18 Aralık 2009 Cuma

niye çıktın samsun'a?



Sevgili Atam,


Birazdan yazacaklarım n'olur kalbini kırmasın. Niyetim seni üzmek değil hiç. Aklımda bir soru var ona cevap bulmaya çalışıyorum. Biliyorum diyeceksin ki bayram değil seyran değil, bu çocuk beni niye hatırladı. Haklısın da Atam, bu aralar aklıma bu soru o kadar sık geliyo ki artık sormadan edemedim. Tekrar söylüyorum, alınma vallahi niyetim seni kırmak, yaptıklarına laf etmek değil de Atam, sen niye çıktın Samsun'a?


İyi ettin hoş ettin de, çıkmasaydın da ne olurdu biz bir İngiliz sömürgesi, Fransız kantonu ya da Amerikan eyaleti vs. olsaydık.


Bir kere bir İngiliz sömürgesi olsaydık, Ankara'daki işçilerin üstüne bu soğukta, karda kışta, sırf haklarını aradılar diye tazyikli su sıkılıp, biber gazı sıkılmaz, daha medeni bir şekilde sorun çözümlenmeye çalışılır, belki Lordlar kamarasında peruklar tokuşurdu, kimsenin canı yanmazdı.


Sonra her mevsim tekrar tekrar yapılan asfaltlar bozulmaz, kaldırımlar sökülüp sökülüp tekrar bir sonraki sezonda tekrar sökülmek üzere yapılmaz, asfaltların ortasında, küt diye düşebildiğiniz, arabanızın ya tekerine ya da altındaki herhangi bir noktasına zarar veren, bir gece önce meteor yağmuruna tutulmuş da oluşmuş gibi duran koca kraterimsi çukurlar olmaz, yamalı bohçaya benzeyen yollarda arabamızı sürmez, bakkaldan ekmek alır gibi ehliyet alan, her sabah ve akşam Super Mario bilgisayar oyunu oynuyormuş hissiyati verdiren sağdan giren soldan çıkan, yol vermeyen, sinyali hiiiç bilmeyen, park edilmeyecek yere park eden, dönülmeyecek yöne dönen, kızdığınızda da sizden daha beter yağ gibi üste çıkan, kadın erkek hiç farketmez insanüstü sürücüler ve bilumum kazalar olmazdı.


Sonracığıma verdiğimiz vergiler gerçekten yol, su ve elektriğe dönüşür, kanalizasyon vs. süper yapılır, Esenler otogarı ya da İkitelli gibi, İstanbul'un orta yerindeki yerler mevsim normallerinde yağan yağmur karşısında sular altında kalmaz, insanlarımızın canları malları zarar görmezdi.


Efendime söyleyeyim, eğitimde sağlıkta dünya standartları bizde de olurdu. Herkesin eşit şekilde eğitilebildiği, görgü görenek nedir bilen, tarihten coğrafyadan anlayan, iki ne demek üç dört dili şakır şakır konuşan, mevsimine göre yerlere meyva ya da yiyecek kabuğu atmayan (valla Atam, ben mevsimlerin değiştiğini yerde ki kabuklardan anlıyorum. Sokak ortasında sarımtrak birşey görürsem diyorum ki "ha kış geldi, bu olsa olsa mandalina ya da portakal. Ama eğer kırmızımtrak sulu, ezilmiş birşey görürsem diyorum ki ha bahar geldi bu çilek!"), bilinçli, farkındalığı yüksek insanların yaşadığı bir toplum olurduk.


Herkesi iyileştirebilen, hastaların hastalıklarını bırakıp ilaç peşinde koşmadığı, sağlık hizmetlerinden en iyi şekilde faydalandıkları bir ülke olurduk.


Dahası herkes bilinçli bireyler olacağı için kediler köpekler sokaklarda, başıboş, aç, susuz, ıslak, titremiş halde bulunmaz hepsinin bir evi ya da yaşanabilir şartlarda bulunduruldukları barınaklarda kalırlardı.


Ama Atam sen çıktın Samsun'a bak şimdi ne oldu? Ne muhassır medeniyetler seviyesindeyiz ne de başka bir yerde. Arada derede nerde olduğumuz belli değil. Toplumca bir cinnet geçiriyoruz. Hızını alamayan yakınında yöresinde kim varsa onu kesip, biçip doğruyor. Bir yağmur yağıyor hakkaten seller akıyor. Zamanında Arap kızı doğru söylemiş.


Yönetenler yöneten değil, ebe sobe oynuyorlar. Yakaladıklarını da sobeleyip, kızağa çekiyorlar. Birşey söylemek, yazmak, konuşmak mümkün değil, sonra evinde bir anda bir kasetler, planlar, haritalar falan ortaya çıkıyor. Burda herkes mutasyona uğruyor, üç maymuna dönüyor. Kimse bilmiyor, görmüyor, duymuyor. Senin Samsun'a çıkıp Kurtuluş savaşını başlatıp bizi parçalanmaktan kurtarmanın üstünden seksen kusur yıl geçti, biz bir arpa boyu yol almadık. Bakarsan olduğumuz yerde sayıp duruyoruz. Sen kurtardın şimdikiler orası olmadı burdan buyrun diyorlar. Açılıp saçılıyorlar.


Ya Atam işte böyle, sen Samsun'a çıkmasaydın şimdi ben Linda, babam merhum James, annem Catherine, kardeşimde John olacak, ben Milupa yiyerek büyüdükleri için beyinleri yeterince gelişememiş, ya topçu ya popçu olmak isteyen yurdum gencine, üç kuruş para karşılığı kendimi yırta yırta present perfect tense ile past tense'in arasındaki farkı anlatmak için helak olmaz, büyük bir ihtimalle ya veteriner olur temiz temiz mahallemin kedi köpeciği ile ilgilenir ya da gastronomi okuyarak kendi kurabiyeci dükkanımda yumuşak yumuşak oturuyor olurdum.


Ah Atam, niye çıktın Samsun'a? Yatsaydın kulağının üstüne, görmeseyedin, duymasaydın. Olsaydın sen de bir Godfather. Yaşar giderdik hep beraber.

1 yorum:

zapere dedi ki...

Yakın dönem bir İtalyan tarihçiden....

http://ulusaltepki.blogspot.com/search?updated-max=2009-11-27T08%3A03%3A00-08%3A00&max-results=3