok sığ bir soru / sorun olabilir ama siz gelin de bunu, sabahın kör saatinde, dakikalar tık tık ilerlerken gardırobun önünde sinirden zaten çok kısa olan tırnakalarını kemiren bendenize anlatın. Akşam birşeyler düşünerek yatıyorum sabah bir bakıyorum hava kapalı. Hadi ona göre herşey değişiyor, öğlen bir bakıyorum hava 35 derece, şıpır şıpır terle, oranı buranı isilik bassın. Zaten kuaför kurbanı olmuşum saçlarım canımı sıkıyor, cesaret etsem ve yakışacağını bilsem üç numaraya vurdurucam, o kadar gıcığım saçlarıma, bir de bu "ne giyeceğim?" konusu boğazımı sıkıyor. Habire kot pantalon, gömlek ya da kumaş pantalon beyaz penye giymekten midem bulandı. Öyle tarz giyinen bir insan olmadığımdan ve bu aralar -kılık kıyafet almak isteğim olmasına rağmen- üç kuruş boşa verecek hiiiiiç naktim olmaması sebebiyle dolapta duran bilumum giysi benim için sadece koskoca bir sıfırdan ibaret. Kendimi hem saçlarım hem de kıyafetlerim yüzünden gündelikçi fadime gibi hissediyorum.
Yahu niye çıplak gezeceğimiz bir düzen olmamış sanki? Ne güzel kışın al bir post üstüne gez git! Yazın zaten gerek yok birşeye ya da en iyisi tüylerimiz olsaymış bizim de kediler gibi. En büyük derdimiz yalanmak olurdu herhalde. Yaz gelince fazlalarını döküyoruz kışın da hiçbirşeye gerek yok.
Offfff neyse! Hadi dolap başı beni bekler!

1 Ekim 2010 Cuma

ekim


Oooooo yılın en güzel ayı Ekim gelmiş. Her zaman ki gibi içim pır pır ediyooor. Sanırsın yaz gelmiş. Şimdi ofiste otururken kendi kendime Ekim ayı sözleri veriyorum. Bakalım ne kadarını gerçekleştiricem.

Ekim ayında ben....

1. Daha pozitif olacağım ve Aykut Oğut'un kitabında okuduklarımı aynen uygulayacağım.

2. Daha fazla yeni tarif deneyeceğim ve daha çok "mutfak" yazısı koyacağım.

3. Daha fazla film seyredip, kitap okuyacağım.

4. Hazır tez hocam şimdiye kadar yazdıklarımı beğenmişken ve tezi bir dönem uzatmışken, akşamları çay + televizyon keyfine azıcık ara verip, okumalarımı tamamlayıp, habire yazacağım.

5. Üstüne kat çıktığım göbeğimle bu ay vedalaşmayı düşünüyorum.

6. Şeker hamuru ve kurabiye işlerinde pratiğimi arttırıp, daha fazla sipariş almaya çalışıcam.

7. İstanbul'u elimden geldiğince çok gezeceğim.

8. Daha fazla sergi, müze gezeceğim.

9. Vazgeçmeyeceğim, ertelemeyeceğim ve üşenmeyeceğim.

E hadi bakalım Karga hanım, sen adam olup bunları gerçekleştirirsen helal olsun sana. Yürü be koçum kim tutar seniiii!!!!!!

30 Eylül 2010 Perşembe

soruyorum size

Bugün Eylül'ün son günü....Bir seneyi daha devirmek üzereyiz. Ekim, Kasım ve Aralık kaldı yani üç ay sonra al sana yeni bir yıl. Yaw ne kadar sinir bozucu. Saatler, günler, aylar son sürat ilerliyor ve ben bunun gerçekten farkında değildim yani tamam farkındaydım da bu kadar hızlı geçip gittiğini, kafamda taptaze durdukları için geçen ay olduğunu sandığım olayların veya meselelerin üstünden aslında bir ila beş yıl geçtiğini karşımdakilerin "ooooo o filanca senedeydi" demelerinden anlıyorum. Bir de daha çok kısa bir süre (bakın yine aynı şey benim için çok kısa bir süre önce olduğunu sandığım bu olayın üzerinden altı yedi sene geçmiş) önce üçüncü beşinci sınıfta bıraktığım öğrencilerimin artık koskocaman birer adam ya da hanım olduklarını meşhur paylaşım sitesindeki resimlerini görünce anlıyorum. Oysa ben her sabah kalkıyorum aynaya bakınca hep aynı yüzü görüyorum. Yıllardır bu yüz aynı, pek birşey değişmedi ya da değişti ve hatta ben oldukça yaşlandım da gözüme perdemi indi de ben yaşlandığımı göremiyorum acaba? Yoksa bir sabah kalktığımda kendimi Benjamin Button gibi birden yaşlanmış mı görücem? Şimdi soruyorum bilenlere bende mi bir anormallik var yoksa herkes mi aynı şekilde hissediyor?

29 Eylül 2010 Çarşamba

sertaç mortaç'a sevgilerimle

Sevgili Sertaç Mortaç,
Sizin, göbekten siyah Marmara Birlik sele zeytini yemeli klibinizle Türk pop müzik piyasasına bomba gibi düştüğünüz dönemde benim bıyıklarım henüz terlemekte, daha iple filan kuaförlerde aldırmamaktaydım. İnce telli küt kesim saçlarınız ve sağa sola salladığınz kafanızla bende herhangi bir hayranlık uyandırmadınız bunu baştan söyleyeyim. Hatta sanırım önceleri kimselerde hayranlık uyandırmadınız zira uzun bir süre sizin kadın mı erkek mi yoksa ne olduğunuz konuşulmuştu gayet açık seçik hatırlıyorum.
Ben büyüdüm, siz de büyüdünüz. Bir nevi birlikte yaşlandık denilebilir. Hayatımın her döneminde bir şarkınızla arkada fon oluşturdunuz. Yıllardır hep aynı  melodi ve birbirininin benzeri sözlerle o kadar çok şarkı yaptınız ki ben ancak klip çekerseniz ve ben bunlara kazara televizyonda denk gelirsem anladım şarkınızın yeni olduğunu. Aksi takdirde şarkılarınızın yeni olup olmadığını hiç ama hiç anlamıyorum çünkü hepsinde istisnasız "rrrrrrrrrrr"lerle dolu nakaratlar ve bizim lisede yazdığımız "sepet sepet yumurta sakın beni unutma" gibi kafiyeli sözler var. Kabul ezberlemesi kolay da abicim o kadar yıl geçti, azıcık değiştir artık kendini ve lütfen o yılan dansını da değiştir. Bu aralar yeni albümünün son iki klibi oynuyor televizyonlarda; "poşet" ve "mikrop". O kadar yaratıcı sözleri var ki gözlerim yaşarıyor (hayır sevinçten değil sinirden).

Ben ne sana taparım ne seni ararım ne trip atarım

Sen ne beni oyala ne omuz ovala işime bakarım
Ben o nazı çekemem günaha giremem kötü söz edemem
Aşk bu kızıl ötesi yaralı müzesi hareket edemem
Acılarım heveste güneş açar aheste bir kapalı kafesteyim
Topu topu bi deste ara sıra bi besle iki nota bir besteyim
Seni çöpe atacağım poşete yazık
Bi sigara yakacağım ateşe yazık
Aşk gidene acımak mı?
Bu yükü taşımak mı?
Yarayı kaşımak mı?
Sor iyisi çıkacak mı?
İçime akacak mı?
Ve güneş açacak mı?

Yıllardır hep aynı şey. Giden kadına posta koyma durumu. "Git leyn ne yaparsan yap umrumda değil, sen zaten hiçbirşeye değmezdin" havaları. Zaten sizden sonra pop müzikte kimse gidenin ardından ağlamadı. Herkesde "beni istemeyeni ben hiç istemem hali". Aferim size. Böyle devam edin. Sanırım siz yeni tür arabesksiniz. Yok aşağılamıyorum. Aslında sizinki büyük başarı. Şu koca ülkede kim kaportacılıktan böyle tanınan bir şarkıcılığa giden yolu başarabilir. Ancak Brezilya dizilerinde olacak birşey olmuş sizin hayatınızda. Tekrar aferim.
Ha son olarak Allah aşkına dansçılarınızı değiştirin. Ne öyle dans etmek! Sanki arkadan birileri elektrik veriyormuş gibi tir tir titriyorlar dans etmek yerine. Hele o pek beğendiğinizi düşündüğüm kızıl uzun saçlı mavi gözlü koca dudaklı dansçınızı acilen değiştirin. Geceleri rüyalarıma giriyor öcü niyetine.
Benden bu kadar. Bugün koşu bandında sizin yeni!!! klibinizi görüp sinirlerim zıplayınca içimden size yazmak geldi. Artık yaşlandık, diyorum ki şöyle gün yüzü ile sizden farklı birşeyler dinleyebilecek miyiz acaba? Ne dersiniz sevgili Mortaç?


Serdar Ortac - Poset
Yükleyen teknikerozcan. - DiÄ�er müzik videolarına göz atın.